26 Ocak 2008 Cumartesi

platonik aşk


öN-eRMeLeR’den üçüncüsünü biraz daha derinleştirmek mümkün olabilir:

Eğer kişi kendini yeterince beğeniyorsa ve beğendiği bir başkası da kendini yeterince beğeniyorsa, beğendiğinin de onu beğenme olasılığı yüksektir.

Eğer kişi birisini beğeniyorsa ve hayallerinde onunla beraber olabiliyorsa ama beğendiği onu beğenmiyorsa iki olasılık vardır.

İlk olasılık kişinin kafasındaki kişi ile karşısındaki kişinin birbirinden çok farklı kişiler olmasıdır. Bu durumda bir birliktelik için karşısındakinin kafasındakine yakınsaması gerekir. Bunun için de çaba harcanmalıdır ki karşıdakini değiştirmek yerine kafasındakine daha yakın birisini aramak daha makuldür.


Bu arada, kişi karşısındakinin kafasındakine yakınsamasını sağlasa bile artık karşısındaki kafasında bambaşka birisinin oluşmasına sebep olabilir ve ardı sıra beğeni de ortadan kalkabilir.

İkinci olasılık kişinin hayallerindeki haliyle kendisinin birbirinden çok farklı kişiler olmasıdır. Bu durumda bir birliktelik için kişinin hayallerindeki haline yakınsaması gerekir. Birliktelikten bağımsız olan hayaller gerçekleştirilmeye başlandıkça, karşısındaki de onu beğenmeye başlayacaktır.

Bu sırada kişi serdengeçtiliği erdemleştirip, diğer tüm hayallerini birliktelik hayaline bağlayabilir. Böyle yaparsa beğendiğinin de onu beğenmesi başta olmak üzere tüm hayallerinin gerçekleşme olasılığının sıfıra gittiği bir paradoks içine sokar kendisini.

21 Ocak 2008 Pazartesi

DeLiCe & ZeYTiN


Delice Yeşil, mavi denize baktı. İçkin yağmurla içrekten taşanın tadında kokan denize.. 

Ateşin güneşi batırmayı çok istiyordu burada Yaşıl Zeytin’le ama zamanda yürüyüşlerini biraz daha yavaşlatsalar, hatta ara ara dursalar ne güzel olurdu. Zamanda durabilseler de deniz üzerindeki ışıklı yolda o güneşe doğru yürüyebilseler karabatakların yoldaşlığında.. 

Yetmiyordu bir türlü onlara anlar. Oysa bir günlük zamanlarını, bir hayat kadar uzunmuşçasına yürüyorlardı tüm enlemesine ara sokaklara saparak yolda..

Zeytin’in kokusunu çekti içine. Yosun kokuları kıskandı Zeytin’in yaşıl kokusunu. Bir avuç su aldı sol avucunun içine ve Zeytin’inkine boşalttı boşlukta yankılanan sözlerinin eşliğinde:

- Umudum umudun olsun!

Ve Zeytin de sol avucundaki suyu tekrar boşalttı bir önceki yatağına:

- Umudum umudun olsun!

Delice sol avucundaki suyla yudu Zeytin’in yüzünü, yumdu gözlerini ve uy(u)du sollarındaki yazıcı melek..

Zeytin Delice’nin gözlerinden girdi içeri. Yosun yeşilleri kıskandı Delice’nin gözlerine çalınan yeşili. Bir avuç su aldı sağ avucunun içine ve Delice’ninkine boşalttı boşlukta yakınlanan gözlerinin eşiğinde:

- Umudum umudumuz olsun!

Ve Delice de sağ avucundaki suyu tekrar boşalttı bir önceki yatağına:

- Umudum umudumuz olsun!

Zeytin sağ avucundaki suyla yudu Delice’in yüzünü, yumdu gözlerini ve uy(u)du sağlarındaki yazıcı melek..

Delice plastik bir şişede artan kalan sudan biraz döktü üzerinde oturdukları kayaya:

- Güneş ve deniz şahit olsun: Ey su, umudumuz ol ve yüksel güneşe. Sonra yine in yer-denize. Ağıp yağarken anlat hikayemizi yele. O ki an’latsın tüm yeryüzüne!
- “Şahidim ey Delice Zeytin. Soldaki yazıcı melek, uy()an ve yaz şahitliğimi.” (Güneş)
- “Şahidim ey Delice Zeytin. Sağdaki yazıcı melek, uy()an ve yaz şahitliğimi.” (Deniz)
- “Gördüm ve şahidim şahitliklere. İşittim ve istekliyim umudu yüklenmeye. Hoşça kal ey Delice Zeytin!” (Akan Su)

Nefesleri bir oldu Delice ve Zeytin’in, birbirlerini çektiler ciğerlerine. Ciğer-gûşem dedi nefisleri birbirine. Geçmişle gelecek birbirine bağlandı: Bugüne bağlandılar. Hakikate hayal, hayale hakikat; masumiyete yaramazlık, yaramazlığa masumiyet karıştı. Eskimedi hiç ruhları: Bedenleri büyürken de çocuk kaldı.

Sevgi(li)yle,,
20/12/2008
oNuR :: sU LeKeSi

20 Ocak 2008 Pazar

SiHiRLi aYaKKaBıLaR

İçrekte kendini gerçekleştirme yolunda yürürken insan, dışraktaki ilişkileri içrek ayakkabıları gibi oluyor sanki. Ve bu yolculuk yer yer yağmurlu, çamurlu, karlı, güneşli,, olabiliyor.

Bazı ayakkabılar, bir an ya da bir zaman yola veya ayağa çok uygun gözükebiliyor. Ama zamanla beraber şartlar da değişince, onlarla yürümek zorlaşıyor. Artık ya yürümemek, ya da ayakkabıları çıkarmak zorunda kalıyor insan. Tüm girişimlerde, öyle ya da böyle, insanın hem kendisi, hem de ayakkabısı yıpranıyor! Olduğu yerde durmayı denese, zaman geçiyor ve ayakları büyümeye, ayakkabıları sıkmaya başlıyor. Arkasından yürümesi için kendisini iten iç ve dış kuvvetlere direnmesi ise ayrı bir sıkıntıya sebep oluyor. Ayakkabıları çıkarmadan yürümeyi denese de ayakkabılar ya ayağına vuruyor, ya da uygun olmayan yol şartları etkisiyle aşınıp, aşındırıyor.

En başından ayağa veya yola uyumlu olmadığı halde, sadece beğenildikleri veya ihtiyaç olarak algılandıkları için giyilen ayakkabılar üzerine yorum yapmaya bile gerek yok. Ama bir de öyle ayakkabılar var ki, sanki sihirli oluyorlar! Yol değiştikçe, değişiyor; ayak büyüdükçe, büyüyorlar: İçrek bedenin gerçek bir parçası oluyor gibiler.

Tam da bunlar yüzünden, sürekli ve daha derince sorgulamak gerek belki ilişkileri. Çünkü ilişkiler sadece birer ayakkabı değil! Öyle görmek istesek bile, çift kişilik birer ayakkabılar en azından: Birbirine dolanık, iki ayrı çift ayakkabı gibi. Birinin başına gelenler, diğerini de etkiliyor. Yani iki ayrı insanı.. Ve bir insanın birden fazla ilişkisi olduğu için, dolaylı olarak da bir dolu insanı.. Belki tüm insanlığı.. Tabii ki en büyük etki de, yoğunlaşmaya en elverişli ilişki tip(ler)i, sevgilikler, üzerinden oluyor!

Bir de akla şu gibi sorular geliyor hemen: Ayakkabıları sihirli ya da sihirsiz yapan şey ne? Bir ayakkabı sonradan sihirli olabilir mi? Ya da sihirli bir ayakkabı, sihrini kaybedebilir mi? Öyleyse nasıl ve neden?¿


؟?
Sevgiyle,,
oNuR :: sU LeKeSi

14 Ocak 2008 Pazartesi

3 dÜş-kÜn-LeR: Mezhepçiler, Irkçılar ve Mehdiciler


3 düşkünlerin ilki aklı burhanda olup, yolda yürürken düşenlerdir: Düşünceyi putlaştırırlar, Mezhepçilerdir* onlar.

Mezhepli olmak dince caiz, bilimce doğru ve sanatça güzeldir. Mevcut hiçbir mezhepte olmamak da aslında bir mezhepliliktir. Mezhepler mezhepliler için sorgulanabilir, eleştirilebilir ve geliştirilebilirdir.


Mezhepçilik dince caiz değil, bilimce yanlış ve sanatça çirkindir. Mezhepçilik yapanların sahip oldukları onlara sahip olmaya başlar. Mezheplerini sorgulayamaz, eleştiremez ve geliştiremez mezhepçiler.


Onların dindarları dinlerini paramparça edip, hizipleşenlerdir, gerçek Müslümanların onlarla işi yoktur. (6 En’am/159) Her bir hizip, kendi yanındakiyle övünür durur. (30 Rum/32) Sünnetleri farzlaştırıp, farzları sünnetleştirir; önderlerini Mehdileştirler. Yaratılmış akla iman etti(rdi)kleri için, şirke düşerler. Dışarı bakmazlar ve dinin örtülmelerine karşı çıktığı her şeyi birer birer örterler.


Bilimcileri, bilimin gerçeğin bilinen en doğru modeli olduğunu ve bu modelin sürekli evrilmesi gerektiğini kavrayamaz. Teorilerini veya disiplinlerini inançlaştırırlar dindarları gibi. Alimin dışsal keşifle bilime indirgediklerini ve yöntemlerini mutlak ve durağan sanırlar. İçlerine bakmazlar ve bilimin ortaya çıkartmak istediklerinin ortaya çıkmasını engellerler.


Sanatçıları dindarlarına daha çok benzer ama. Şairin içsel keşifle şuura çıkardıklarını ve yöntemlerini mutlak ve durağan sanırlar. Taklitçi ve yobazdırlar. Dışarı bakmazlar ve sanatın ortaya çıkartmak istediklerinin ortaya çıkmasını engellerler.


3 düşkünlerden ikincisi gözü beyanda olup, yolda yürürken düşenlerdir: Düşüşceyi putlaştırırlar, Irkçılardır* onlar.


Etnik ve kültürel bir kimliğe sahip olmak dince caiz, bilimce doğru ve sanatça güzeldir. Kimliksel özgüllükleri çeşitliliği, çokluğun birli(kteli)ğini (vahdet-i kesret’i) besler. Kimlikler tanışabilir, etkileşebilir ve paylaşıp büyüyebilir.


Kimlikçilik/ırkçılık dince caiz değil, bilimce yanlış ve sanatça çirkindir. Irkçılık yapanların sahip oldukları onlara sahip olmaya başlar. Kimlikler tanışamaz, etkileşemez ve paylaşıp gelişemez onlar için. Çeşitliliğe zarar verir ve birliklerini çoğaltırlar.


Onların dindarları kendilerini seçilmiş kavim olarak adlandırıp, tanrılarını millileştirir. Ya da başka kavimleri lanetlenmiş kavim olarak adlandırıp, tanrılarını ümmileştirirler. Peygamberleri üstünlük sıralamasına sokmayı denerler. Müslümanlaş(tır)ırken Araplaş(tır)mayı denerler. Ya da Müslümanlaşırken Araplaşma korkusunda aşırıya gidip, Müslümanlaşmazlar.


Bilimcileri ve sanatçıları da en az dindarları kadar savaşa ve öl(dür)meye hizmet eder. Komünistleş(tir)irken Slavlaş(tır)mayı, Demokratikleş(tir)irken ve Modernleş(tir)irken Batılılaş(tır)mayı denerler. Ya da Komünistleşirken Slavlaşma, Demokratikleşirken ve Modernleşirken Batılılaşma korkusunda aşırıya gidip, yozlaşırlar.

3 düşkünlerden üçüncüsü gönlü irfanda olup, yolda yürürken düşenlerdir: Düşceyi putlaştırırlar, Mehdicilerdir* onlar.


Düş kurmak dince caiz, bilimce doğru ve sanatça güzeldir. Devinmeyi, değişmeyi ve (d)evrilmeyi tetikler. Düşler(l)e tutsak olmak/Mehdicilik ise dince caiz değil, bilimce yanlış ve sanatça çirkindir. Devinmeyi, değişmeyi ve (d)evrilmeyi engeller.

Onların dindarları ezilenlerdense mevcut statükoya karşı çıkmamak ve onu kabullenmek için düşlerini gerçekleştirmeyi beklenen kurtarıcılara, Mehdilerine bırakır ve onu güçlendirir; ezenlerdense mevcut statükoya karşı çıkılmaması, onun kabul edilmesi ve güçlenmesi için kaderciliği yaygınlaştırır. Bir Mehdi gelirse gerçekten, Mehdi’yi öldürmek için en önde koşanlar da çoğunlukla onlardandır. Ya da İsa, Buda gibi peygamberlerini tanrılaştıranlar, Musa, Prometheus gibi peygamberlerini Tanrı’yla mücadeleye sokanlar, Muhammed gibi peygamberlerini Tanrı’nın tek yaratış nedeni sayanlar.. Ahiret için dünyadan veya dünya için ahiretten yüz çevirmişlerdir aslında.

Bilimcileri ve sanatçıları da en az dindarları kadar ütopyacıdır. Ütopyaları onlara sahip olmaya başlar ve ütopyacılık totaliterliği tetikler.


Her 3 alanda da (din, bilim, sanat) düşkünlükten korunmanın en iyi yolu bireysel veya toplumsal olarak 3 düş-’ü bir arada barındırmaktır. Aklı burhanda olup düşünerek, gönlü irfanda olup sezerek, düşleyerek ve gözü beyanda olup okuyarak*, düş(üş)erek* yolda yürümeyi deneyenin varacağı yer muhakkak hakka en yakın olandır. Hak 1’dir. 1’den 2’ler, zıtlar oluşur. Onlar içselleştikçe, onlardan da 3’ler.. Ve tüm çoğullar da bu 3’lerden ve etkileşimlerinden.. Bu yüzden O’nun hakkı* 3’tür.


Sevgiyle,,


oNuR :: sU LeKeSi

(*) Anlam, kavram uzayı genişletilmiş olarak

12 Ocak 2008 Cumartesi

Saa aReŞş


Melekler çıkmıştı düştüğü yere. Ve dönüyorlardı kalplerindekinin çekiminde. Yerdeydi Yersiz!

Yersiz’in elleri arkadan bir iple bağlanmıştı. İp, tenini kestiği yerde yakıyordu. İpin yaktığı ağıtla azalıyordu yangısının ağrısı ama bedeni ağırlaşmıştı iz-leyicilerin ağılı bakışları altında. Bakışını dışrakta balkıyandan, içrektekine çevirdi. O’nun ipini yakalayıverdi ruhunun elleri ve tinde yaklaştırdı yerini yakınsayan yörüngeye. Sonra yakarmasını isteyenin yakasına yapışmışçasına dikti gözlerini gözlerinin içine.

Yargıcı, kaçırdı gözlerini berikinden telaşla ve izleyicilere döndü:

- Bu yerdeki Yersiz mi sizin Mehdi’niz?

Yersiz doğruldu olduğu yerde ve nefesini topladı. Nefsini aldı karşısına, başladı konuş-maya:

- Başkasını kurtarmaya çalışan, kendinden çalar ve kaybolur kurtuluşa çalan kurak kurgusunda. Kişi ancak kendisinin Mehdisi olabilir! Zira şeytanın üzerine oturduğu yol dışrakta değil, içrektedir!

Yargıcı sözünü kesti:

- Yolda oturan: Doğru yoldan çıkartan, saptıran bir tek sen varsın!

Nefsi devam etti sessizce içinden:

- Bu halk üzerinde benden başka bir Rabbe gerek yok, birazdan bilecekler. Varsın hala seni Mehdi bilsinler!

Sonra tekrarladı nefsinin emirlerini:

- Asker! Yargı bitmiştir. Yerdekini kaldır yerden.

Yardımcılardan ikisi koluna girerek Yersiz’i ayağa kaldırdı. Diğerleri önüne dizildi ve silahlarını hedefe kilitledi. Yardımcılarının arkasındaki Yargıcı elindeki sütkırı mendili yere bıraktı. Hedefin tam arkasında tahtında oturan Kutlu Gökçe Kağan da ardı sıra elini havaya kaldırdı ve beyaz işlemeli siyah mendilini rüzgara teslim etti. O anda yerin en keskin nişancıları tetiklerini çekti: Tek ve tok bir ses duydu sadece izleyiciler!

Ayakta tutan dağlarla, ayakta duran ağaçlarla kıyamda şahitlik etti Yersiz. Kovalayan atlarla, kurtlarla; kovalanan geyiklerle, tavşanlarla rükuda itaat etti ve esen rüzgarla, uçan kuşlarla, akan ırmaklarla secdeye kapandı bir nefeste iki kere, teslim oldu.

Kurşunların bedenine ulaşmasına tek bir an, yarım bir nefes kalmıştı. Annesinin kucağındaki küçük bir kız çocuğunun gözleri takıldı Yersiz’in bakışının havada bıraktığı ize. Çocuğun gözlerinin ardından Mikail’e bağırdı Hızır:

- Ey Bozlak Kurşun, dön dönebildiğin kadar bu dem hedefin içinden giden izin etrafında!

Nefes yarım kalmadı. Tamamlandığında Kutlu Gökçe Kağan’ın kolu havada asılıydı hala. Bir nefes daha aldı Yersiz. Kağan kolu havada, bıraktığı mendille yarışırcasına yere kapaklandı. Bir gürültü yükselmeye başladı izleyiciler arasından. Yargıcı gürledi:

- Asker! Üç küçük çocuk getir ve diz arkasına. Kendinden çalsın da kurtarsın onları Mehdi!

Kağan’ın cansız vücudu kaldırıldı yerden. Yargıcı onun kanıyla beyaz işlemeleri kırmızıya boyanmış olan mendili aldı ve boşalan gökçe tahta oturdu. Üç küçük masum dizildi Yersiz’le arasına ve keskin nişancılar silahlarını bir kez daha doğrulttu.

Yersiz ikinci rekata durmuştu kanlı mendil Kağan’ın hala sıcak olan kanıyla nefes aldığı gözenekleri tıkanan toprağın çekimine bırakıldığında. Kelimeyi duydu hedefe bir an kala kurşunlar. Yersiz selam vermek için kafasını çevirdiğinde, hala bakışının izinde kilitlenmiş olan küçük kızın gözlerini gördü. Ama Mikail’i duymadı Hızır’ı da duymayan kulakları:

- Ey Bozlak Kurşun, dur durabildiğin demde hedefinin içinde! İzin kalmasın..

Nefes yarıda kaldı, Yersiz secdeye kapanırcasına dizleri üstüne yığıldı. Yargıcının kahkahasıyla yırtıldı sessizliğin örtüsü. Kahkahaya eşlik eden birkaç ses çıktı birkaç nefes sonra. Sesin nerden geldiğini anlamak için kahkahasını tadı damağında kalsa da yarıda kesti Yargıcı. Birkaç benzer ses daha çıktı.

Küçük kızın gözleri takıldığı izden kurtuldu bu seslerin çekiminde. Sesler Yersiz’in göğsünden çıkıp, izlencenin üzerine kurulduğu tahta döşemeye çarpan kurşun kovanlarından geliyordu!

Doğruldu Yersiz. Yarım kalan nefesini tamamlarken, selamını da tamamladı. Sonra da sesi doğruldu boşlukta:

Nehre..
Simer, bis-saa’mre!
Verah-harrum.
Li’len sevah’e,
Serşaa mi’ren.
Serşaa-he,
li’len.
Ve nehre..

Ve tekrar düştü yere. Ruhu bedenini selamlarken, kurşunların bıraktığı boşluklar kanıyla dolmuştu.

Dağlar, ağaçlar, atlar, kuşlar, geyikler, tavşanlar, kuşlar, rüzgar ve su bir oldu, tekrarladı:

Nehre..
Simer, bis-saa’mre!
Verah-harrum.
Li’len sevah’e,
Serşaa mi’ren.
Serşaa-he,
li’len.
Ve nehre..

Nişancıların silahlarının ucundan göğe yükselen duman tekrarlanan sözün ritmine bıraktı kendini ve kıvrıla kıvrıla içine kapandı.

Yargıcı böldü yerin tutturduğu türküyü:

- Ne demek bu? Katipler, hemen tercüme edin!

Hiçbiri bilmiyordu bu dili ama. Böyle bir dil var mıydı, onu da bilmiyorlardı. Yargıcı’ya durumu an’latmaya çalıştılar. Yargıcı silahını çekti ve hala önünde duran üç masumdan en yakınında olana doğrulttu:

- Biri bu sözleri tercüme etmezse, sırasıyla öldürürüm bu çocukları. Olmadı, söz tercüme edilene kadar birer birer hepinizi öldürürüm. Gündüz’e ve Gün-eş’e, Gece’ye ve Ay’a ant olsun!

Annesinin kucağındaki küçük kız çocuğunun gözleri bu sefer kendi içine kapanarak yaptığı dansı hala sürdüren dumana takıldı. Ve bakışları havada asılı, konuşmaya başladı:

Nehre..
Simer, bis-saa’mre!
Verah-harrum.
Li’len sevah’e,
Serşaa mi’ren.
Serşaa-he,
li’len.
Ve nehre..

Birden izleyiciler ardı sıra katıldı küçük kıza. Yargıcı öfkesinden çıldırmak üzereydi ve türküyü bu sefer silah sesiyle böldü!

Silahın ucunun gösterdiği çocuk ağlamaya başladı ama vurulmuş gibi değildi. İyice şaşıran Yargıcı birden soğuk soğuk terlemeye başladığını fark etti. Karıncalaştı teni, gözleri karardı. Kusacak gibi oldu. Elini göğsüne götürdü. O an dokunduğu yerden bir sıcaklık yayıldı tüm bedenine. Yerdeydi ve kanı, henüz kurumamış olan Kağan’ın kanına karışarak, toprağın içine sızıyordu. Kafasına kaldırmayı denedi. Gözleri kapandı. Gözlerini tekrar açtığında, bir yangın yerinin ortasında buldu kendini. Ardında bıraktığı bedenine yayılan sıcaklık çoktan yitmişti.

Aradan onlarca yıl geçti. Gün’ler, Gece’ler birbiri üstüne devrildi. Küçük kız çocuğu yaşlı bir koca-karı olmuştu artık. Şiddetli bir kavgaya tutuşmak üzere yerden ellerine taş alan torunlarını sert bir ses tonuyla uyardı:

- Yersiz’in türküsünü yakıp durdukça bu Yer-Deniz, 
  Ve duman kıvrılarak bıraktıkça Gök’te ondan iz,
  Yasaktır ademe öldürmek başkasını, biliniz:
  Öldürmek için yaptıklarınızla öleceksiniz!

Çocuklar taşları yere bıraktı. Koca-karı’nın doğru söylediğini biliyorlardı. Bir soğuk yel esti. Çocuklardan birinin içi titredi. Koşarak evlerine kaçtılar. Yağmur başladı onların ardı sıra.. Koca-karı bir an daldı, bakışları havada asılı kaldı. Hava da iyice kararmıştı. Birden gök gürledi. Yağmur damlaları ışıklar içinde yanarak, havada Koca-karı’nın bakışlarıyla beraber bir an asılı kaldı.

12/01/2008
oNuR :: sU LeKeSi

10 Ocak 2008 Perşembe

(ç)izge 4: HoŞ GeLDiN


Göz-yaşlarını son damlasına kadar tükettin!
..Onun için..
Bir damlası bile güneşin ateşini söndürmeye yetecekken..

Ve sade bir "hoşça-kal" ile ile yetindin..
..Onu uğur-lar-ken..

Hoşçakal Umut!
25/05/2001

4 Ocak 2008 Cuma

CaN aTeŞiN-De


Yılın birinci akşamı ateşler içinde yatağa düştüm. Birkaç gün boyunca ne yaptıysak yapalım hiç inmedi ateşim. Doktora bile gittim. Hatta ilaç kullanmaya başladım. 15 senedir aspirin bile kullanmamıştım oysa. Hastalık adına beni üzen tek şey bu kirlenme hissi oldu.

Hipotalamusumla beraber pireyi yakalım derken, yorganı da yakıyorduk sanırım. Kaslarım, kasıklarım eridi, kemiklerim sızladı. Yattığım yatak bile bana dayak atıyormuş gibiydi. Vücut benim kontrolümden çıkmıştı. Vücut ile ben dediğim şeyin ayrılığını ayrımsadım bir kez daha.

En çok gözlerim yandı. Kör olmaktan korktuğumu söyleyebilirim. Bu yüzden ıslak bezi en çok gözlerimin üstüne koydurdum.

Geceleri ateş iyice yükseliyordu. Uyumadım hiç. Ama çözemediğim bir bilmecenin çözümüne bir adım daha yaklaştım sanırım.

Bilinç bir anlatıcı mı? Ben dediğim şey ile bilinç arasında ilişki nasıl bir ilişki: Aynı şey mi ikisi? Yoksa örtüşüyorlar mı bazı yerlerde?

Geceleri yüksek ateşte vücuttan tamamen bağımsız, bilinçle baş başa kaldık sanırım. İlkin onun anlatıcı olduğuna ikna oldum. Ama o kadar hızlı anlatıyordu ki yetişemiyordum ona. Ve çok yoruyordu bu beni. Bir gece bir ömür kadar uzundu sanki. Ben dediğim şeyin bilincin dinleyicisi olduğuna ikna olmadan önce bir deney yapmak istedim.

Gecenin bir kısmında müziği açtırdım. Birden yavaşladı bilinç. Meğer geceleri hızlanması ve yer yer saçmalaması dinleyici sayısının bire inmesi, anlatılacak şeylerin azalması ve başıboş kalmasındanmış.. Sadece geceleri daha çok yükselen ateşte sinir hücrelerinin gelişigüzel ateşlenmesinden değilmiş.. Kim bilir, belki ikisi de aynı şeyin farklı dillerde söylenmesidir.

İlginç bir kurgu ortaya çıktı böylece: Bilinç kesinlikle an’latıcıydı, kendi deneyimimle de kendime ispatlamış oldum.

Yapılanları yapanlara, etkileşimleri etkileşenlere anlatmaya kalkan bilinç. Belki de ben ve vücudum an’laşabilmek için bir araç olarak ürettik seni. Her şeyi anlatmadığını biliyorduk . Bazen kendi kurgularını anlattığını da.. Kimi zaman sayının arttığını da.. Ama en azından ben, saçmaladığın anlarda rahatlamak için seni başka bir şeylerle meşgul etmek gerektiğini bilmiyordum.

Aslında yazmazdım belki bunları. Ama hastalığın/iyileşmenin bu aşamasında tahriş olmuş boğazım ve öksürmem konuşmama izin vermiyor. Dışarı da çıkamıyorum. Ve ben sıkıldım artık.

Sevgiyle,,
oNuR :: sU LeKeSi

iZ-LeYiCiLeR

e-PoSTa iLe İZ-Le