15 Aralık 2009 Salı

Temel Hak ve Özgürlük İsteminde Samimi Olmak

Türkiye Cumhuriyeti, yeryüzündeki diğer birçok devlet gibi aslında sadece bir ez(il)enler ülkesi. Bu ülke topraklarında Türk, Kürt; Sünni, Alevi; Muhafazakar [1], Devrimci,, herkes Efendiler [2] tarafından eziliyor. Ezilen her topluluk diğerlerinin hakkını kendi hakkıyla beraber savunmadığı sürece de bu bozuk düzen değişecekmiş gibi görünmüyor. Zira ezilmemek için güçlü olmak, güçlü olmak için de temel hak ve özgürlük isteminde samimi olmak gerekiyor.


* * *

Düne kadar Millet Meclisi’nde dört büyük parti vardı. DTP sadece Kürtlerin hakkını savunduğu için Meclis’te sokakta olduğu kadar güçlenemedi. Türklerin, Muhafazakarların ve Sünni Müslümanların hakkını savunan MHP ile öncelikle muhafazakarların, ardından da Türklerin ve Alevi Müslümanların hakkını savunan CHP, Meclis’te hem DTP’den daha güçlüydü, hem de DTP’ye karşı sert bir tavır takınmıştı.

Aynı DTP gibi hem kapatılması sık sık gündeme gelen, hem de CHP-MHP ittifakının hedefinde bulunan AKP ise şimdilik siyaset oyununu en iyi anlamış parti gibi: Öncelikle Sünni Müslümanların, ardından da Türklerin, Kürtlerin ve Devrimcilerin hakkını savunduğu için Meclis’te oldukça güçlü. Bunun yanı sıra, Alevi Müslümanların ve gayri-Müslimlerin de haklarını savunmak istiyor gibi. Sadece Sünni Müslümanların hakkını savunan FP de öncülleri gibi yeterince güçlenemeyip, kapatıldıktan sonra AKP’nin kurucuları daha fazla güçlenmek için diğerlerinin de hakkını savunmak gerektiğini anlamış olmalı.

DTP Kürt haklarını savunma konusunda AKP ile an’laşamayınca, CHP-MHP ittifakı karşısında oldukça zayıfladı ve sonunda kapatıldı.

* * *

AKP’nin kurucularının anladığını MHP’nin kurucuları da çok iyi anlamıştı. CKMP [3] Türk-İslam ülkücüsü MHP’ye dönüştürülmeden önce sadece Türklerin hakkını savunan ve özellikle gençler arasında hızla büyüyen Turancı/Atsızcı bir hareket [4] vardı Türkiye’de. Bu hareket kendisini Devlet’in kurucu felsefisinin halka inip, eyleme dönüşmesi olarak tanımlasa da, ne partileşebildi, ne de kendisine uygun bir parti bulabildi. Zamanında MHP’lileri dönek olarak gören Atsızcıların oldukça büyük bir bölümü zamanla MHP seçmeni içinde asimile oldu. Bugün CHP tek parti dönemindeki çizgisine geri dönmeye başladığı için destekleyebilecekleri bir parti var ama artık sayıları yok denecek kadar az.

Şimdi kapatılan DTP’nin üyelerinin önünde iki seçenek var. Birinci seçenek AKP örneğinde olduğu gibi diğerlerinin de hakkını savunacak ve böylece daha güçlü olacak bir parti kurmak. İkinci seçenekse Atsızcılar örneğinde olduğu gibi yeterince güçlü olunamayacağı için partileşmekten kaçıp, seçmenlerinin AKP seçmeni arasında asimile olmasına sebep olmak.

* * *

Türkiye Cumhuriyeti, yeryüzündeki diğer birçok devlet gibi aslında sadece bir ez(il)enler ülkesi. Bu ülke topraklarında Türk, Kürt; Sünni, Alevi; Muhafazakar [1], Devrimci,, herkes Efendiler [2] tarafından eziliyor. Ezilen her topluluk diğerlerinin hakkını kendi hakkıyla beraber savunmadığı sürece de bu bozuk düzen değişecekmiş gibi görünmüyor. Zira ezilmemek için güçlü olmak, güçlü olmak için de temel hak ve özgürlük isteminde samimi olmak gerekiyor.


Notlar

1) Ezilen muhafazakarlarla ezen muhafazakarları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Asgari ücretle çalışan, seçimlerde CHP’yi veya MHP’yi destekleyen ve öldürülme tehlikesine rağmen çocuğunu askere gönderen bir annenin muhafaza etmek istediği şey ile işçiler fakirleşirken, seçimler yapılırken ve askerler öldürülürken zenginliğine zenginlik katan bir Efendi’nin muhafaza etmek istediği şey aslında bir değil. Bazı açılardan birmiş gibi görünse de.. Fakat muhafazakar kelimesi yazı boyunca “mevcut sistemi koruma eğiliminde olan” anlamında olacak ve bu anlam her iki grubu da kapsayacak.

2) bakınız: Köleliğin Erdemi

3) Cumhuriyetçi, Köylü, Millet Partisi

4) Nihal Atsız önderliğindeki bu hareket Atsızcılar olarak da bilinir.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Köleliğin Erdemi: Eğitilmek ve Çalıştırılmak

“Sırasıyla aile tarafından evde, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okulda, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından orduda eğitilmek; ardından da Devlet veya özel işletmeler tarafından kamu alanlarında veya özel sektörde çalıştırılmak..” Bugün Türkiye’de çoğunluğun yaşantısının oldukça büyük bir kısmı, bireyin sadece belirtisiz bir nesne olarak eklenebileceği bu cümleyle özetlenebilir. Özneler değişken yapılırsa, cümle aslında tüm Dünya için geçerlidir. Fakat bu cümledeki kelimeler ve bu kelimelerin kavram uzayları pek ilgi çekmez. Oysa bu anahtar kelimelerin yüklendikleri anlamlar insan yaşamının anlamını baştan sona değiştirebilir.

Eğit[mek (éğit-) kelimesine “bireyi istenilen bir şekilde terbiye [1] etmek” ve “bireyi bir konuda yetiştirmek” anlamları 1930’lu yıllarda Dil Devrimi ile yüklenmiştir. Orhun ve Yenisey Yazıtları’nda bu kelimenin anlamı “hayvan veya köle beslemek, yetiştirmek ve terbiye [1] etmek”tir. Altun Yaruk [2], Divan-ı Lügat-ı Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerde de kelime bu anlamıyla kullanılmaktadır. Hatta bu kaynaklarda “besleme, ehil hayvan veya hizmetçi” veya “hadım edilmiş köle veya hayvan” anlamlarıyla kullanılan iğdiş (égdiş) kelimesi eğit- kökünden türetilmiştir.

Çalış[mak kelimesinin “işi veya görevi olmak” şeklindeki modern anlamı da çok eski değildir. Divan-ı Lügat-ı Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerde kelimenin anlamı “vuruşmak, çarpışmak, güreşmek”tir. Eski Uygurca kaynaklarda çal[mak [3] kelimesinin anlamı “çarpmak, vurmak, kakmak, ayakla vurmak, bıçak vurmak, çamur veya boya vurmak” olduğu için çalış- kökünün çal- kökünün işteşi olduğu düşünülebilir.

Demek ki çoğunluğun yaşantısını özetleyen, o yukarıdaki cümleyi 1000 yıl önce yaşamış bir Türk duysaydı, doğal olarak şu soruları sorabilirdi: “İnsanların çoğu köle mi ki eğitiliyor? Diyelim ki öyle.. ..peki neden dövüştürülüyorlar? Hem kim bunların efendileri? İnsanları köleler ve hayvanlar gibi önce eğitip, sonra da dövüştürüyor, izleyenlerden de para mı topluyorlar?”

1000 yıl öncesinin anlamlarıyla sorulabilen bu sorular aslında bugünün anlamlarıyla da sorulması gereken sorulardır. Doğal olarak sorulmuyor oluşlarının tek sebebi ise geçen 1000 yıl içinde kavramların ve içlerini doldurdukları zihinlerin oldukça bulanıklaşmış olmasıdır.

18. yüzyıla kadar efendiler kendilerini öne çıkartırken iktidarı tahakküme dönüştürmüş ve bireyin oluşmasını engellemiştir. Modern Devlet’in doğuşuyla Efendiler karanlıklara çekilirken, Biyo-İktidar [4] bedenleri denetimli bir şekilde kapitalizmin üretim araçlarına dahil edebilmek için herkesi bireyselleştirir. Bunun için de evlerde, okullarda ve ordularda zihinleri köleleştirir! Buraların yeterli olmadığı durumlarda da tımarhaneleri ve hapishaneleri kullanır.. Böylece çağdaş kölelerin bedenleri değil, beyinleri kısırlaştırılmış, yani iğdiş edilmiş, eğitilmiş olur. Kölelik de fiziksel bir kavram uzayından zihinsel bir kavram uzayına göçer, bu sayede eskisi kadar fazla dikkat çekmez.

Eğitilmiş, yani köleleştirilmiş zihinleri fabrikalarda, bürolarda, devlet dairelerinde çalıştırıp, zenginliğine zenginlik katan Efendiler aslında içinde bulunduğumuz parasal sistemi denetim altında tutan insanlardır. Efendiler önce Devlet’i, sonra da Devlet aracılığıyla halkı kendilerine borçlandırır. Devlet’ın bastığı, yani onlardan borç olarak aldığı para piyasadaki toplam parayı oluşturur. Devlet borcunu faiziyle geri ödemelidir ama bu ödeme için gereken para piyasada mevcut değildir. Bunun için Efendiler'den daha fazla borç alınır. Ardı sıra enflasyon ve vergiler artar. Kölelerin çalışarak elde edebildiği ortalama gelir, ancak temel ihtiyaçları karşılayabilecek kadar azalır. Hayatta kalmak için iyi çalışmak, yani bu vuruşmada, bu çarpışmada, bu dövüşte yere düşmemek gerekir. Zira çalışma sırasında ayakta kalanlar yere düşenlerden çaldıklarıyla (!) durumlarını biraz düzeltirken, yere düşenler temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelir. Fakat bu parasal sistemde toplum zamanla daha fazla borçlandığı için yere düşen birileri hep olmalıdır. Bir anlamda, uzun süre ayakta kalmak mümkün değildir.

İşte bu yüzden, 1000 yıl öncesinin anlamlarıyla sorulabilen o sorular aslında bugünün anlamlarıyla da sorulması gereken sorulardır.

Zihinlerin çoğu neden köle olarak eğitiliyor? Eğitim öz-ü-gürleştirilse, bedenler değil de zihinler üretse daha iyi bir üretim olmaz mı? İlkel ataları ağır fabrika işçilerinin yerini almış olan makinelerden tonlarca ağırlığı kaldırabilenleri işçilerin, nano-malzemeleri işleyebilenleri ise cerrahların yerini neden almasın? İlkel bilgisayarlar hesaplayıcıların [5] mesleklerini ellerinden almışken, artık insan beyninin yapamayacağı hesaplamaları yapabilen yapay zekalar hekimlerin, hakimlerin ve hakemlerin,, mesleklerini ellerinden neden almasın? Efendiler'in bedenleri denetimli bir şekilde üretim araçlarına dahil etmek isteyişi daha iyi bir üretim hedeflediklerinden değil mi yoksa?

Problem çözmek için yetiştirilen bilimciler, neden toplumsal problemlere de kafa yormasın? Bilimsel problemleri verdikleri araştırma fonlarıyla belirleyen Efendiler toplumsal problemlerin çözülmesini hiç istemiyor mu? Neden hala toplumların kaderini (siyaset) bilimciler değil de siyasetçiler belirliyor?

Peki insanlar çal(p)ışma alanlarında neden dövüştürülüyor? Dünyada herkese yetecek kadar besin ve almaşık (/alternatif) enerji kaynağı yok mu?

Kim bu Efendiler? Onlar da insan değil mi? Sahi, eğit(il)me ve çal(ış)ma eylemleri üzerine kurgulanan bu parasal sisteme niçin ihtiyacımız var? Bir avuç insanı Efendi, diğerlerini ise köle yapan Biyo-İktidar'ın sürekliliğini sağlamak için mi?

Goethe ne güzel söylemiş: “Özgür olmadıkları halde kendilerini özgür sananlar kadar kimse tutsak olamaz”. En büyük erdemimiz köleliğimiz bizim!

[6]

Notlar

1) Terbiye kelimesi Arapçadan anlamı değiştirilmeden alınmıştır. Bu kelime de “usta, efendi, sahip, ulu kişi, tanrı” gibi anlamlara gelen rabb kelimesiyle (çoğulu erbab) aynı kökten çekimlenir ve “rabblık etme” anlamına gelir..

2) Eski Uygurca kaynaklardan birisi.
3) Çak-, çal-, çap-/çarp-, çat- köklerinin her biri çağ-/çaw- kelimesinden türemiştir, “çat sesi çıkarmak, çarpmak, vurmak” anlamına gelir ve paralel anlam genişlemelerine sahiptir. Örneğin çak- kökü pekiştirme ve sertlik bildiren –k ekiyle türetilmiştir. Çalp- kelimesi ise çal- kelimesinden işlevi henüz bilinmeyen –p ekiyle türeyip, çarp- kelimesine dönüşmüştür.

4) Foucault’un Biyo-İktidar çözümlemesi için bakınız: Yönetişim

5) Bugün bilgisayarlar için kullanılan computer kelimesi 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar işi hesaplama olan bir meslek için kullanılıyordu.

6) Roma'da gemide çalıştırılan kölelere sunulan iş seçenekleri: Geminin sğında ya da solunda kürek çekmek.

Kaynaklar

1) Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü – Sevan Nişanyan

2) Genel Türkçe Sözlük - TDK

29 Kasım 2009 Pazar

Fizik-Bilim III: Varlık Nedir?

Zihinsel hijyen adına Kaos Oyunu adlı yazıda gelişigüzellik kavramı, olasılık kavramı üzerine yapılandırılmıştı. Yazının sonunda tamamen belirlenebilir (/deterministik) bir süreçle elde edilen karmaşık bir sonucun, oldukça gelişigüzel bir süreçle de elde edilebileceği gösterilmişti. Fizik-Bilim yazı serisinin (bkz: I - Yaşam Nedir? ve II- Bilinç Nedir?) devamı olan bu yazıda ise öncelikle olasılık kavramının kendisi modern fiziğin bulgularıyla yeniden yapılandırılacak ve buradan elde edilecek düşünsel araçlarla felsefenin an’lam uzayına bir türlü sığamamış olan varlık kavramın doğası tartışılacaktır.

Madde

Kuantum Kuramı’ndan önce madde, fiziksel gerçekliğin iki farklı biçeminden birisiydi ve parçacıklardan oluştuğu düşünülüyordu. Fiziksel gerçekliğin diğer biçemi olan “alan”ı ise dalgalar oluşturuyordu. Einstein 1905 yılında fotoelektrik olay ile ışık dalgasının parçacık gibi davranabildiğini gösterdi. Ondan yirmi yıl kadar sonra da doğanın simetrik olması gerektiğini düşünen de Broglie “Dalgalar parçacık gibi davranabiliyorsa, parçacıklar da dalga gibi davranamaz mı?” diye sordu. Sorunun cevabı olumluydu ve bu cevap ile Klasik Fizik yasalarınca açıklanamayan atomların kararlı yapılarının gizemi çözüldü. Cevabın içerdiği gizem ortadan kaldırdığı gizemden daha çok olsa da.. Bu gizem biraz daha açık bir şekilde an’lanmalı sanırım.

Bugün Kuantum Kuramı’na göre parçacık ve dalga kavramları birbirinden ayrık düşünülemez. Çünkü doğa, parçacık veya dalga tanımlarının ancak kısmen yapılabilmesine olanak verecek bir kurgudaymış gibi görünüyor. Mekanda Çift Yarık Deneyi (MÇYD) gibi mevcut deneyler, bunu güzel bir şekilde örnekliyor.


Resim-1: Mekanda Çift Yarık Deneyi

MÇYD’de elektron gibi bir parçacık, üzerinde iki tane yarık olan bir duvara gönderilir ve duvarın arkasında bulunan perde üzerinde elektronların çarptığı yerler görünür hale getirilir. Yarıklarda varlama/yoklama niteliğinde bir gözlem yapılıp, yapılmaması elektronun davranışını belirler [1]. Elektronun hangi yarıktan geçtiği öğrenilmek istenirse, elektron parçacık davranışı (Resim-1 A); aksi taktirde ise dalga davranışı (Resim-1 B) gösterir.

Gözlem yapıldığı durumda, elektronlar gündelik algılarımızla, yani klasik mekanikle uyumlu olarak yarıkların arkasına karşılık gelen bölgelerde kümelenir (Resim-1, siyah noktalar). Bu bölgelerde bulunan bazı noktalarda gözlem yapılmadığı durumda hiç elektron ulaşmaz! (bkz: Resim-1, kırmızı eşleştirme doğrusu) Tam tersi, gözlem yapılmadığı durumda perde üzerinde elektronların çarptığı bazı noktalar da bu bölgelerin dışındadır (bkz: Resim-1, mavi eşleştirme doğrusu): Yarıklarda gözlem yapılmayınca, perde üzerinde dalgalara özgü olan girişim deseni oluşur!


Resim-2: Dalga Mekaniği ve Girişim Deseni

Çift yarık üzerine gönderilen bir dalga (Resim-2) yarıklardan geçerken farklı doğrultularda kırınır. Bir anlamda, iki yarık da yeni birer dalga kaynağı gibi davranır (Resim-2 A) ve bunlardan gelen dalgalar bazı noktalarda birbiriyle kesişir (Resim-2 A--B). Kesişen, daha doğrusu girişen iki dalganın tepe noktaları üst üste biniyorsa (Resim-2 A--C, kırmızı eşleştirme doğrusu) girişim yapıcı olur ve o noktada dalganın genliği artar. Bir dalganın tepesi diğerinin çukuru ile üst üste biniyorsa (Resim-2 A--C, mavi eşleştirme doğrusu) da girişim yıkıcı olur ve o noktada dalganın genliği sıfır olur. Kullanılan dalga bir ışık dalgasıysa, yapıcı girişim noktaları aydınlık (Resim-2, sarı noktalar), yıkıcı girişim noktaları karanlık (Resim-2, siyah noktalar) kalır.

Resim-2 B’deki gibi bir girişim deseni elde edilebilmesi için dalganın dalga boyu ile yarıklar arası uzaklık benzer mertebede olmalıdır. MÇYD’de parçacığın dalga davranışı gösterebilmesi için de yarıklar arası uzaklığın tersi, parçacığın kütlesi ile aynı mertebede olmak zorunda. Buna göre, parçacıkların da birer dalga boyu olduğu varsayılırsa, parçacıkların dalga boyu kütleleri ile ters orantılı olur. Bu bağlamda, görünebilir parçacıkların dalga boyunun parçacıkların boyutundan çok daha küçük olması, gündelik hayatta bu tür girişim olaylarıyla neden karşılaşılmadığını ve makro parçacıkların neden dalga mekaniği yerine klasik mekanik yasalarınca davrandığını açıklayabilir.

Olasılık Genliği

Gözlemlenilmeyen elektron parçacığının uygun şartlarda dalga gibi davranmasını Kuantum Kuramı olasılık genliği kavramı üzerinden açıklıyor. Yapılan deneyler olasılık p ile karmaşık bir sayı (a=x+iy) olan olasılık genliğinin mutlak değer karesinin (|a|^2=x^2-y^2) eşit olduğunu gösteriyor. Örnek olarak, bir parçacığın bir konumdaki olasılık genliğinin mutlak değer karesi |a(x)|^2, parçacığın o konumda bulunma olasılığı p(x) oluyor. Varlayıcı/yoklayıcı bir etkileşim söz konusu olana kadar toplama ve çarpma gibi bildik olasılık işlemleri bilindik şekilde ama olasılık yerine olasılık genlikleri kullanılarak yapılmalıymış gibi görünüyor. Varlayıcı/yoklayıcı bir etkileşimin ardından ise olasılık genliği olasılık ile yer değiştiriyor.

Herhangi bir konumdaki değeri bir parçacığın o konumda bulunma olasılık genliğine eşit olan fonksiyona konum dalga fonksiyonu, kısaca
-->psi(x) deniliyor. MÇYD dalga fonksiyonu formülleştirmesi (/formalizmi) ile an’laşılımaya çalışılırsa, elektronun konum dalga fonksiyonu yarıklarda kırınıp, daha sonra kendisiyle girişmeli. Elektron perdeye ulaşınca varlayıcı/yoklayıcı bir etkileşime girmiş olmalı ve karmaşık bir fonksiyon olan dalga fonksiyonu, yıkıcı girişim noktalarında 0, yapıcı girişim noktalarında ise 1 gerçel değerinde olan olasılık fonksiyonuna (P(x)=|psi(x)|^2) çökmeli. Perde üzerinde bir girişim deseni böylece oluşabilir.
Elektronun oradan geçip, geçmediğini anlamak için yarıklarda gözlem yapılıyorsa, gözlem dalga gibi davranma eğiliminde olan elektronu parçacık gibi davranmaya zorlamalı: Gözlem için kullanılan ışık dalgası parçacık gibi davranıp, elektronla etkileşmeli ve bu varlayıcı/yoklayıcı etkileşim dalga fonksiyonunun daha perdeye ulaşmadan, yarıklarda gerçel uzaya çökmesine sebep olmalı. Dalga fonksiyonunun yarıklarda olasılık fonksiyonuna çökmesi yüzünden bundan sonraki olasılık işlemlerine genlikler üzerinden değil de, olasılıklar üzerinden devam edilmeli. Yarıklarda gözlem yapıldığı durumda girişim deseni yerini yarıkların arkasına karşılık gelen bölgelerde kümelenmeye böylece bırakabilir.

Dalga fonksiyonu ile MÇYD için makul bir tablo çizilebilse de kuantum doğası olan bütün nicelikleri inceleyebilmek için dalga fonksiyonu kavramı yeterli olmuyor ve çoğu zaman onun yerine durum vektörü kavramını kullanmak gerekiyor [2]. MÇYD’yi daha iyi kavrayabilmek için de durum vektörü daha iyi bir zihinsel araç. Birbirine dik (almaşık) tüm durumlar temel durum olarak adlandırılırsa; durum vektörü, bileşenleri temel durumların olasılık genliklerine karşılık gelen vektörüdür. Bir anlamda, bir ölçümden önce durum vektörü, temel durumların doğrusal bir kombinasyonudur. Ölçüm işlemi ise durum vektörünü bir temel durum üzerine iz-düşürmek, yani bileşik durumu temel durumlardan bir tanesine çökertmek anlamına gelir.

MÇYD’de elektronun birinci yarıktan geçmesi |1>, ikinci yarıktan geçmesi ise |2> durumu olsun. Elektronun birinci yarıktan geçme olasılık genliği a, ikinci yarıktan geçme olasılık genliği b olarak işaretlenirse, varlayıcı/yoklayıcı bir gözlem yapmadan önce elektronun durum vektörü |psi>, a|1>+b|2> = (a b) oluyor. Yarıklarda ölçüm yapmak ise durum vektörü |psi>'yi |a|^2 olasılıkla |1>'e, yani (1 0) vektörüne; |b|^2 olasılıkla da |2>’ye, yani (0 1) vektörüne çökertiyor. Buna göre, 100 tane elektron yarıklara doğru gönderilirse ve yarıklarda varlayıcı/yoklayıcı bir gözlem yapılırsa, 100 x |a|^2 tane elektron birinci yarıktan, 100 x |b|^2 tane elektron da ikinci yarıktan geçmeli [3] ki deneysel sonuçlar bunu doğruluyor.

Peki yarıklarda gözlem yapılmadığında ne oluyor? Girişim deseni göz önünde bulundurulursa, |psi> = a|1>+b|2> durumunun fiziksel karşılığı nedir? Bir parçacık |a|^2 olasılıkla birinci yarıktan, |b|^2 olasılıkla ise ikinci yarıktan mı geçmiş oluyor? Yani, parçacık her iki yarıktan da aynı anda ama farklı varlık değerlerinde mi geçiyor? [4] Diyelim ki öyle, peki ölçümden hemen önce bir şekilde aynı anda iki yarıkta birden bulunan elektron ölçüm yapıldığında neden yarıklardan sadece bir tanesinde beliriyor? Gözlem (/ölçüm) denilen şey olasılık genliğinden olasılığa ya da bulanık mantıktan klasik mantığa [4] geçişleri nasıl sağlıyor? Daha da gizemlisi, tek bir parçacığın hareketi göz önünde bulundurulduğunda, ölçüm sonrası parçacığın hangi yarıkta belireceğine, yani durum vektörünün ölçüm sonrası temel durumlardan hangisine çökeceğine karar veren işlerge ne?

Aklın Üstünlüğü – Kopenhag Yorumu

Bohr ve Heisenberg gibi Kuantum Kuramı’nın kurucularının bazılarının düşüncelerine göre, ki bu düşünme şekli Kopenhag Okulu olarak adlandırılır, “Ölçüm yapılmadığında ne olur?” sorusunun yerine “Ölçüm yapıldığında ne olur?” sorusunu sormak daha anlamlı olur.

Bir fiziksel değişkenin iki ardışık ölçümü arasındaki değerini tahmin etmek için ölçüm değerleri arasında bir süreklilik olduğu varsayımında bulunmak, ne kadar makul olsa da, keyfi bir tercihtir. Bu bağlamda, Kopenhag Okulu tercihini aksi yolda kullanıyor ve ölçüm yapılmadığı zamanlarda kuantum mekaniksel bir değişkenin, dolayısıyla da ait olduğu sistemin durumunun, fiziksel gerçekliğinden bahsetmenin anlamlı olmayacağını söylüyor. Bu okula göre ölçüm edilgen değil, etken bir süreç. Öyle ki, fiziksel gerçekliği yaratan şey ölçümün ta kendisi!

Kuantum Kuramı’nın Kopenhag Yorumu, üzerinde ölçüm yapılacak bir kuantum sisteminin bileşik durumunu fiziksel gerçekliği olmayan bir dünyada, kuantum dünyasında resmediyor. Aynı resimde, ölçüm aletleriyle beraber gözlemci ise fiziksel gerçekliği olan dünyada, klasik dünyada yaşıyor. Gözlemci kuantum sistemi üzerinde ölçüm yaptığında, bileşik durumun tamamen gelişigüzel [5] bir şekilde olası temel durumlardan birine çökmesine sebep oluyor. Bir anlamda, gözlemcinin yaptığı ölçüm, klasik dünyada sistemin üzerine çöktüğü temel durumun fiziksel gerçekliğini yaratıyor. Fakat hangi durumun fiziksel gerçekliğini yaratacağını seçemiyor.

Çizilen bu resimde, gözlemlenmediği sürece bir şeyin varlığıyla yokluğu kuantum dünyasında birbirine karışırken, evrenin fiziksel gerçekliği olmayan bu dünyaya dahil edilemeyecek tek bileşeni bilinçli gözlemci, yani akıl gibi görünüyor. Böylece diğer şeylere fiziksel gerçekliğini veren akıl, yani zihinsel etkinlik, ontolojik (varlık-bilimsel) olarak maddesel her şeyin üstünde kabul ediliyor. Edimsel olarak ise sınırlandırılmış durumda, çünkü tam olarak neye fiziksel gerçeklik vereceğini seçemiyor!

Paralel Evrenler – Everett’in Yorumu

Everett, doktora tezinde “Ölçüm yapıldığında ne olur?” sorusuna “Durum vektörü bir ölçüm ile gelişigüzel olarak çöker ve fiziksel gerçeklik yaratılmış olur” cevabından başka bir cevap aradı.

İlk olarak Bohr’un ortaya attığı “gelişigüzel çökme” kavramı aslında Kuantum Kuramı’nın matematiğine aykırıydı [6] ve ancak bir belit (/aksiyom) olarak kabul edilebilirdi. von Neumann, “ölçüm ile gelişigüzel çökme” işleminin iz-düşüm işlerleri [7] ile sağlanabileceğini göstermişti. Böylece ölçüm yapılmadığı zamanlarda belirlenebilir bir şekilde evrilen dalga fonksiyonunun (ya da durum vektörünün), ölçüm yapıldığında gelişigüzel bir şekilde evrildiği kabul edilebilirdi. Fakat Everett gibi bazı fizik-bilimcilerine göre bu biraz zorlama olmuştu.

Everett’e göre maddesel şeylere hükmeden Kuantum Kuramı’nın yasaları, zihinsel etkinliğe de hükmetmeliydi. Yani, bilinçli gözlemci ve ölçüm aletleri de kuantum dünyasında yaşamalıydı. Zira, onlar da maddeseldi ve MÇYD’de dalga davranışı gösterecek birçok parçacığın bir araya gelmesiyle oluşuyordu.

Bu bağlamda evren, birbiriyle etkileşim içinde olan birçok kuantum sisteminden oluştuğu için, büyük bir kuantum sistemi olarak düşünülebilirdi. Böylece onun da bileşik kuantum durumlarında bulunabilen bir durum vektörü (ya da dalga fonksiyonu) olmalıydı. Evrenin dışarısı olamayacağı için, evren dışarıdan değil de içeriden gözlemlenmeliydi. Bu noktada Everett’in varsayımı şuydu: Bileşik bir durumda bulunan evren üzerinde içeriden bir gözlem yapıldığında, evren olası sonuç sayısınca çoğalıyor olabilirdi. Böylece oluşan her paralel evrende, olası sonuçlardan birisi gerçekleşiyorsa, Kuantum Kuramı tamamen belirlenebilir bir kuram olurdu [8], [9].

Bu yoruma göre yarıklarda gözlem yapılırsa, MÇYD sonrası evren sayısı iki katına çıkar. Oluşan paralel evrenlerden birinde gözlemci parçacığın birinci yarıktan geçtiğini görürken, diğerinde gözlemciye göre parçacık ikinci yarıktan geçer. Fakat gözlemcilerin birbirinden haberi olmaz. Zira içinde bulundukları evrenlerin durum vektörleri birbirine diktir.

Notlar:

1) Bir gözlemin gözleneni etkileyişini Stern-Gerlach Deneyi daha açık bir şekilde gösteriyor. Ayrıntılı bilgi için Zaman 3 adlı yazıya bakılabilir.

2) Durum vektörü |psi> ise, konum dalga fonksiyonu psi(x) = |x>* |psi> = <x|psi> olarak tanımlanır.

3) |a|^2+|b|^2 = 1. Yani tüm olasılıkların toplamı bire eşit. Bu olgu olasılıkların korunumu olarak bilinir.

4) Bir parçacığın yarıklardan birinden geçip, geçmediği bir düzenek sayesinde kesin olarak biliniyorsa, o yarıktan geçme olasılığı 0 ya da 1 değerini alıyor demektir. Dolaysıyla, bu durumda parçacık için varlık/yokluk 0 ve 1 dışındaki önerme değerlerine izin vermeyen klasik mantık kurallarına göre değerlendirilmeli. Yarıklarda ölçüm yapılmadığı durumda ise parçacık için varlık/yokluk 0 ve 1 arasındaki önerme değerlerine de izin veren bulanık mantık kurallarına göre değerlendirilmeli.

5) Einstein, ortaya çıkışında büyük katkıları bulunduğu, yerel olmayan Kuantum Kuramı’nı özellikle bu yorum ve içerdiği gelişigüzellik yüzünden yıllarca kabullenememiştir. Onun öncelik ettiği bir akım Kuantum Kuramı’nca bilinmeyen bir çeşit saklı değişkenler olabileceğini iddia eder. Bu akım hem Kuantum Kuramı’nı, hem de bu saklı değişkenleri kapsayan daha tam ve yerel bir kuramın, varlığın doğasına dair ortaya çıkan gizem ve gariplikleri ortadan kaldırabileceğini varsayar. Ne yazık ki fizik-bilimci Bell bu varsayımların öngördüğü bazı eşitsizliklerin doğada çiğnendiğini bulmuştur. Einstein’ın öğrencisi Bohr, Bell eşitsizlikleriyle uyumlu bir Saklı Değişkenler Kuramı geliştirmeyi başarsa da, onun kuramı da Kuantum Kuram’ı gibi yerel değildir.

6) Shrödinger’in geliştirdiği dalga mekaniği formülleştirmesine göre, dalga fonksiyonu belirlenebilir (/deterministik) Schöridinger Denklemi’ne tabi olarak evrilir.

7) Heisenberg’in dalga mekaniği formülleştirmesine almaşık olarak geliştirdiği matris mekaniği formülleştirmesine göre, durum vektörü kendisine doğrusal işlerlerin vurulmasıyla evrilir ve bu işlerler matrislerle temsil edilebilir.

8) Tanrı’nın zar atmadığına inan Einstein bu yorumu görse, belki kurama karşı daha farklı yaklaşabilirdi. Fakat Bohr, durum vektörünü gelişigüzel bir şekilde çökerten ölçüm yerine evren sayısını çoğaltan ölçüm yorumunu pek sevmedi. Her iki yorum da aynı ölçüde tuhaf ve gizemli olsa da..

9) Zamanla paralel evren sayısı çok fazla artar ve mevcut evrenler birbirinden oldukça farklı hale gelir. Fakat farklı değişimler geçiren bu evrenler, gelecekte aynı olası sonuçları içeren eş zamanlı bir gözlem ile kesişebilir. Kesişen bu noktada girişim gerçekleşir ve bazı evrenlerin olasılık genliği artarken, bazılarının olasılık genliği azalır. Böylece paralel evren sayısı sonsuza gitmez.

8 Ekim 2009 Perşembe

Türk Sorunu

- 19 Eylül 1930, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt: [1], [2]

Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk olmayanların bu memlekette tek hakkı vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.

Bu yerlerde (Türkiye'de) Saf Türk haklarına sahip olmak isteyenler, Türk Olmalıdır!


Türklüğü kabul etmez, onu küçük görür, ona ihanet eder, sonra da Türk'e tanınan haklardan, hatta ondan fazlasını isterlerse, bu olmaz!.. Buna "yağma yok!" derler!..


Türk Hakları'ndan istifade edebilmek için Türklüğü benimsemek, Türk harsını (kültürünü) kabul etmek, Türklüğü duymak, Türk menfaatlerini kendi menfaati yapmak, ona hürmet etmek, Türküm demek, Türklüğü harsiyle, hissiyle kabul etmek lâzımdır!.. Bunları samimiyetle benimseyenleri, yapanları Türk sayarız!... Kim olursa olsun!..


Adalet Bakanı’nın yukarıdaki cümlelerini doğru okumak için belki başka cümlelerine göz atmak gerekir: [1]

Dünyadaki tüm medeniyetlerin kaynağı Orta Asya'dan göç ettikleri yerlere medeniyet götüren Türklerdir!

Türküm ve yalnız Türklük için yaşıyorum. O kadar ki Türk olmasaydım, kendimi dünyanın en bahtsız adamı sayardım...

- 27 Mayıs 1934, 2510 sayılı İskan Kanunu için İskan Kanunu Mukavvat Ercümen Raporu: [3]

Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için Devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir. Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun onlara verdiği her türlü hakları kullanmakta onları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunun içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Türküm diyen herkesin bu Türküğü devlet için belli ve açık olmalıdır (abç). Burada Devlet, hiçbir Türkün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemez.

- 14 Haziran 1934, 2510 sayılı İskan Kanunu’nun 11. maddesi: [3]

“A: Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.

“B: Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçe'den başka bir dil konuşanlar hakkında harsi, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle İcra Vekilleri Heyeti kararile, Dahiliye Vekili lüzümlu görülen tedbirleri almaya mecburdur. Toptan olmamak şartiyle başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içindedir.

“C: Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırı içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.

- 14 Haziran 1934, 2510 sayılı İskan Kanunu’nun 13/3. maddesi: [2]

Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskanları mecburidir.

- 1935 Kürt Raporu, Başbakan İsmet İnönü: [2]

Dersim vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz. 1935 ve 36’da yolları, karakolları yapılacaktır. 1937 ilk baharına kadar hazır olursa, mürettip ve seferber iki fırka kuvvet ilbaylığın emrine, 1937 ilk baharında verilecektir. Süratle bütün Dersim silahtan tecrit olunacak, ilbaylığın o zamana kadar tetkiki neticesinde kuvvetle yapılmasını tasavvur ettiği, hükümete bildirdiği icraat da yapılacaktır. Bundan sonra Dersim’e verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu tasavvurlar gizlidir.

- 1 Kasım 1935 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [4]

İç yönetim kuruluşlarımızı, yurdun doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek gereğini duymaktayız. Yeni iki genel müfettişlik ve yeni bazı illerin kurulması gerekli görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde önemli bir reform programının uygulanması da düşünülmüştür. İllerimizin sürekli denetimi ve ortak işlerinin bir elden yönetilmesini sağlayan genel müfettişlerden birçok yararlar bekliyoruz.

- 25 Aralık 1935, 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin idaresi hakkında Kanun [2]

- 1 Kasım 1936 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [2]

Dahili işlerimizde en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dahilde bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı ortadan temizleyip, koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş yetkiler verilmelidir

- 1 Kasım 1936 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [5]

Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddi ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim.

- 1937-38, Resmi kayıtlara göre 7,500; resmi olmayan kayıtlara göreyse 50,000’den fazla insanın öldüğü Dersim Olayları


- 1937 yılında yapılan Tunceli Tenkil Harekatı’na dair Bakanlar Kurulu Kararı: [2]

.. Sadece taarruz hareketleriyle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür. Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp, kullanmaya çalışmak lazımdır.

- 1 Kasım 1937 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [6]

Ulusumuzun layık olduğu yüksek uygarlık ve refah düzeyine ulaşmasının engellenmesinin düşünülmesine yer bırakılmadığı ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle mutluyum. Tunceli'nde (Dersim’de) yapılan uygulamaların sonuçları bu gerçeğin belirtileridir.

1938, Dahiliye Bakanı Şükrü Kaya’dan Kültür Bakanlığı’na: [2]

Bugünlerde Dersim’de yapılmaya başlanan ıslahat meyanında Türk keşafeti olan ve Dersim’den oldukça uzak yerlerde kız ve erkek yati mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersim’den getirilecek olan 5 yaşını doldurmuş kız ve erkekler okutturulup, büyütülmesi ve muvezi surette yetiştirilecek olan bunlar; yektigerile evlendirilerek baba ve analarından mevrus enval ve arazileri içinde birer Türk yuvası kurmaları temin ve bu surette Türk kültürünün Dersim’de esaslı bir surette yerleştirilmiş olacağı düşünülmektedir.


- 3 Nisan 1961, DPT'ye bağlı “Doğu Grubu” tarafından oluşturulan ve “Kur.Alb. Politika D. Bşk. Haşim Tosun” imzalı bir gerekçe ile dönemin başbakanına sunulan “Devletin Doğu ve Güneydoğu'da Uygulayacağı Kalkınma Programının Esasları” başlıklı rapordaki yapılacaklar listesi: [7], [8]

Halihazır İskan Kanunu ve tatbikatını, tesbit edilen politika ihtiyaçlarını karşılayacak ve asimilasyon temin edecek şekilde incelemek ve tadil etmek.

Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus strüktürünü Türk lehine çevirmek için, Karadeniz sahillerindeki fazla nüfusla, memleket dışından gelen Türkleri bu bölgeye yerleştirmek, bölgedeki kendilerini Kürt sananları bölge dışına hicrete teşvik ve bu hicreti finanse ederek, memleketin Türk çocuğu bulunan yerlerine iskan etmek..

Planlanan bölge okulları, köy okulları ve meslek okullarının faaliyete geçirilmesi... kız ve erkek misyoner yetiştirilmesi ve bunun için hususi müessese kurulması... Bölge halkından kabiliyetli ve küçükten asimile edilen gençlere yüksek tahsil imkanları sağlanması.

Irk bakımından, Türk siyasi düzeninin kendi menfaatleri bakımından en elverişli, en emin ve en çok imkan sağlayan düzen olduğunu telkin eden bir inandırma faaliyetine girişilmesi...

Uzmanlar tarafından hazırlanmış skeçler oynayacak küçük tiyatro ekiplerine, bölgenin lisanına vakıf saz şairlerine yukarıdaki fikirlerin aşılanması...

Dünya entellektüel muhitine Türkiye'de bir Kürt meselesinin mevcut olmadığının anlatılması.

Bir üniversiteye bağlı derhal bir Türkoloji Enstitüsü kurularak kendini Kürt sananların menşelerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması... Doğunun Türk tarihinin yazılarak neşredilmesi..

İslam Ansiklopedisi, Rus alim ve politikacısı Minovski’nin tarafgirane bir surette, kendini Kürt sananların menşeinin İrani olduğunu iddia eden yazısını alarak, kendilerini Kürt sananlar kısmında neşretmekle, Lozan’da delegelere kabul ettirilen, kendilerini Kürt sananların dağlı Türkler olup, menşelerinin Turani olduğu tezi ile de tezada düşülmüştür. Doğulu münevverler arasında münakaşayı mucip olan ve ayrılık taraftarlarına tutamak veren bu hatanın, derhal tashih edilmesi...

Kendilerini Kürt sananların, menşelerinin Turani kavimlere dayandığı hakkında, çeşitli yönlerden arayışlar yapılmaya ve neticelerinin türlü neşir vasıtalarıyla yayılması..

- 18 Nisan 1961, Bakanlar Kurulu’nun 5/1108 numaralı kararı: [7]

Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı tarafından hazırlanan 3 Nisan 1961 gün ve DPT-SPD-DG-2400 sayılı ilişik “Devletin Doğu ve Güneydoğu‘da uygulayacağı kalkınma programının esasları” adlı rapor Bakanlar Kurulunun 18 Nisan 1861 günü yaptığı oturumda müzakare ve kabul edilmiş ve a. Mezkur esasların Devlet Planlama Teşkilatınca planlama, koordine ve tatbikinin yapılması, b. Esasların yerine getirilmesi için DPT’nin ilgili Bakanlıklar mümessilleriyle kuracağı özel komisyonlarda programlaşan hususların Bakanlıklarca fiiliyat sahasına konulması, 18 Nisan 1961 tarihinde kararlaştırılmıştır.

- 12 Eylül 1980, “Türkçülüğün Esasları”nın yazarı Ziya Gökalp’ın “Kürtçülüğün Esasları” başlıklı, el yazması kitabının son örneğinin Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi’nden alınıp, ortadan kaldırılması [9]

Kaynaklar


1) Kaynak göstermeyen İnternet Sitesi:
http://www.milliyetciforum.com/mahmut-esat-bozkurtun-sozleri-30939.html

2) Ses ve görüntü kayıtlarını kaynak olarak gösteren Belgesel Filmi: 38, Çağan Demirel

3) ["İskan Kanunu Muvakkat Encümen Raporu," 27 Mayıs 1934, TBMM Zabıt Ceridesi, Sıra Sayısı 189, c. 23 s. 8.] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.derinsular.com/kitap/2008/08/1934-tarihli-iskan-kanunu-ve-zorunlu-goc-uygulamal.php

4) [ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 1. Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1 Kasım 1935, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 6, Sa. 2] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d1yy.htm

5) [ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 2. Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1 Kasım 1936, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 13, Sa. 4] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d2yy.htm

6) [ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 3. Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1 Kasım 1937, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d3yy.htm

7) “Ecevit’in gizli arşivindeki belgeler” başlıklı makale, Can Dündar
http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=5968

8) “Kendilerini Kürt Sananlar” başlıklı makele, Kürşat Bumin
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/default.aspx?t=23.01.2008&y=KursatBumin

9) “Ziya Gökalp’ın Kitabına Ne Oldu?” başlıklı makale, Mustafa İslamoğlu
http://www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=174&yazar=8

18 Ağustos 2009 Salı

Tanrı-Kral, Tanrı-Devlet ve insan


Çok değil, bundan birkaç yüzyıl önce bildiğimiz anlamda bir devlet kavramı yoktu insan zihninde. Hatta biraz daha öncesine gidersek, devlet demek bir zamanlar sadece kral, padişah ya da han kavramını çağrıştırırdı biz insanlar için.

Dünün Tanrı-Kral'ları zamanında yaşamış olsaydık ve bizden kral kavramının olmadığı bir dünyayı hayal etmemiz istenseydi, çoğumuz bunun imkansız olduğunu söylerdi ve insanlığın kral ihtiyacını şöyle meşrulaştırmaya çalışırdı: Kral olmadan dirlik ve düzen nasıl devam eder? Halkın iradesine dayanan devlet kavramı, yani kral gibi merkezi bir otoritenin olmayışı kargaşadan başka bir şey doğurabilir mi?

Benzer bir şekilde, bugünün Tanrı-Devlet'leri zamanında dünyaya gözlerini açmış olan bizlerden devlet kavramının olmadığı bir dünyayı hayal etmemiz istense, çoğumuz bunun imkansız olduğunu söyler ve insanlığın devlet ihtiyacını şöyle meşrulaştırmaya çalışır: Devlet olmadan dirlik ve düzen nasıl devam edebilir? İnsanın insanı yönetmediği bir sistem, yani devlet gibi merkezi bir otoritenin olmayışı kargaşadan başka bir şey doğurabilir mi?

Peki, tüm samimiyetimizle kendimize soralım şimdi: Tanrı-Kral ile Tanrı-Devlet arasında fark var mı? Devlete olan ihtiyacımız öncekilerin krala duyduğu ihtiyaca ne kadar benziyor? Daha doğrusu, dün Tanrı-Kral'lara inanıp, onlara güç veren insan ile bugün Tanrı-Devlet'lere inanıp, onlara güç veren insan arasında zihinsel düzlemde anlamlı bir farklılık bulunuyor mu?

Dün yaşayıp, bugünü hayal edemeyenlerden nasıl daha gelişmiş oluyor bugün yaşayıp, yarını hayal edemeyenler? Dün Tanrı-Kral'lar yaratan düşünce kalıplarımız bugün Tanrı-Devlet'ler yaratıyor. Yarın belki Tanrı-Kıta'lar, Tanrı-Dünya'lar, Tanrı-Galaksi'ler, hatta Tanrı-Evrenler yaratacağız.. Biz onlara ne kadar inanırsak, onlar da o kadar güçlü olacak.

Evet, su götürmez bir gerçek var ki devlet kavramının olmadığı bir dünyada dirlik ve düzen bugünkü alışıldık şekliyle mevcut olamaz. Aynı kral kavramının olmadığı bugünün dünyasında dirlik ve düzenin öncekilerin alıştığı şekliyle mevcut olamayışı gibi.. Bu arada, bu alışıldık dirlik ve düzenden hepimiz hoşnut muyuz ki illa onu sürdürme eğilimindeyiz?

Herkes bir şeylerden şikayetçi ama bugün memnun olmadığımız her şeyin tek sebebi aslında sadece biziz! Memnuniyetsizliklerimiz samimi değil. Bir şeylerin değişmesini gerçekten istiyor olsaydık, bunun için önce kendimizi değiştirirdik. Ne kadar inkar edersek edelim, biz değişmeden hiçbir şey değişemez! Ve sanırım bizim asıl sorunumuz da burada başlıyor: İnsan bir şeylerin değişmesini gerçekten isteyecek mi? Ya da, bunu istemesi için ne gerekli?

Kendi kendimize kurguladığımız bu oyunu sonlandırmayı istememiz için insanın insana zulmü daha ne kadar artmalı? Tek bir insanın tek bir zevki için en fazla kaç çocuk aç kalmalı? Tek bir adamın tek bir kararıyla en az kaç insan ölmeli? Hala ulaşamadık mı duygu ve düşüncelerimizin insanca bir yaşam kurmak için yeniden şekilleneceği eşik değerlere? Yoksa artık.. ..bizler insan değiliz miyiz?

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Öz-ü-gür Öğrenim 1


Eğ’itim ve Devlet

İnsani bir sistem olduğu için eğ’itim-öğretim sistemi kurulurken ilk yapılması gereken şey insanın nasıl tanımlanacağına karar vermektir. İyi-kötü, yeterli-yetersiz (tam-eksik), bağımsız-bağımlı (öz-ü-gür-kul/köle) gibi birçok farklı koordinat sisteminde insan ayrı ayrı tanımlanmalı ve bu farkı tanımların koordinat dönüşümleriyle birbirine dönüşebildiğine emin olunmalıdır.

Bir örnek vermek gerekirse insan iyi-kötü düzleminde doğuştan kötü; doğuştan iyi; doğuştan ne iyi, ne kötü ya da doğuştan hem iyi, hem kötü olarak tanımlanabilir. Bizim Milli Eğ’itim (!) Sistemi’miz de dünyadaki birçok benzeri gibi insanı doğuştan kötü kabul eden bir eğ’tim felsefesi üzerine kuruludur ve insanın içindeki kötülüğü eğ’ip, onu iyi yapma (!) amaçlı eğ’itim-öğretim yöntemleri kullanmaktadır.

Peki MEB, YÖK ya da diğerleri çocuğu neden kötü kabul etmektedir? Daha doğrusu çocuk neye göre ve niçin kötüdür?

Ayrıca, Milli Eğ’itim Sistemi’mize göre çocuk yetişkin gibi kendine özgü özellik ve ihtiyaçları olan bir birey değil, bir birey adayıdır. Kendisine yetemez, kendi kendini geliştiremez. Seneler süren eğ’itim-öğretim süreci çocuğun bu eksiklik ve yetersizliğini gidermek içindir. Hatta devletten başka kimse bu anlamda giderici olamaz.

Peki çocuk gerçekten bu kadar muhtaç mıdır? Daha doğrusu çocuk neye ve niçin muhtaçtır?

Bunların yanında, sevgili Milli Eğ’itim Sistemi’miz çocuğu bağımsız görür. MEB, YÖK, TSK,, gibi devletin birçok ideolojik aracı insanı ömrü boyuncu bu doğuştan gelen bağımsızlığından uzak tutmak için çalışır.

Devlete göre çocuk kötüdür, evet: Zira çocuk bağımsız olma eğilimindedir. Devlete göre çocuk eğ’itime muhtaçtır, evet: Zira insan o çocukça öz-ü-gürlüğünü koruduğu sürece devlet için iyi bir vatandaş olamaz ve insan iyi bir vatandaş olmadığı sürece devlet için eksiktir, yetişkin olamaz.

Dikkat ettiniz mi? Hep eğitim, hep eğ’itim. Öğretim pek önemli değildir bu diyarlarda. Onları dershaneler verir. Adı üstünde, Milli Eğ’itim (!) Sistemi.. ..milletin devletin önünde eğ’ilmesi için, onun kulu ve kölesi olması için çal(ış)an ideolojik araçlar bütünü!

Fark ettiniz mi? Devlet bu çağın en önemli iki Tanrı’sından birisidir. Onu yönetenlerin tanrısı Para, onun yönettiklerinin tanrısı ise kendisidir. Ama ezeli ve ebedi olan bir tek odur. Onun yolunda ölenler şehittir artık. Hatta gerektiğinde size sormadan canınızı dahi alabilir. 12 yaşında bir çocuk bile olsanız daha..

“Bu çocuklar hangi suçlarından ötürü öldürülüp, toprağa gömüldü?” diye soramazsınız, günahtır. Onlardan biri sizin çocuğunuz bile olsa.. Sorduğunuz anda, bir teröristsinizdir, bir vatan hainisinizdir ve hemen defteriniz elinize verilir. Hapishanenin azabı, cehenneminkinden de çetindir..

Bir dakika, dur Onur.. ..konu bu değildi, ben başka bir şey söylemek niyetindeydim.

Bir Almaşık (/Alternatif) Eğ’itim: Montessori Yöntemi

Yurdumda eğitim fakültelerinde dahi pek bilinmese de devletin sunduğu merkezi eğ’itime almaşık bir çok almaşık eğ’itim akımı vardır dünyada. Bu yazıda asıl paylaşmak istediğim ise bunların en yaygınlarından birisi olan ve İtalya’nın ilk kadın tıp doktoru olan Maria Montessori’in başlattığı akım. Zira, yüzyılı aşkın bir süredir Montessori’nin yöntemi birçok ülkede, birçok okulda başarıyla kullanılmaktadır.

Montessori’ye göre çocuk doğuştan iyidir ve en az bir yetişkin kadar kendine yetip, kendi kendini geliştirebilir. Bunun için gerekli olan sadece uygun bir çevredir! Merkeze devleti değil, çocuğu alan; amacı onun potansiyelini dışarı çıkarmak için edilgen bir yardım ve yönlendirme sağlamaktan öteye gitmeyen; çocuk-ça ve öz-ü-gür öğrenimci bir çevre.. Zira çocuk yetişkinlerden farklı özellik ve ihtiyaçları olan, başka türlü ama tam bir bireydir!

Montessori “..Hiçbir köle çocuğun ailesinin mülkü olduğu kadar efendisinin mülkü olmamıştır. Hiçbir köle çocuğun karşılaştığı kadar sınırsız engellerle karşılaşmamıştır.” der ve devam eder: “İnsan hakları asla çocuğun durumunda olduğu gibi hiçe sayılmamıştır..” Bu yüzden de eğ’itimin amacını bireyi özgürleştirmek olarak tanımlar.

İlk olarak zeka geriliği olan çocuklarla çalışmaya başlayıp, onların normal olarak adlandırılan çocuklarla eş başarı seviyesine ulaşmasına yardım etmiştir Montessori. Aynı yöntemin normal olarak adlandırılan çocuklarda kendine-hakimlik (oto-kontrol) ve içrek disiplin geliştirdiğini fark edince de ilk Çocuk Evi’ni kurmuştur.

Çocuk Evleri’nde alışıldık sınıf kavramı mevcut değildir. Çocuklar gelişim dönemlerine göre çok-yaşlı sınıflarda, yönlendiricilerden (/öğretmenlerden) ziyade kendi kendilerine veya akranlarından bir şeyler öğrenirler. Yönlendiriciler mümkün olduğunca edilgen kalarak, öğrencileri mümkün olduğunca etkin bırakırlar. Bunun için de çok iyi birer gözlemci olmalıdırlar ve her çocuğun kendine özgü bir yöntem kullanılabilmesini sağlamalıdırlar.

Bu Çocuk Evleri’nde çocuk, okul ile aile asla birbirinden ayrık hareket etmez. Çocuğun 0-6 yaş arasında duyuları keşfederek kişiliğini yaratmasına yardımcı olunur. 0-3 yaş arasındaki bilinçsiz emici zihin “ruhsal embriyo” olarak adlandırılır. Bunu takip eden 3-6 yaş arasındaki bilinçli emici zihin dönemine geçildiğinde çocuğa sonunda kendi kendine okumaya - yazmaya başlayacağı, müzik ve matematik çalışacağı oyun ve alıştırmalar yaptırılır. Şaşırtıcı olan, böyle bir çevrede bilindik anlamdaki, zaman geçirme dışında bir amacı olmayan oyunlara çocuklar kolay kolay yüz vermezler.

Çocuğa 6-12 yaş arasında kavramları keşfedeceği ve aynı zamanda ihtiyacı olan “ev ortamından uzaklaşarak bağımsızlaşma” sürecini gerçekleştirebileceği bir ilk okul çevresi sunulur. Çocuk daha ilk okula başlamadan merkezi eğitimdeki bir ilk okul üçüncü sınıf öğrencisiyle aynı seviyede donanıma sahip olduğu için, bu dönemde keşfedebileceği değerlerin sınırı yoktur. Bunun için mutlak ve süreğen bir müfredat bulunmaz okullarda. Çocuk istediği zaman, istediği kadar öğrenebilir her şeyi..

Çocuğa 12-18 yaş arasında sunulan çevre ise hayatı keşfetmede kolaylık sağlar. Bu bağlamda Çocuk Evi orta okul seviyesinden sonra yerini çiftliklere bırakır. Yetişkinler sadece misafir olmak, çözülemeyen bir sorun için yardım sunmak ya da ders vermek için gelirler bu çiftliklere. 3-4 kişilik odalarda kalan çocuklar tarım ve hayvancılıktan makine tamiratına, mutfaktan işlerinden muhasebe işlerine kadar ihtiyaçları olan her şeyi kendileri yapmaya çalışır. Bu sayede insan ilişkilerinde oldukça yetkinleşen çocuklar, diğer canlılarla ve doğayla ilişki kurmada da modern insanın oldukça ötesine geçebilirler.

Böyle yetişen çocukların kurduğu bir toplumu düşünsenize? Üstelik henüz üniversiteye de gitmediler..

İleri Araştırma Yapmak İsteyenlere

http://montessoriegitimi.org/yerarti/joomla/
http://digital.library.upenn.edu/women/montessori/method/method.html
http://www.montessori.edu/

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Terör'e karşıyım. Çünkü..


Terör'e karşıyım.

Çünkü fiziksel ya da zihinsel, hangi gruba ait görsek de kendimizi, her şeyden önce insan olduğumuzu düşünüyorum. Ve insanın insanı öldürmesine karşıyım.

Bir Tanrı'ya inansam da, inanmasam da, insanın insanı öldürmesini haddini aşmak ve Tanrıcılık oynamak olarak görüyorum.

Terör'e karşıyım.

Ama işime gelmediği için değil! Bu yüzden, Terör'ün her türlüsüne karşıyım. Terör Karşıtlığı maskesi altında Irkçılık yap(tır)maya da karşıyım, Irkçılık Karşıtlığı maskesi altında Terör Karşıtlığı'nı engelle(t)meye de..

Terör'e karşıyım.

Çünkü bence gerçek mücadele sadece düşüncelerle verilebilir. Hiç bir düşünce bir diğerine göre mutlak üstün olamaz. Düşünce, düşüncenin fitnesidir ve düşüncelerin gelişmesi için çarpıştırılması gerekir. Onu yok etmek içinse, o yokmuş gibi yapmak yeterlidir. Zira düşünce çimen gibidir: Üstüne basıldıkça büyür, gelişir..

Bu bağamda, gerçek mücadelenin silahları bence sırasıyla sanat, bilim ve siyasettir. Bunların yerine seçilen demirden silahlar ise mücadelenin haklılığına gölge düşürür, düşüncenin çaresizliğini gösterir. Kurşunlarla düşünenler öldürülebilir, düşünceler değil!

Terör'e karşıyım.

Türklerin, Kürtlerin ve Çinlilerin öl(dür)mesine karşıyım.
Alevilerin, Sünnilerin ve Gayri-Müslimlerin öl(dür)mesine karşıyım.
Sağcıların, Solcuların ve Polisin öl(dür)mesine karşıyım.
Ve insanın öl(dür)mesine sebep olan şeylerin, bu şekilde sebepleştirilmesine de..
Ve onları bu şekilde sebepleştirenlere de..

"öz-ü-gür"lük

Öz-ü-gürlüğün iki almaşık (/alternatif) tanımı var. Birinci tanım iktidar ilişkilerinin dışlandığı, sadece tahakkümlerin bulunduğu eylem uzaylarında geçerli ve bu tanıma göre kişi ne kadar az engelle karşılaşırsa, o kadar öz-ü-gür. İkinci tanımsa tahakkümlerin dışlandığı, sadece iktidar ilişkilerinin bulunduğu eylem uzaylarında anlamlı. Bu eylem uzaylarında da kişi karşılaştığı engelleri ne kadar aşabiliyorsa, o kadar öz-ü-gür.

Bu noktada tahakkümümün bir kişinin diğer(ler)inin eylemlerini şekillendirmesi, iktidarın ise kişilerin karşılıklı olarak birbirlerinin eylem uzaylarını şekillendirmesi olduğunu hatırla(t)makta fayda olabilir.

Bu bağlamda, iktidarların tahakkümlere devrildiği yerlerde öz-ü-gür olanlar yalnız hükmedenler: hükümdarlar, hakimler, hakemler, hekimler olabilir gibi görünüyor. Aslında onların da çoğu asla öz-ü-gür olamıyor. Zira tahakkümlerini sürdürmek için başkalarının eylemlerini kısıtladıkları kadar kendi eylemlerini de kısıtlamak zorunda kalıyorlar. Bir hapishane hücresinde ömür boyu mahkum olan bir hırsız ne kadar öz-ü-gürse, zorunlu ikameti yaldızlı sarayıyla kısıtlı olan kral, güvenli kışlasıyla kısıtlı olan komutan ve lüks villasıyla kısıtlı olan iş adamı da o kadar öz-ü-gür olabilir.


Yaptıkları efendisinin keyfini hoş tutmakla sınırlanmış olan bir köle ne kadar öz-ü-gürse, yapabilecekleri babasının yarım kalmış hayallerini tamamlamak üzere verilen harçlıklarla sınırlanmış olan çocuk, iş adamı ve askerlerin güçlerini arttırmak için verilen bütçelerle sınırlanmış olan bilimci ve seçmenlerin rahatlarını kaçırmamak için verilen oylarla sınırlanmış olan siyasetçi de o kadar öz-ü-gür olabilir.


Susturulmamak (!) için söylediklerine dikkat etmesi gereken bir düşünür ne kadar öz-ü-gürse, söylemleri milli eğitim bakanlığınca belirlenmiş müfredatla kısıtlı olan öğretmen, silahlı kuvvetlerce belirlenmiş anayasayla kısıtlı olan hakim, diyanet işleri bakanlığınca belirlenmiş vaazlarla kısıtlı olan imam da o kadar öz-ü-gür olabilir.


Sözün özü, tahakkümlerin baskın olduğu ilişki ağlarıyla örülmüş yerlerde öz-ü-gürlük büyük bir yanılsama gibi. İşte bu yüzden tahakkümlerin iktidarlara evrildiği zamanlara varmak gerek. Evler, okullar, kışlalar ve ibadethanelerin; meclisler, adliyeler, hastaneler ve ticarethanelerin,, iyi bir evlat, vatandaş, asker, dindar ya da müşteri yetiştirmek için değil, iyi bir insan yetiştirmek için var olduğu zamanlara.. O zamanlarda kişi ne kadar cesursa, o kadar öz-ü-gür; ne kadar öz-ü-gürse o kadar cesur olacak. Şimdiyse kişi ne kadar öz-ü-gürse, o kadar cesur olabilir! Ne kadar cesursa da.. ..o kadar sürgün, o kadar mahkum, o kadar ölü..

15 Haziran 2009 Pazartesi

yargı


Bir insanı adil bir şekilde yargılamak sanırım mümkün değil. Her şeyin bilmediğimiz ve belki hiç bilemeyeceğimiz anlamlı bir sebebi olabiliyor. Kimi zaman öyle oluyor ki bir çocuğun öldürülüşü bile anlamlandırılabiliyor. Fakat ne olursa olsun, anlamlandırılamayacak bir şey var bu Yer-Deniz’de: Bir çocuğun öldürülüşü üzerine kimsenin sesini çıkartmayabiliyor oluşu!

Küçük bir kısmımızın yaptıkları, büyük bir kısmımızınsa yapmadıkları yüzünden bu kadar adaletsiz bir sistemde yaşıyoruz. Gerçekten böyle devam etmek zorunda mı?

6 Haziran 2009 Cumartesi

Fizik-Bilim II: Bilinç Nedir?

Fizik – Psikoloji

Bilime göre varsayımsal bir teorinin değerli olabilmesi için bilinen bazı gerçeklerin bu teoriyle açıklanabilmesi gerekir. Bu bağlamda bir bilimsel teorinin konusu olabilmesi için bilinç bir olgusal (/epifenomen) değil, bir olgu (/fenomen) olmadır.

Bilincin bir olgu olduğunu kabul edersek, psikoloji-bilimine ait teorilerin onu an’lama ve açıklamada oldukça yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. Bunu görmek için bir bilinç teorisinin hangi temel gerçekler göz önünde bulundurularak kurulması gerektiğine bakmak yeterlidir.

Gerçek 1

Bilincin bir olgu olabilmesi için bilinçli zihnin beyin ile etkileşimine izin veren bir fiziksel işlerge olmalıdır. Teori bu fiziksel işlergeyle elini kaldırmak isteyen bir kişinin zihinsel etkinliğinin (/düş(ün)cesinin) nasıl olup da kas hücrelerini uyaracak sinir hücresi (/nöron) ateşlemesini tetiklediğini açıklayabilmelidir.

Gerçek 2

Bilinçli olduğu bilinen tek sistem sinir sistemidir ve özellikle bilinç ile beyin etkinlikleri ilintilidir. Aslında sinir sistemi canlıların bilgi işleme sistemlerinden biridir ve ondan daha karmaşık bilgi işleme sistemleri de bulunmaktadır. Örneğin beyinde 10 üzeri 11 sinir hücresi bulunurken, bağışıklık sisteminde 10 üzeri 12 bağışıklık elemanı vardır. Üstelik bağışıklık sisteminde sinir sistemindekiyle aynı biyokimyasal dil konuşulmaktadır (bkz: MS – Tez, Giriş Bölümü ). Fakat şimdiye kadar bağışıklık sisteminde bilinçli bir davranış tanımlanmamıştır. Bu yüzden bir bilinç teorisi bilinçli farkındalığın bu biyokimyasal dille bilgi işlenirken neden sadece sinir sisteminde ortaya çıktığını açıklayabilmelidir.

Gerçek 3

Beyin etkinliklerinin hepsi bilinçli değildir. Etkinlikler zorunlu bilinçsiz, seçimli (bilinçli veya bilinçsiz) ve zorunlu bilinçli olarak üçe ayrılabilir. Birçok hayvan ve bitkide de bulunan birincil etkinliklerin çoğu zorunlu bilinçsizdir. Hormon denetimi ve sıcaklık düzenlenmesi bu etkinliklere örnek olarak gösterilebilir. Nefes alma, hareket ederken dengeyi koruma, (bisiklet sürme gibi) öğrenilmiş davranışlar, yemek yeme ve anımsama gibi etkinlikler seçimlidir ve genellikle bilinçsiz olarak yapılır. Zorunlu bilinçli olarak yapılan etkinlikler ise okuma, yazma, konuşma, aritmetik hesap yapma, ezberleme, öğrenme ve yaratıcı etkinliklerdir. Bu bağlamda, bir bilinç teorisi beyin etkinliklerinin bilinçli, bilinçsiz ya da duruma göre seçimli olabileceğini hesaba katmak zorundadır.

Gerçek 4

Beyin etkinliklerinin yukarıdaki gibi sınıflandırılmasını etkinliklerin karmaşıklık derecesiyle ilişkilendirmek mümkün değildir. Hatta bilinçli olarak çok uğraşılan ama bir türlü çözülemeyen birçok problemin çözümü, kişi dikkatini problemden uzaklaştırıp, zihnini rahatlattığı zaman bilinçsiz bir ekinlikle elde edilip, bilince aktarılabilir. Bu çözüm kişiye birdenbire bilincinde belirmiş gibi gelmektedir. Çünkü birçok bilinçsiz beyin etkinliği koşut (/paralel) bir şekilde gerçekleştirilebilirken, bilinçli beyin etkinlikleri sadece seri olarak gerçekleştirilebilir. Yürürken, sakız çiğneyebiliyor olmasına rağmen kişinin aynı anda hem okuyup, hem de yazamayışının sebebi de budur.

Bu yüzden, bilgi işlemedeki karmaşıklığın beyin etkinliğinin bilinçli olup, olmaması üzerinde bir etkisinin olmadığını ve bilinçsiz zihnin aksine bilinçli zihnin sadece seri hesaplama yapabildiğini bir bilinç teorisi kesinlikle göz önünde bulundurmalıdır.

Gerçek 5

Zorunlu bilinçli olan beyin etkinliklerinin evrimsel olarak daha geç ortaya çıktığı makul bir varsayımdır. Bu etkinliklerin neden bir yerden sonra öğrenilmiş etkinlikler (mesela bisiklet sürme) gibi bilinçsizce gerçekleştirilemediği ise üzerinde durulması gereken bulanık bir noktadır. Bu bağlamda, bir bilinç teorisi hafızaya bilgi aktarılmasının bilinçli etkinlikle, hafızadan bilgi çağırılmasının ise bilinçli veya bilinçsiz etkinlikle olmasını açıklayabilmelidir.

Gerçek 6

Bir bilinç teorisinin çözmesi gereken en büyük sorunlardan birisi bağlama problemi (“binding problem”) olarak adlandırılan olgudur. Beynin farklı bölgeleri farklı işlemleri gerçekleştirmek için özelleşmiştir. Fakat bu bölgelerden gelen çözümleri tek bir çözüm altında birleştirecek merkezi bölge(ler) bulunmamaktadır. Büyük bir yanılsama olan kusursuz görme (bkz: Bakmak ve Görmek) gibi durumlarda bile tam olarak çözülemeyen bu bağlama problemi, yani ayrık bilginin beyinde bütünleştirilişi, bilinç teorileri kurulurken muhakkak göz önünde bulundurulmalıdır.

Gerçek 7

Ayrık bilgileri bütünleyip, birleştiren bağlama merkezleri bulunmasa da beyinde bilinç ile ilintili olan devingen (/dinamik) etkinlikler gözlemlenmektedir. Dikkat ve farkındalık üzerine yapılan deneylere göre bu etkinliklerin başında sinir hücrelerinin eş zamanlı ateşlenmesi gelmektedir. Özellikle farkındalık ateşleme örüntüleriyle değil de, eş zamanlı ateşlemeyle ilintili gibidir. Frekansı 40 – 80Hz civarında olan bu eş zamanlı salınımların bilinçle olan ilişkisi bir bilinç teorisinin içermesi gereken ilişkilerden biridir.

Gerçek 8

Bilincin bir olgusal olmaması için ilgili bir teorinin an’laması ve açıklaması gereken en önemli gerçek belki de bilincin doğasının Libet deneyleriyle ortaya çıkartılan özellikleri olmalıdır. Bu deneylerden birisi göstermektedir ki bütün gönüllü eylemler önce bilinçsiz bir beyin etkinliği ile başlamaktadır. Bilinçsiz etkinliğin başlamasından 300ms sonra kişiler bilinçli olarak eylemde bulunmaya karar verdiklerini bildirmekte ve bundan 200ms sonra da ileti kas hücrelerine ulaşıp, eylemi ortaya çıkarmaktadır. Bulgulara göre gönüllü eylemdekine benzer her bilinçsiz etkinlik bilinçli etkinliğe dönüşmemektedir. Bu da tüm beyin etkinliklerinin bilinçsiz olarak başlamakta olduğunu ve bilincin bu şekilde başlayan bir etkinliğin devam edip, etmeyeceğini belirlediği anlamına gelmektedir. Başarılı bir bilinç teorisi bilincin gönüllü eylemlerdeki veto işlevi için birer fiziksel işlerge içermelidir.


Bilinç Teorileri

Bağlama problemi bir tek bilincin alan teorileri ile açıklanabilmektedir. Bilinç için alan yaklaşımı ilk olarak 20. yy başlarında kuantum fiziği ve fizik-bilimcilerinden oldukça etkilenen Gestalt psikologlarınca yapılmıştır. Fakat bu psikologlar beyinde algılanan nesnelere izomorfik ve onları temsil eden fiziksel alanlar olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu tür gestalt alanlarının beyindeki sinir hücrelerince oluşturulamayacağı bugün bilinmektedir.

Ünlü bilim felsefecisi Karl Popper ise bilincin beynin fizyolojisinden ortaya çıkmış ama bu fizyolojiye indirgenemeyecek olan bir kuvvet alanı olduğunu iddia etmiştir. Bu yaklaşım daha sonra Lindahl, Arhem, Libet gibi bilimcilerce geliştirilmiştir. Fakat hiçbiri bu kuvvet alanını fiziksel bir alan olarak kabul etmemiş ve bilincin doğasını gizemli bırakmıştır.

Susan Pocket, E. Roy John ve Johnjoe McFadden gibi bilimcilerse bilincin beynin kendi elektromanyetik (EM) alanı ile ilintisi olabileceğini öne sürmüştür. Bu bilimciler farklı teoriler ortaya atsa da hepsinde ortak bir an’layış vardır: Sinapslar üzerinden kimyasal sinyallerle iletişim kurmanın yanı sıra, sinir hücreleri beynin EM alanında tedirgemeler yaratabilmektedir ve bu tedirgemeler bilinçle ilgili olabilir.

Beynin EM Alanı

Dinlenme durumundaki bir sinir hücresinin hücre zarının iç yüzeyi dış yüzeye göre elektriksel olarak eksi yüklüdür. Bu çift kutuplu (/dipol) yapı göreli eksi yüklü potasyum gibi iyonları hücre içine, göreli artı yüklü sodyum iyonları ise hücre dışına taşıyan iyon pompaları sayesinde elde edilmektedir ve kutuplu hücre zarındaki potansiyel –65mV kadardır.

İki sinir hücresi arasındaki iletişim çoğu zaman nörotransmiter denilen kimyasal moleküller aracılığıyla gerçekleşirken, hücrenin bir ucundan diğer ucuna ileti kendini üreten bir elektrokimyasal etkinlik dalgası ile taşınmaktadır. Uygun bir nörotransmiter ile uyarılan hücrenin zarında dinlenme durumundakinin tersi yönde iyon taşımasıyla yerel bir kutupsuzlaşma (/depolarizasyon) başlamaktadır. Bu kutupsuzlaşma potansiyeli 15mV kadar arttırabiliyorsa, nöron atması (/aksiyon potansiyeli) olarak adlandırılan değişim hücre zarı boyunca ilerlemektedir. Hücrenin bu durumu ateşlenmiş durum olarak bilinmekte ve ileti hücre zarının diğer ucuna ulaşınca, hücre bir başka hücreyi uyarmak için sinaptik boşluğa nörotransmiter salgılamaktadır.

Beyinde milimetre kareye 10 üzeri 4 sinir hücresi düşmektedir. Bu yüzden ayrık sinir hücrelerinin oluşturduğu alanlar üst üste binmekte ve beynin herhangi bir noktasındaki elektrik alan, hücrelerin o noktada oluşturdukları elektrik alanların süperpozisyonu olmaktadır. Hücre etkinlikleri göz önünde bulundurulduğunda oldukça karmaşık bir EM alan oluşmakta ve ateşlenme frekansı, geometri ve dokunun dielektrik özelliklerine bağlı olan bu alanın şiddeti EEG, MEG gibi yöntemlerle hücre-dışında 20-250V/m olarak ölçülmektedir. Sağlıklı insanlarda bu şiddette mikro-volt mertebesinde dalgalanmalar görünürken, beyin hastalarında bu dalgalanmalar yüzlerce mikro-volt mertebesine ulaşmaktadır. Ayrıca, uzamsal olarak beynin EM alanı mili-metre ve daha düşük mertebelerde oldukça ayrıntılı bir yapılanma göstermektedir. Ölçülen değerlerden kaynak yükleri hesaplamak olası değildir ama bu sonuçlara göre beynin yüksek yapılanmalı ve oldukça devingen bir hücre-dışı elektrik alan oluşturduğu söylenebilir.

Bilinçli EM Bilgi Alanı Teorisi (“Cemi Field Theory”)

Beyindeki bilgi işleme baskın olarak nörotransmiterler aracılığıyla biyokimyasal olarak gerçekleşse de, hücre ateşlemesi beynin içrek (/endojen) EM alanında tedirgemelere sebep olmaktadır. Işık hızında gerçekleşen bu tedirgemeler modelleme çalışmalarına göre yakın komşuluktaki sinir hücrelerinin ateşlenme olasılığını etkileyebilmektedir. Özellikle de eş zamanlı hücre ateşlenmesi gerçekleştiğinde..

Beynin EM alanı beyni birden fazla yolla etkileyebilir. Öncelikle, EM alan hücre-içi ve hücre-dışı iyon dağılımını yeniden düzenleyebileceği için nöronal fizyolojiyi doğrudan değiştirebilir. Nörotransmiter salınımı da yerel alanlara bağımlı olabilir. Fakat hepsinden önemlisi, hücre zarında bulunan iyon kanalları voltaj bağımlıdır ve bu kanalların bilgi işlemedeki rolü oldukça iyi bir şekilde tanımlanmıştır.

Dinlenme durumundan ateşlenme durumuna geçen bir hücrenin zarındaki potensiyel değişimi yaklaşık 6 x 10 üzeri 6 V/m şiddetinde bir alana karşılık gelir. Beynin EM alanının şiddeti bu değerden oldukça az olsa da ateşlenme potansiyele yakın bir potansiyele sahip olan hücrelerdeki potansiyel değişimini düzenleyebilecek mertebededir. Modelleme çalışmaları da bu çıkarımı destekler nitelikte sonuçlar vermektedir. Ayrıca ısıl gürültü sebebiyle gelişigüzel ve kendinden oluşan alanların şiddeti de beynin EM alanının şiddetinden oldukça düşüktür.

Ateşlenme potansiyeline yakınlığın yanı sıra alan etkilerine duyarlılığı değiştiren bir diğer etmen geometridir. Örneğin, eş potansiyeller boyunca yönelmiş olan sinir hücreleri alan etkilerini görmemektedir. Eş potansiyel doğrularına göre kıvrılmış olan sinir hücreleri ise alan etkilerine karşı oldukça hassastır. Kendisiyle sinaps yapma ya da miyelin kılıf oluşturma da alan etkilerine duyarlılığı arttırmaktadır. Son olarak, hücre zincirlerini birbirine bağlayan “gap junction” adlı eklemler potansiyel düşüşünü zincirin son hücresi üzerine odaklar ve böylece tüm zincirin alan etkilerine duyarlılığını arttırır.

Johnjoe McFadden, Vigmond Modeli’ni kullanarak hücrelerin düzenli bir şekilde dizildiği serebral korteks gibi bölgelerde tek bir hücre ateşlemesinin yaklaşık 200 komşunun ateşlenmesini alan üzerinden düzenleyebileceğini hesaplamıştır. Zamansal olarak gelişi güzel hücre ateşlemeleriyle oluşan eş-evresiz alanlar birbiriyle yıkıcı bir girişim yapmakta ve böylece toplam alanın şiddeti sıfır olmaktadır. Eş zamanlı hücre ateşlemeleri ise birbiriyle yapıcı girişim yapabilen eş-evreli alanlar üretmekte ve bu da uzamsal olarak birbirinden oldukça uzaktaki hücrelerin alanlarının etkin bir EM alan olarak birleşmesini olası kılmaktadır.

Bu bağlamda, Johnjoe McFadden sinir hücrelerindeki ayrık bilgilerin EM bilgi alanı sayesinde birleştirildiğini ve bilincin işlediği bilgiyi motor nöronlarına indirebilen, yani bu hücrelerin ateşlenmesini düzenleyebilen, EM alan bileşeni olduğunu öne sürmektedir. Serebral korteksin beyninde hafıza, dikkat, algısal farkındalık, düşünme, dil gibi birçok bilinçli etkinliği gerçekleştiği bölümü olduğu düşünülürse, McFadden’ın varsayımı dikkate alınmaya değer niteliktedir. Ayrıca nöronal bilginin kodlandığı substrat bilgi akışıyla aynı yönde hareket etmek zorunda olduğundan, bir EM alan dalgalanması olan aksiyon potansiyeli bilginin taşınması için uygun bir adaydır.

Deneysel Destek

Bilinç EM alan ile ilgiliyse, maruz kalınan dış alanlarında da bilinçli etkinlikleri etkileyebilmesi gerekmektedir. Fakat, beyin sıvısının yüksek iletkenliği beyni dış alanlardan yalıtan etkin bir Fadaday kafesi oluşturmaktadır. Bu yüzden sabit elektrik alanlar beyinde herhangi bir alan tetikleyememektedir. Teknolojik aygıtların ürettiği değişken alanların ise şiddeti hücre ateşlenmesi tetikleyemeyecek kadar düşüktür. Örneğin, 60Hz frekanslı bir elektrik alan beyinde en fazla 4 x 10 üzeri -5 V/m şiddetinde bir alan oluşturmaktadır. Manyetik alanlar elektrik alanlara göre çok daha başarılı bir şekilde beyin dokusuna nüfuz edebilmektedir ama maruz kalınan birçok manyetik alan da durağandır. NMR gibi taramalarda uygulanan manyetik alanın yönü değişken olsa da şiddeti aynıdır ve sabit şiddet bu alanların beyinde herhangi bir fiziksel etkilerinin bulunmayışını açıklayabilmektedir. Cep telefonlarının ürettiği mega- ya da giga-hertz mertebesindeki yüksek frekanslı EM alanların beyin dokusuna oldukça nüfuz etmesine rağmen bilinçli etkinlikleri etkilememesi ise bu yüksek frekansların düşük frekanslı beyin dalgalarıyla etkileşememesi olmalıdır.

Tedavi amaçlı kullanılan bir yöntem olan ve kişiye şiddeti değişen bir manyetik alan uygulayan TMS (“transcranial magnetic stimulation”)’nin birden çok uygulanmasının ise bilişsel bozukluklara yol açabildiği bilinmektedir. TMS’nin tek bir kullanımı bile EEG ve MEG ile varlanabilen beyin etkinliği değişimleri göstermektedir. Bu değişimler mili-saniyeler boyunca kalabilmekte olduğu için değişen manyetik alanın nöronal ateşlenme örüntülerini değiştirdiği söylenebilir. TMS ile uygulanan EM alanın şiddetinin 20-150 V/m arasında olduğu tahmin edilmektedir ve bu aralık beynin ölçülen EM alan şiddeti ile örtüşmektedir. Bu da nöronal bilgi işlemesinin beynin EM alanından etkilenebileceğini gösterdiği için McFadden’ın bilinçli EM bilgi alanı teorisini destekler niteliktedir.

Ayrıca, bilinçli etkinlikle beynin EM alanı arasında bir ilişki varsa, EEG ve MEG çalışmaları buna dair ipuçları veriyor olmalıdır. EEG kayıtları üzerinde yapılan Fourier Çözümlemeleri göstermektedir ki duyumsal bilgi ve hatta bu bilginin anlamı EEG etkinliğinin uzamsal örüntüsüyle, yani EM alanın şekliyle ilintilidir. Belirli bir duyumsal uyarıya alışkanlık ile ortaya çıkan farkındalık kaybı ise EEG veya MEG’de genlik azalmasıyla, yani EM alanın tedirgemesindeki azalmayla ilintilidir. EEG sinyallerinin fraktal boyutu üzerine yapılan çözümlemelerse, devingen karmaşıklık ile yaratıcı düşüncenin ilintili olduğunu söylemektedir.

Kavramsal Destek

Gerçek 1

Serabral kortekste motor etkinliklerini başlatan nöronların beynin EM alanıyla ateşlenmeleri düzenlenebilecek olan hücreler oluşu ve sözel düşüncenin işitilemez bir seslendirmeyle ilintili gerçekleştiğinin bulunması McFadden’ın bilinç teorisinde zihinsel etkinlikler ile beynin etkileşmesine izin veren bir fiziksel işlerge bulunduğuna işaret etmektedir.

Gerçek 2

Kalp kas hücreleri ya da bazı bitki hücreleri gibi başka uyarılabilir hücreler de hücre zarı boyunca aksiyon potansiyeli ile ileti taşıyabilmektedir. Fakat beyindeki kadar yüksek yapılanmalı ve devingen bir hücre-dışı elektrik alan herhangi bir başka biyolojik sistemde bulunmamaktadır. Bu da bilincin neden sadece beyindeki bilgi işleme ile ilintili olduğunu açıklamaktadır.

Gerçek 3

Beyindeki hücrelerin bir kısmı EM alan duyarlı, bir kısmı ise EM alan duyarsızdır. EM alan duyarlı sistem bilinçli etkinliklerden, EM alan duyarsız sistem ise bilinçsiz etkinliklerden sorumlu gözükmektedir. Bazı hücrelerin EM alan duyarlılığı sabitken, bazılarınınki zamanla değişim gösterebilmektedir. Bu yüzden bilinçli EM alan teorisi beyin etkinliklerinin zorunlu bilinçsiz, zorunlu bilinçli ve seçimli olarak sınıflandırılmasına olanak vermektedir.

Gerçek 4

EM alan duyarsız nöronlar arasındaki biyokimyasal olarak gerçekleştirilen bilgi işleme koşut hesaplamaya olanak vermektedir. Fakat EM alanda ayrık sistemlerdeki gibi bir bilgi işleme yapılamaz. İki alanın vektörel toplaması bireysel dalgaların arasındaki faz ilişkilerine bağımlı olan bir süperpozisyon yaratır. Yani birbirinden bağımsız iki işlem aynı anda yapılamaz. Bu da EM alan duyarlı nöronlar arasındaki bilgi işlemede neden koşut hesaplamanın yapılamayacağını ve sadece seri hesaplamanın bulunduğunu açıklamaktadır.

EM alandaki bilgi işleme dalga algoritmalarıyla yapılmalıdır. Süperpozisyon ve girişim özellikleri bu algoritmaları en az koşut hesaplama yapabilen klasik algoritmalar kadar başarılı kılmaktadır. (bkz: Quantum Algorithms and Genetic Code – Thesis, bölüm 2.1.2.2) Bu da bilinçli etkinliler ile bilinçsiz etkinlikler arasında karmaşıklığın etkili olmadığını göstermektedir.

Gerçek 5

Yeni bir davranış öğrenilirken organizma tanıdık olmayan durumlarla karşılaştığı için beyin mevcut nöronal ağlarını kullanıp, otomatik tepkiler veremez. Böyle durumlarda karar vermekte zorlanan beyinde birçok hücre ateşlenme potansiyeline yakın bir zar potansiyeline ulaşır ama ateşlenemez. Bu bağlamda, EM alan motor etkinlik üzerinde ince ayar yaparak yeni eylemin gerçekleştirilmesini sağlayabilir. Eylemin yeterince tekrarlanmasının ardından, motor etkinliği EM alan etkilerine duyarsızlaşmaya başlayıp, bilinçten bağımsız gerçekleşmeye başlayabilir. Bu senaryoya göre McFadden’ın teorisi öğrenme sürecinde hafızaya bilgi aktarılmasının bilinçli etkinlikle, öğrendikten sonra hafızadan bilgi çağırılmasının ise bilinçli veya bilinçsiz etkinlikle olmasını açıklayabilmektedir.

Gerçek 6

Alan tabanlı bilgi her zaman birleştirilmiş bilgidir. Bu yüzden bilinçli EM bilgi alanı teorisinde bağlama problemi gibi bir problem sadece yanılsamadır. Dışarıdaki gözlemcinin referans çerçevesinden bilgi ayrık olarak görünse de, alanın referans çerçevesinden bilgi bir fotondaki bilgi kadar birleştirilmiştir. Her bilgi, alandaki her yerde bulunmaktadır.

Gerçek 7

Eş zamanlı nöron ateşlemesi birbirinden oldukça uzakta bulunan nöronların ayrık bilgisini bütünleştiren bir EM alan yaratabilmektedir. Bu bağlamda teori bilinç ile eş zamanlı ateşlenme arasındaki ilişkiyi içermektedir.

Gerçek 8

Bilinçli EM bilgi alanı teorisinde bütün beyin etkinliklerinin temelinde biyokimyasal moleküllerle kurulan nöronal ağlar bulunmaktadır ve bütün etkinlikler nöron ateşlenmesiyle başlamaktadır. Yani teori Libet’in deneyleriyle uyumlu olarak tüm beyin etkinliklerinin bilinçsiz olarak başladığını söylemektedir. EM alan ateşlenme potansiyeline yakın bulunan bir nöronun ateşlenip, ateşlenmeyeceğini belirleyebilmektedir. Yani yine Libet’in deneyleriyle uyumlu olarak bilincin etkinlikler üzerinde bir veto işlevi bulunmaktadır.

Öz-ü-gür iradenin varlığına imkan tanıyan bu belirleyici (/deterministik) bilinç işlevi aynı zamanda birçok fizik-bilimcide bulunan bilinçte kuantum etkilerinin de olabileceği sezisiyle de çelişmez. Zira tek bir iyon kapısının açılması ya da kapanması için tek bir fotonun alandan soğurulması kimi zaman yeterli olabilmektedir. Yani nöron ateşleme(me)si bazen kuantum dinamiğine göre hareket eden birkaç enerji kuantasıyla düzenlenebilmektedir. Yaratıcı etkinliklerde belki de bu bağlamda kuantum etkileri bulunuyor olabilir.

Kaynak Makale ve Kitaplar

1) Johnjoe MacFadden, “12 The Cemi Field Theory, Seven Clues to the Nature of Counciousness”
2) Johnjoe MacFadden, “The Councious Electromagnetic Information (Cemi) Field Theory” @ Journal of Counciousness Studies 9(8): 45-60
3) Johnjoe MacFadden, “Synchronous Firing and Its Influence on the Brain’s Electromagnetic Field” @ Journal of Counciousness Studies 9(4): 23-50
4) Johnjoe MacFadden, “Chapter 13 Mind and Matter” @ “Quantum Evolution”: 275-315
5) Jonah Lehrer, “The Eureka Hunt, Why do good ideas come to us when they do?” @ New Yorker (2008)

iZ-LeYiCiLeR

e-PoSTa iLe İZ-Le