28 Aralık 2013 Cumartesi

Yönetişim Savaşları 1 - Eğitim Cephesi


O kadar yoğun bir yönetişim savaşının ortasındayız ki.. ..bırakın tarafları, tarafsız kalmaya çalışan biz iz-leyiciler bile çok yorulduk. Güvenirliği belirsiz bir veri bombardımanına sürekli maruz kalmamız yetmezmiş gibi, bir de herkes kendi gelecek hayalleri güdümünde bu savaşı yorumlamayı deniyor. Kimi Hükümet'i bitiriyor, kimi Cemaat'i, kimi de her iki Sivil Vesayet'i. Kimi İttihad-ı İslam'ı diriltiyor, kimi Kemalist Cumhuriyet'i, kimi de Gezi Ruhu'nu. Benim niyetim sizi kendi hayallerime inandırmak değil, söz.

Bence, bu savaşı başlatan şey üzerinde, Hükümet'in dershaneleri birer özel okula çevirme planı hakkında yeterince durarak başlamıyor hiçbir çözümleme. Bakalım ben konunun hakkını verebilecek miyim..

***

Herhangi bir toplum mühendisliği projesi, eğitim sistemini meşru bir şekilde yeniden yapılandırmadan başarılı olamaz, olsa da uzun vadede başarılı kalamaz.

Kurucu İrade, oluşturduğu Milli Eğitim Sistemi'nin meşruiyetini zorunlu din dersleri, İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri sayesinde elde etmişti. Zira tekke, zaviye, medrese,, gibi eski din tabanlı eğitim kurumlarını kapatmıştı. Biraz bunun da etkisi ile, halkın inanan ama inandığı gibi yaşamaktan uzak(laşan) bir Hanefi/Sünni/Müslümanlıkta normalize olması ve Kemalist/Bilimci/Seküler bir yönetim kurulması, varılması gereken ilk aşama olarak tasarlanmıştı. Tam da bu ara aşamaya büyük bir başarıyla ulaşılmışken, oyuna beklenmedik bir oyuncu eklendi: Fethullah Gülen önderliğinde evrilmekte olan Nurcular.

Kemalist Yönetim,  ikinci askeri darbenin ardından Milli Eğitim Sistemi'nde müfredatın yanı sıra iki büyük değişiklik daha yapmak zorunda kalmıştı: 1) üniversite öğrencilerinin merkezi bir sınav ile seçilmesi ve 2) devlet okullarına öğretmenlerin yine bir merkezi sınav ile atanması. Şüphesiz, bu merkezileştirmenin temelinde daha iyi bir kontrol arzusu vardı. Fakat hem kontrol altına alındıkça milli eğitimin zayıflaması, hem de merkezi sınavların doğası, paralel ve kontrolü daha güç yeni bir eğitim akımının, özel dershanelerin meşrulaşmasına izin verdi. Bu da plan dahilinde miydi, bilmiyorum. Tartışmaya açık bir konu. Emin olduğum şu ki, alternatif bir toplum mühendisliği projesi başlatmak için özel dershanelerden daha iyi bir ortam bulunamazdı. Ve Hizmet Cemaat'i bu fırsatı kaçırmadı.

Milli eğitim o kadar zayıfla(tıl)mıştı ki, onun ulaştığı her öğrenciye oldukça kısa bir sürede dershaneler de ulaşabilir oldu. Merkezi öğretmen ata(ma)maları da dershanelerin eğitmen ihtiyacını yeterince ucuz bir şekilde gidermesini sağladı. Fakat Cemaat, sadece diğer cemaatlerden değil, diğer dershanecilerden de bir adım öndeydi: dershanelere paralel kurduğu Işık Evleri'nde gönüllü abi ve ablalar ile burslu, burssuz tüm öğrencilere ücretsiz ders vererek kendini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde meşrulaştırıyordu. Ayrıca, bu evlerde Said Nursi'nin risaleleri ve Fethullah Gülen'in kasetleri/kitapları aracılığı ile kendisine özgü memlerin yayılmasını da sağlıyordu.

Cemaat, bünyesine kat(a)madığı dershane öğrencilerinin hoşgörüsünü kazanarak meşruiyetini sağlamlaştırdı. Şakirt ve şakirdeleri ise örgütlenme ihtiyacı duyduğu meslek gruplarını seçmeye programlı bir şekilde teşvik etti. Bazen öğretmenliği popülerleştirdi, bazen tıbbı, bazense mühendisliği.. Böylece sadece emniyet, yargı, askeriye,, gibi devlet organları içinde örgütlenmedi, tüm toplumsal ağlarda kilit noktalara üyelerini yerleştirdi. Büyüdükçe zenginleşti, zenginleştikçe de güçlendi. Sonunda tüm dünyada özel okulları olan ve uluslarası ticareti şekillendiren küresel bir aktöre dönüştü.

Fethullah Gülen önderliğinde Cemaat, eğitim (ve ticaret) üzerinden bu şekilde evrilirken; Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş, siyaset üzerinden alternatif bir toplum mühendisliği projesi yürütmeyi deniyordu. Eğitim politikası sadece İmam Hatipler ile kısıtlıydı. AKP ile Milli Görüş Ak Görüş'e evrilirken, eğitim politikası da genişledi. Defalarca Milli Eğitim Bakanı değiştirilmesi ve her seferinde sistemin yeniden ele alınması aslında bunun göstergesiydi: AK Görüş, kendi projesine uygun bir milli eğitim sistemini arıyordu.

Cemaat ve Hükümet, diğer cephelerde ittifak halinde gibi görünse de, eğitim cephesinde araları ilk günden beri giderek açılıyordu. Öyle olması kaçınılmazdı da. Hükümet, milli eğitimi fethetmeyi ve kendi çıkarına kullanmayı seçmişti. En çok Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni atayarak, özellikle okul yönetimlerinde, örgütlendi. Eğitim Bir-Sen'i birdenbire en büyük eğitim sendikasına dönüştürdü. Atan(a)mayan öğretmenlerin oluşturduğu ve özel dershanelerin sahip çıktığı ucuz eğitmen havuzuna da ücretli öğretmenliğin yaygınlaş(tırıl)ması ile devleti ortak etti.

Hükümet, öğretim kadrosunu şekillendirmekle yetinmedi. İmam Hatip Ortaokulları'nı özgürleştirdi ve dindar bir nesil hayaliyle müfredat bağlamında Devlet Liseleri'ni İmam Hatip'leştirdi. Bu arada yüksek öğretime de el attı: üniversite rektörlerini kendine göre atadı, TÜBA'ya siyasi bir darbe yaptı, TÜBİTAK'ı yeniden yapılandırdı,, vs. Parti projesi için milli eğitim önem kazandıkça, özel dershaneler anlamsızlaştı. Belki onların Cemaat'in kendini üretmede kullandığı asıl araç olduğunu farketmediği, belki de farkettiği için, kim bilir.. ..Hükümet, dershanelerin önce kapatılması, sonra da milli eğitim içinde özel okullar olarak devşirilmesine karar verdi.

İster bilinçli olsun, ister bilinçsiz, bu karar Cemaat için büyük bir tehlike demekti. İşte bu yüzden, emniyet ve yargıda üyeleri tasfiye edilirken bile sesini yükseltmeyen bu topluluk, dershane tartışmasında ve sonrasında Hükümet'e açıkça muhalefet etmeye başladı ve doğrudan siyasete dahil oldu.

23 Aralık 2013 Pazartesi

YoL-suzluk Vs YüZ-süzlük


Yolsuzluk iddialarını AK'lama çabaları arasında şüphesiz en asilce duranı, İran'la aramızdaki "güçlü ABD ambargo duvarı"nın (bakan çocukları ve Halk Bank aracılığı ile) tünelleniyor olduğu karşı-iddiası.

Bir dakika ama, burada bir sorun var:

AKP seçmenleri, daha dünkü Suriye ve Mısır gösterilerinde "Kahrolsun İran"diye bağırıp, meydanları inletmiyor muydu?

En ufak bir İslami iktidar eleştirisi, gazete köşelerinden facebook duvarlarına kadar her yerde "İran Ajanlığı" ile suçlanıp, karalanmıyor muydu?

O zalimleştirilen İran şimdi bakan oğulları ve zengin iş adamlarıyla birlikte mazlum mu oldu? Peki ya ajanları??

El insaf ya Hu! Durum, "kendine Müslüman"lıktan bir adım öteye geçti, düpedüz "İki Yüzlü"lük oldu. Yüzsüzlüğe doğru ilerliyor.

Ne yazık ki halkın yüzsüzlüğü devletinkinden, seçmenin yüzsüzlüğü vekilinkinden, okurun yüzsüzlüğü yazarınkinden daha kötü. El insaf ya Hu, el insaf.


13 Aralık 2013 Cuma

Kurban


  
1) İbrahim Peygamber, inandığı Tanrı adına çocuğunu kurban etmeye kalkan ilk insan değildi, inandığı Tanrı'nın buna engel olduğu ilk insandı! Bu bağlamda, kurban meselesinde itikadi olarak odaklanılması gereken, Peygamber’in “Allah Sevgisi” değil, Allah’ın “İnsan Sevgisi” olmalı..


2) İbrahim Peygamber’in en sevdiği dünyevi varlık olan oğlunun yerine geçen kurbanlık, Kabil’in gösterişli ve zengin kurbanlıkları yerine kabul edilen Habil’in gösterişsiz ama (samimi olarak) sevilmiş kurbanıydı! Bu bağlamda, kurban meselesinde ameli olarak odaklanılması gereken, Allah için “Kurban Kesmek” değil, “Kurban Sevmek” olmalı..

23 Ekim 2013 Çarşamba

Modern Büyüler 1



Art arda izleyin şu iki videoyu, ibretli temaşadır. Toplum mühendisliği, algı yönlendirmesi ve modern büyücülük,, hepsi bir arada. 


İlk video aracılığıyla iki karşıt toplumsal kesime de aynı zihinsel mikrobun, "birilerinin kurtarılabileceği ve de kurtarılması gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkuyorum. Ya da zaten izleyicinin zihninde mevcut olan bu mikrobun güçlen(diril)mesinden.. 


Tehlikedeki ilk hedef kitle, kısaca anti-AKP’ciler olarak adlandıracağım, koşulsuz AKP karşıtı olan, çoğunluğu Gezi hareketi içine katılan, ulusalcı, laik, apolitik,, vb toplumsal kesimler. İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olmayan anti-AKP’ciler için i) rektör olan bir profesörün hükümet kanalı TRT’de Şii düşmanlığı yapacağı, meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) AKP destekçiliği, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir [1].


Tehlikedeki ikinci hedef kitle ise kısaca AKP’ciler olarak adlandıracağım, koşulsuz AKP destekçisi olan, çoğunluğu Sünni müslümanlardan oluşan toplumsal kesim olabilir.

İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olmayan AKP’ciler için i) Şii düşmanlığı, rektör olan bir profesörce devlet kanalı TRT’de yapılmış gösterilerek meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) Şiililer, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir. İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan AKP’ciler için ise i) AKP karşıtlığının tamamen yapay olduğu ve çarpıtmalarla üretildiği, meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) AKP karşıtlığı, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir [2].
  

Tabii bu, benim korkum: gerçekleşmeyebilir de. Yine de aman dikkat, oyuna gelmemek ve bağışıklık kazanmak gerek bu bulaşıcı fikre. Ne kişi kendinden başkasını kurtarabilir, ne de kişiyi kötü yapan değişmez bir doğası olabilir. Bunlara vurgu yapmadıkça, sistem bambaşka görünüşlerde yeniden yapılandırıp, durur kendisini.

Son olarak, ilk video üzerine neden bu kadar korkup, karmaşık bir yazı kurguladığımı an’lamak isteyenler için ibretli temaşa burada bitmesin. İşte o videoyu paylaşan hesap ile paylaşılan diğer videolar:


[1] İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan anti-AKP’cilere "birilerinin kurtarılabileceği ve de kurtarılması gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkmuyorum. Onlar kendi sorgusuz karşıtlıklarını sorgulayacaktır.  Onlar için ilk video zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı olarak düşünülebilir.

[2] İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan AKP’cilerin genelleme yapıp, kendi sorgusuz desteklerini sorgulama ihtimali de var. Bu potansiyele sahip olanlar için de ilk video zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı olarak düşünülebilir.

21 Ekim 2013 Pazartesi

tutuklu vekiller



 Asıl söyleyeceğimi söylemeden önce vurgulamam gereken iki şey var:

1) Suç işlemiş insanların belirli bir süre cezaevinde tutularak adaletin sağlanmaya çalışıldığı mevcut yargı sistemi, hem işlenen suçu, hem de suçluluğu meşrulaştırıyor bence. Adalet böyle bir şey olmamalı. Suçluluğun bir kimlik olduğu herhangi bir düzen ne adildir, ne de suçu engeller.

2) Bir milletvekilinin cezaevinde tutuklu olduğu süre boyunca görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirebilmesinin çok kolay sağlanabileceği bir iletişim teknolojisine sahibiz bugün bence. Bırakın onu, yönetişimde iletişim teknolojilerini hakkıyla kullanmak, temsili demokrasiyi doğrudan demokrasiye evirebilir bile.


Şimdi gelelim asıl söylemek istediğime. Milletvekillerinin birer birer (bağımsız olarak) seçildiği durumlar hariç, partilerin milletvekillerinin tutukluluğuna itirazını samimi bulmuyorum! 

O vekiller, parti başkanları öyle uygun gördüğü için aday listesine girebildi sadece. Seçmenler de oylarını sadece partileri için, daha doğrusu parti başkanları için verdi: çoğu, vekil aday(lar)ının adını bile bilmiyordu. Zaten, hepsi bilinçli olsa bile, seçmenler adayları değil, aday paketlerini oyluyordu.


Bu bağlamda, o vekiller aslında temsili demokraside seçilmiş vekiller değiller, kılık değiştirmiş bir oligarşide atanmış yöneticiler.  Seçimler de zenginlerin zenginliği arttırma yollarından biri..

Samimi olan parti, buyursun önce bu temsiliyet problemine itiraz etsin. Tutuklu vekillerin salınması ya da vekil olmuşların tutuklanamaması için değil, herkesin eşit ve adilce yargılanması, partilerin lider sultasından özgürleşmesi ve milletvekili seçimlerinde partilerin (ya da aday paketlerinin) yerine vekil adaylarının yarıştırılması için mücadele versin.

Söz, bir gün temsili demokrasiye gerçekten ulaşırsak, doğrudan demokrasiye geçmemizi sağlayacak iletişim teknolojilerinin kullanılması için canla başla uğraşacağım. Ama önce kendimizi kandırmaktan vazgeçelim.

13 Ekim 2013 Pazar

BiTKiSeL HaYaT


Dücane Cündioğlu’nun bir röportajında “Türkiye'deki tek filozof benim. Bu ülkedeki tek metafizikçi benim çünkü.” dediğini okuduktan sonra merak edip, blog sayfasını buldum ve yazdıklarını okumaya başladım.


Önce insanın, sonra da canlının ne olduğunu sorgulayarak başladığı bir yazısında Cündioğlu, i) duyulara ve harekete sahip olmadığı düşünüldüğü için bitkilerin (3 boyutlu gördüğü) Klasik Fizik’te canlı sayılmadığını, ii) (1 boyutlu gördüğü) Modern Fizik’te ise canlı sayıldığı iddiasının yersiz olduğunu, iii) Modern Bilim’de insanın bile canlı sayılamayacağını, iv) zira “can”ı kabul etmeyenin “canlı”yı kabul edemeyeceğini yazıyor. Ve ekliyor “ama bizim nezdimizde otlar da, taşlar da hep canlıdır” diye..

 
İnsanın insan olduğunu anlamasını sağlayan şeyin “hayal” olduğunu vurgulayarak başladığı bir başka yazısında ise modernlerin i) hayal edemediğini, ii) hatta hayal kuramadığını, iii) ve sadece ölçüp, hesaplayıp, plan yaptığını yazıyor. Ve ekliyor “Madenler, bitkiler ve hayvanlar hayal edemezler. Bir tek insan, evet sadece insan hayal eder, edebilir.” diye..

  
Bu iki yazıyı okurken aklıma sık sık Stefano Mancuso’nun bitki zekasının köklerine dair yaptığı bir TED konuşması geldi.

Konuşma, bitkilerin duyulara ve harekete sahip olmadıkları düşünüldüğü için i) Aristo’da canlı ve cansızlar arasındaki sınırda düşük-düzey bir ruha sahip sayıldığını ii) (Nuh Kıssası’na bakılırsa) İncil’de canlı sayılmamaya devam edildiğini, iii) aydınlanma döneminde yaradılış piramidinde canlıların en aşağı tabakası sayılmaya başlandığını iv) ve modern popüler bilim belgesellerinde bile bazen canlı olduklarının unutulduğunu söyleyerek başlıyor. Ve ekliyor “insanlık tarihi boyunca sürdürülen bu görüş hatalıdır” diye..

Konuşmada sunulan kanıtların başlıcaları, bitkilerin i) hayvanlardan daha karmaşık duyulara sahip olduğu, ii) alışık olmadığımız bir zaman ölçeğinde (ışık, yer çekimi, vb etkilere karşı) tepkisel hareketlerde bulunabildiği, iii) büyürken oyun oynayabildiği ya da geceleri uyuyabildiği, iv) bazen hareket eden başka canlıları avlayabildikleri, v) bazen de hareket eden hayvanları manipüle ederek kullanabildiği. 

  
Fakat Cündioğlu’nun yazılarını okurken konuşmayı anımsamamı sağlayan kısım, bu kanıtların ardından, Darwin tarafından bitki köklerinin hayvan beynine benzetildiğinin söylenmesiyle başlıyor. Mancuso, i) bitkilerin kök uçlarının en çok oksijen tüketen bitki hücrelerini barındırdığını, ii) bu hücrelerdeki elektriksel etkinliğin etkin insan sinir hücrelerindekilere benzediğini ve iii) en küçük bitkilerde bile bu hücrelerden on milyonlarcasının oluşturduğu ağların bulunduğunu gösteriyor. Sonra da bitki kök ucu ağlarının hayvan ya da insan beyni gibi işleyebileceğini iddia ediyor.

Bitkilerde bilince dair modern bilimin bulguları hayvanlarda bilince dair olanlar [1]  kadar çok olmasa da tabi ki bu kadar değil. Misal, bitkiler i) Monica Gagliano’ya göre kök hücrelerinin akustik titreşimleriyle, ii) Josef Stuefer’a göre sürüngen saplar üzerinden, iii) John Pickett’a göre yeraltı mantar ağları üzerinden ve iv) David Rhoades ve Gordon Orians’a göre feromon adlı uçucu ve koku benzeri küçük kimyasallarla iletişim kurabiliyor [2].

 
Şimdi bitkilerde bilinçli farkındalığı ölçüp, hesaplamaktan bir adım öteye geçelim ve sırtımızı (Cündioğlu gibi metafiziğe değil de) fiziğe yaslayarak hayal etmeyi deneyelim:

Bitkilerin hesap gücü ve karmaşıklığı bizlerinki kadar, hatta belki bizlerinkinden daha yüksek beyinleri olduğu iddiasını doğru kabul edelim. Biliyoruz ki çevreleriyle iletişim de kurabiliyorlar ama hareketleri oldukça kısıtlı. Bu durumda onlarda oluşmasını bekleyeceğimiz en olası farkındalık, her birinin hem çevresel algılar, hem de kişisel tercihler üzerine kuracağı birer hayal dünyası olmaz mı?

Biz insanlar üzerinden bir benzetme aklımdan geçeni anlatmak için daha kolay bir yol olabilir. Uyurken ya da koma halinde bizim de hareketimiz oldukça kısıtlı. Fakat ses, koku ve dokunma gibi bazı algılarımız etkin bir şekilde işlemeye devam ediyor. O kadar ki, bu algılar görmekte olduğumuz rüyaları bile şekillendirebiliyor. 


Yan yana uyuyan, rüyasında konuşan ve her birinin komşularını duyabildiği onlarca kişi düşleyin. Uyanmamaları için kendilerine belli aralıklarla bir ilaç veriliyor olsun. Hatta bu ilaç onların fizyolojisini algılarının şekillendirebileceği rüyalar görebilecekleri bir durumda tutsun. Rüyaları anlamlandırmak için kimi zaman duyulan bir söz rüyada bambaşka bir kişiye bambaşka bir bağlamda söylettiriliyor olabilir. Yine de rüyalar, her adımda bazen yürüyenin değiştirdiği, bazense kendi kendine değişen – yani diğerlerince değiştirilen – labirentlere benzer.

 
Eğer kişi sayısı yeterince çok ve kişiler arası iletişim yeterince yoğunsa, rüyalar bir yerden sonra birbirine yakınsamaya başlar. Rüyalar yakınsadıkça da sözler bağlamı korunarak kimden duyuluyorsa ona söylettiriliyor olur. Limitte bütün kişisel rüyalar ortak tek bir rüyada birleşir. Bir şeyi yaparken ya da yapmayı hayal ederken beynimizde aynı etkinliğin gerçekleştiğini de göz önünde bulundurursak, düşlediğimiz bu insanların içinde bulundukları sanal gerçekliği (ortak tek bir rüyayı) bizim fiziksel gerçekliğimizden daha az gerçek kılacak bir şey olacağını sanmıyorum.

Düşlediğimiz bu bilinçsiz farkındalığın benzeri bir bilinçli farkındalık bitkilerde neden olmasın? Bitkiler de beyinleriyle ölçüp, hesaplamaktan öte her daim hayal kurarak yaşıyor olabilir. İçinde kendi “ben” tasavvurlarını diğerlerinin tasavvurlarıyla etkileştirdikleri; bazen çevreden algıladıkları, bazense kendi kişisel tercihleri ile şekillenen ve hakikati kuşatmalarını sağlayan anlamlı hayaller kurmaları, modern bilime göre mümkün görünüyor.

Hayali burada durdurup, yazının başına dönebiliriz. Cündioğlu’nun işaret ettiği gibi modern bilimin insanı diğer canlılardan farksızlaştırdığı doğru. Fakat bu farksızlaştırma canlıları cansızlaştırma anlamına gelmiyor. Aksine, her canlıyı hayal ed(ebil)en birer canlı saymak bile mümkün. Yeter ki metafizik yapmadan önce yeterince fizik yapalım; ölçüp, hesapladıktan sonra da hayal kurmaya devam edelim.

  
Bu konuda son sözüm: Türkiye’de tek bir filozof bile olduğunu düşünmüyorum. Bir filozof aynı zamanda bir fizikçi, bir biyolog, bir sosyolog,, vb olmalı çünkü. Kuantum ve görelilik fiziği bilmeden zaman ve mekan,  moleküler biyoloji ve sinir-bilim bilmeden yaşam ve bilinç üzerine yeterince düşünülebilir ve düşlenilebilir mi?

Notlar:

[1] Cambridge Deklerasyonu’na göre hayvanlardaki bilinçli farkındalık insandakinden hiç de farklı değil. Örnekler üzerinden bu farksızlığı gö(ste)rmek oldukça kolay. Misal, i) konuşan Papağan Alex renk, sayı, şekil ve büyüklük,, üzerinden cisimleri bizim gibi gruplayabiliyor; ii) hafıza şampiyonu Şempanze Ayumu bizden daha hızlı rakamları sıralayabiliyor; iii) Honolulu'lu Yunuslar işaret dili aracılığıyla öğretilen varlık, yokluk,, gibi soyut kavramları bizim gibi anlayabiliyor; iv) güzel ahlaklı Maymun Capuchins eşitsizliğe isyan edip, bizim gibi adalet isteyebiliyor; v) konuşamasa da Babun Dan anlamlı kelimeleri anlamsız harf dizilerinden bizim gibi ayırabiliyor ya da vi) Bonobo Kanzi kendisi özellikle eğitilmediği halde iki buçuk yaşındaki bir insan çocuğunun anladığı karmaşık cümlelerin hepsini, hatta fazlasını anlayabiliyor ve (iletişime pek de kullanışlı olmayan) lexigramlar aracılığıyla insanlara cevap verebiliyor.



13 Eylül 2013 Cuma

TOPLUMSAL ZENO ETKİSİ: Bireysel Kimlik/Kişilik Evriminde Donma ve Toplumsal Kutuplaşma (Güncelleme @ 17/09/13))


Genel Ön Not: Birazdan evrim, rezonans ve kuantum Zeno etkisi gibi doğal olgulardan ilhamla bir biyo/fizik-bilimcinin kimlik ve kişilikler hakkında atıp, tutmasına maruz kalacaksınız: aman dikkat.

Özel Ön Not: Sabırlı sosyal-bilimcilerden ricamdır, eksik ve yanlışlarımı üşenmeden yüzüme vurarak, beni gerektiği kadar dövünüz.
   

Kimliklerin Geçmiş Toplumsal Evrimi
Bugün birer tüketim nesnesi haline gelmiş olan kimliklerden hiç bu kadar bol olmuş muydu yeryüzünde?

Bildiğim kadarıyla çok değil, yakın bir geçmişte kültürel ve genetik katı sınırları olan (din/dil/.. ve ırk/cinsiyet/..), sadece davranışsal olarak kalıtılan birkaç kimlik ile tanımlıyordu bireyler ait oldukları “biz” kavramını. Aslında o zamanlar aktarılan kimlikler değil, bireyler gibiydi: bireyler en az üç dört nesil boyunca tanımı sabit olan bazı kimlikler içinde doğuyordu. Bu kimlikleri değiştirmek de çok olası değildi, birinden diğerine taşınmak da, yeni bir kimlik oluşturmak da..

Gel zaman, git zaman.. ..metal matbaa, radyo, televizyon, bilgisayar, akıllı telefon,, vb bir dolu icat ile sembolik aktarım kültürel evrimde davranışsal aktarımı adım adım geride bıraktı. Adımlar arasındaki mesafe üstel olarak arttığı için, kimlik oluşturan memlerin bireyden bireye geçişinde evrimsel bir sıçrama yaşandı. Bu sıçrama sırasında:

i) Kimi eski kimlikler kendilerini çoğaltırken kopyalar birbirinden farklılaştı, kimliksel yeni alternatifler (kültürel/etkileşimsel aleller) oluştu: dinler mezheplere, mezhepler tarikat ve cemaatlere bölündükçe mak(b)ul dini kimlik sayısı arttı.

ii) Bazı kimliklerin arasındaki katı sınırlar zamanla buharlaştı: dini kimlikler arasındaki sınırda ateist kimlik; cinsel kimlikler arasındaki sınırdaysa lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve travesti (LGBTT) kimlikleri bağımsızlıklarını ilan etti.

iii) Modern Devlet'i meşrulaştıran yepyeni, kerameti kendinden menkul kimlikler icat edildi. Bunlardan kimi, bilimsel ellerle çizilen yapay sınırların arkasında bazı bireyler diğerlerinden yalıtılarak, eski etkileşimlerin yeniden yapılandırılmasıyla elde edildi: yetişkin Vs çocuk, normal Vs suçlu, normal Vs akıl hastası,, vs (bakınız: Michel Foucault). Diğerleri ise gerçek kişiler arasındaki doğrudan etkileşimler kırılıp, tüzel kişiler üzerinden dolaylı olarak yeniden kurulmaya çalışılırken ortaya çıktı: ulus devlet vatandaşı, futbol takımı taraftarı, (Kapitaist/Marksist/Liberal/Kemalist/İslami/..) ideoloji takipçisi, siyasi parti seçmeni, sendika veya meslek odası üyesi,, vb gibi.

Kimliksel çeşitlilik arttıkça, kimlikler arası geçişler kolaylaştı. Bir yerden sonra birey ve kimlik arasındaki ilişki tamamen faz değiştirdi: bireyler kimliklerin içine değil, kimlikler bireylerin içine aktarılmaya başlandı. Bu aktarım da sonunda diğer bireyler arası aktarımlar gibi kendine özgü bir arz – talep yasasına uyan gündelik bir alışverişe dönüştü.


Kişiliklerin Geçmiş Toplumsal Evrimi
(Yine bildiğim kadarıyla) kimliklerin evrimine bakmaya başladığımız zamanlarda kişilikler, genetik katı sınırları olan (cinsiyet/aile/kabile/..) davranışsal aktarımın yoğun olduğu bir kalıtıma tabiydi: bir demircinin oğlu demirci, bir çiftçinin kızı çiftçi, bir hükümdarın çocuğu hükümdar oluyordu.

Meslekler bugünkü anlamda birbirinden ayrık disiplinler olmadığı için, bu kalıtım sadece kişilik oluşturan mesleki memlerle sınırlı değildi. Bir anneyi/babayı şaman/../tabip/hekim olup insanları iyileştirmeye iten mesleklerinden bağımsız tüm kişisel tercih ve sebepler de çocukları tarafından büyük bir titizlikle kopyalanıp, çoğaltılabiliyordu.
Kültürel kalıtım sembolikleşirken meslekler hem arttı, hem de özelleşip disiplinleşti. Bu süreç mesleki memleri davranışsal kalıtılan kişilik oluşturucu memlerin dışına itti. Mesleki disiplinlerin tetiklediklerinin dışındaki kişilikler ise etkileşim dahilindeki olası birey sayısının artışına rağmen büyük çoğunlukla eski taklitçi davranışsal yöntemle kalıtılmaya devam etti.

Sonunda meslekler o kadar disiplinleşti ki bireylerin duygusal, tutumsal ve davranışsal tepkilerinde özellikle mesleki eğitim sırasında şekillenen memler (ya da onlara uygun olanlar) baskın hale gelmeye başladı. Böylece kişiliklerin kalıtımında da genetik sınırlar giderek önemini yitirdi ve kültürel aktarımın merkezi fiziksel bir çevreden (aile/kabile/..) zihinsel bir çevreye (meslek/meslek ağacı (sanat/spor/bilim/mühendislik/tıp/ticaret/..)/..) doğru kaydı.



Kimlik ve Kişiliklerin Mevcut Bireysel Evrimi

Sahip olunan kimlik ve kişilikler, günümüzde bireyi “biz” ve “ben” arasındaki sürekli cetvel üstünde bir oraya, bir buraya çekiştirip, durmakta. Üstelik bu cetvelin uçları çoğu vakit sabit değil: belli bir gündem üzerinde kişilikler de kendi içinde çatışabiliyor, kimlikler de. Böyle çatışmalar gerçekleştiğinde, kazanan taraflar çekişmenin uçlarını, "biz" ve "ben"i o anlık değiştirmiş oluyor.

Kimlik ve kişiliklerin çatışmalardaki gücünü belirleyen elek ise bireyin o anki çevresi, yani kendi kimlik ve kişilikleriyle diğer bireyler. Herbir bireyin diğerlerinin çevresine dahil olduğu bu kimlik ve kişilik seçilimini ortak gündem(ler) üzerinden kendi kendine tetiklenen (rezonans benzeri) uyumlu bir süreç gibi betimleyebiliriz. 

  
Betimlemeyi basitleştirmek için sadece iki bireyden oluşan bir topluluğa bakalım. O anki ortak gündem bağlamında iki birey arasında azami çekici etkileşim ile azami itici etkileşimden daha güçlü olanını sağlayacak kimlikler hangileriyse, bireylerde onlar daha baskın hale geliyor. Seçilimde bireylerin yakınlaşıp “biz” olması ya da uzaklaşıp "öteki" olması değil mesele, herbir bireyde öyle ya da böyle kendi kimliğine azami bağlılığı veren etkileşimin gerçekleşmesi.

Benzer şekilde kişilikler arasından da bir seçilim oluyor: bireyler o an en fazla bağlı olabilecekleri kişiliklerine bürünüyor. Fakat bu seçilim diğerinin aksine en zayıf etkileşimi sağ bırakıyor. Dahası, etkileşim sadece itici olabiliyor.


Bu betimlemeden aynı iki bireyin etkileşiminde hep aynı seçilimlerin (rezonansın) olduğu/olacağı anlamı çıkmıyor. Sadece iki bireyden oluşan bu basit toplulukta bile bireylerin gündemleri sürekli değişim halinde. Gündem değişti(ril)kçe de, seçilimler değişiyor.

Bu iki seçilimin ardından, kendi çatışmalarını kazanan kimlik ve kişilik arasındaki çekişme başlıyor. Bireyin “biz” ve “ben” arasındaki gel – gitleri ne kadar şiddetliyse, yani iki uç arasındaki salınım genliği ve frekansı ne kadar büyükse, buhranı da o kadar büyük oluyor. İşte bu yüzden, evrim devam etmekte: birey de ya kendi çevresini dönüştürüyor ya da yeni bir çevreye giriyor.

Eski çevrede buhranı azaltacak gündemler aranabiliyor, yoksa da oluşturulmaya çalışılabiliyor. Etkileşim sonucu daha az buhrana sebep olacak yeni bir çevreye taşınmak da mümkün. Birey bunlardan hangisi daha kolaysa, onu deniyor.


Kimlik ve Kişiliklerde Donma / Toplumsal Zeno Etkisi

Bireylerin “asgari buhranlı” durumları, atomların “asgari enerjili” (= taban) durumlarına benziyor. Atomlar nasıl enerji soğurup uyarılmalarının ardından taban durumuna dönmeye çalışıyorsa, bireyler de buhranlarını arttıran gündem ve çevrelerden (= uyarılmış durumlardan) bir an önce kurtulmaya çabalıyor. Çoğu zaman da bunda başarılı oluyor.

Bazen çevre, atomun taban durumuna evrilmesini durdurup, uyarılmış durumu dondurabiliyor. Eğer yeterince küçük zaman aralıkları boyunca uyarılmış bir atomun enerjisi çevresi tarafından sürekli ölçülürse, o atom bulunduğu uyarılmış duruma hapsoluyor. Kuantum Zeno etkisi olarak bilinen bu olgu, bize kaynayan bir suyun sadece izlenerek sürekli 100 derecede tutulabilmesi kadar olasılıksız gelse de, deneylerle varlığı ispatlanmış doğal bir olgu.

Peki, toplumsal çevre de bireylerin kimlik ve kişilik evrimini uyarılmış durumlarda dondurma potansiyeline sahip mi? Neden olmasın, toplumsal bir Zeno etkisi pekala mümkün. Bireyler, benzer bireylerle benzer gündemler üzerinden yeterince sık etkileşmek zorunda kalırsa, daha az buhrana sebep olacak kimlik, kişilik ve gündemlere sahip olsalar bile mevcut durumlarına sıkışıp kalabilirler.

 
Toplumsal Kutuplaşma

Atom – birey analojisi bu noktadan sonra işe yaramıyor. Zira daha önce açıklamaya çalıştığım gibi, bireylerin evrimi karşılıklı bir uyum içinde. Birinin evrimini artan buhranda donduran çevre için de benzer bir donma kaçınılmaz. Tabii bu çevre, herbiri bireyle kısa bir süre benzer şekilde etkileşse de başkalarıyla bambaşka etkileşimlere açık olan yeterince çok parçaya bölünmüş özel bir yapılanmaya sahip değilse..

Evrimi uyarılmış bir durumda donan bir çevrede kısa vadede en çok işe yarayan şey, kutuplara ayrılıp, bireysel buhranların (ağın etkileşim yoğunluğu en az tutulacak olan) kutuplar arası bölüme aktarılması. Kutuplaşmanın ölçeği büyültülüp, etkileşim yoğunluğu azaltıldıkça da birey başına hissedilen buhran fazlası azalıyor. Bu yüzden, içeriği görünürde değişse de özünde sabit tutulan genel bir gündem yaratarak, topolojisi çok karmaşık olmayan türdeş çevrelerden oluşmuş bir toplumu kutuplaştırmak oldukça kolay.

Fakat bu tarz bir sözde çözüm, uzun vadede problemi çözümsüzleştiriyor. Bireylerin asgari buhranlı durumlarına geçemeyişlerinden doğan fazlalık yok edilmiyor, “öteki” kutupla olan seyrek etkileşime yansıtılıp görmezden geliniyor. Kutuplar arası seyrek etkileşim, üzerine aktarılan buhranı taşıyamaz hale gelince de ani bir sıklaşmaya gidiyor. Bu şok gerilim, ilk artçıların ardından dur(durul)mazsa buhranı azaltmanın tek yolu toplumdaki birey sayısını azaltacak bir iç savaş oluyor!

Bireysel evrimlerin uyarılmış durumlarda donmasının iç savaş potansiyelli toplumsal bir kutuplaşmaya dönüşmesini uzun vadede önleyebilecek en kalıcı çözüm ise donan evrimleri yeniden canlandırmak. Bunun için de yakın çevrede gündemin çeşitlen(diril)mesi, uzak çevrede etkileşimlerin sıklaş(tırıl)ması gerekiyor.


1 Temmuz 2013 Pazartesi

GeZi'NiN aRDıNDaN



Gezi'nin ardından "bizi bir araya getiren politikaydı: biz de parti kurup, örgütlü siyaset yapalım" diyenler de var, "bizi güzelleştiren herhangi bir partinin kanatları altına girmeyişimizdi: parti kurmayıp, kendinden örgütlü sivil dayanışmaya devam edelim" diyenler de. Ben her ikisini de demeyeceğim.

Temsili demokrasi ülkemizde kılık değiştirmiş bir oligarşi olmaktan öteye hiç gitmedi ve bundan sonra da gidecek gibi görünmüyor. Bizse topluca ilk defa bunu hissedip, katılımcı, çoğulcu, doğrudan bir demokrasi talep eder olduk. Ben bu talebi vurgulayıp, bir adım öteye taşıyalım diyorum.

Mesela direniş ve dayanışmamızı çıkmaza giren yeni anayasa sürecine eklemleyelim: kapalı kapılar ardında tasarlanan her maddenin teker teker bizim tartışma ve oylamamıza açılmasını isteyelim. Azımızı bile rahatsız eden konularda maddeleri değiştirme ya da reddetme hakkımız olsun.

Mesala direniş ve dayanışmamızı ayak direnen barış sürecine eklemleyelim: dört duvar arasında yapılan her görüşmeyi canlı canlı izleyip, değerlendirmelerimizle geri beslemeyi isteyelim. Çoğumuzun içine sinmeyen durumlarda görüşmeleri hızlandırma ya da yavaşlatma hakkımız olsun.

Mesela direniş ve dayanışmamızı hala atanan yöneticilerle yürütülen üniversitelere eklemleyelim: bölüm, fakülte, enstitü ve rektörlükteki kurullara biz de girelim. Ama bir temsilciyle izlemek için değil, oylamak için. Bölüm, fakülte, enstitü başkanı ve rektör seçimlerine biz de katılalım. Ama bir temsilciyle değil, hep birlikte.


17 Haziran 2013 Pazartesi

GeZi iZ-LeNiMLeRi

 
Gezi parkında başlayan ve tüm ülkeye yayılan dayanışma ve direniş hareketinin bence üç büyük getirisi oldu. 

 1) Bu ülkede ilk defa kimliklerin kişilikleri maskelemesi engellendi: 

  • Kendi kendine örgütlenen ve çoğu apolitik gençlerden oluşan dayanışma, kimlik tabanında siyasi duruşu olan ve hiyerarşik yapılanma içinde bulunan her türlü örgüt ile arasına anlamlı bir mesafe koydu. Ambulansın peşine takılan ulusalcı kurnaz şoförlerin ambulansın önüne geçmesine de özellikle izin vermedi. 
  • Farklı kimliklerden bir sürü insan yan yana durdu, omuz omuza yürüdü. Ay yıldızlı Türk bayrağı ve sarı-kırmızı-yeşil Kürt bayrağı beraber taşındı, namaz kılan devrimci/antikapitalist müslümanların başında ateist solcular nöbet tuttu, LGBT’li bireyler polis şiddetinden kaçanlara evlerini açtı, farklı tribünlerin taraftarları sokaklarda kaynaştı,, 

2) Bu ülkede ilk defa devletin bireyi maskelemesi engellendi: 

  • Yüzyıldır süregelen, Ermeni, Kürt, Alevi, Solcu, Sağcı, Dindar,, gibi birçok farklı kimliğe ayrı ayrı uygulanan, bu yüzden de çoğunluk tarafından hep yok sayılan Devlet Provokasyonu, Devlet Şiddeti ve hatta Devlet Terörü meşruluğunu sonunda yitirdi. Şimdiye kadar bu meşruiyetin üretilmesinde ideolojik bir araç olarak kullanılan görsel/yazılı medyanın da gerçek yüzü ortaya çıktı.  
  • Toplumun devlet farkındalığı bir seviye daha yükseldi, kendisi için can(lar)ın göz kırpmadan feda edileceği kutsal bir yapılanma algısı yerini kendisi karşısında her daim savunmada durulması gerek baskıcı bir yapılanma algısına bıraktı. İnsanlar kitaplarda, gazetelerde, haberlerde,, karşılarına çıkan birçok şeyin doğruluğundan şüphe duyulması gerektiğini kavradı. 

3) Bu ülkede ilk defa çoğunlukçuluğun çoğulculuğu maskelemesi engellendi: 

  • Kılık değiştirmiş oligarşiden başka bir şey olmayan temsili demokrasimizin bize yetmeyeceği, ne parti üyelerinin, ne de parti seçmenlerinin başkanların izlediği politikaları etkileyemediği göründü. Özgürlükçülerin çoğulcu/katılımcı/doğrudan demokrasi talebi kitleler arasında an’laşılmaya ve yayılmaya başladı
 
  • Milli eğitim sisteminin ve görsel/yazılı medyanın bizlere yüklediği bilgilerin aksine, İttihat ve Terakki’den Kurucu İradeye, Tek Parti Dönemi’nden bugünün AKP’sine bu topraklarda Devlet Aklı’nın hiç değişmediğinin işaretleri belirginleşti. Azınlık ve çoğunluk iktidarının benzerliği ve sorunun çoğulculuğun reddinde yattığı fark edildi. 
 

Kimlik kişiliği, devlet bireyi ve çoğunlukçuluk çoğulculuğu şimdiye kadar hep olduğu gibi maskele(ye)mediği için kişiler, işçi/asker/vatandaş; kalabalıklar, taraftar/seçmen/cemaat olmaktan bir adım öteye geçti. Ve bu, özgür bireylerden oluşan bir toplum olma yolundaki ilk adım oldu. 


Dayanışma bir süre sonra bitse bile ardından hiçbir şey eskisi gibi ol(a)mayacak. Ne Mustafa Kemal'in, ne de (Recep) Tayyip'in askeri; ne CHP'nin, ne de AKP'nin seçmeni olmak zorunda olunmadığı artık gün gibi ortada. 

İşin kötüsü CHP ve AKP de artık bu gerçekten kaçamıyor. Bunun için de tehlikeli bazı tedbirler alıyor gibi görünüyor: 

1) CHP direnişin ilk günlerini oy yüzdesini arttırma potansiyeline sahip bir hareket olarak yorumluyor gibiydi. Dayanışma içinde bütünleşen yüzden farklı bileşen oldukça iştah kabartıcı olmuş olmalı. Fakat hükümeti düşürme hedefindeki miting tasarısı bile Taksim’de şiddetli bir tepkiyle karşılaşınca, işler değişti. Yine de, hiç öyle olmamış gibi CHP büyük bir bilgi kirliliği yarattı. AKP seçmeni bile (tam da başbakanın istediği gibi (!)) direnişi CHP’nin liderliğindeki bir süreç olarak düşünmeye başladı. CHP birimleri tarafından sosyal medyada pazarlanan photoshop harikası fotoğraflar da bunun tuzu biberi oldu: dayanışma ve AKP seçmeni CHP’nin de katkılarıyla birbirine giderek yabancılaştı, aralarında aşılmaz zihinsel duvarlar yükseldi. 

2) AKP direnişin ilk günlerini başbakanı yalnızlaştırıp, partiyi yeniden yapılandırma potansiyeline sahip bir hareket olarak yorumluyor gibiydi. Fakat partiden yükselen tüm karşıt söylemlere rağmen başbakan daha da sertleşip, güçlendikçe, işler değişti. Polis ve jandarmadan oluşan güvenlik güçlerinin saldırı ve provokasyonları pasif ve barışçıl direnişi kıramayınca, seçmenler telefonlarla mitinglere çağrıldı, parti binaları ve cami önlerinden belediye otobüsleri kaldırıldı, metrolar gece yarılarına kadar açık tutuldu, mitinglerde şiddet teşvik edildi.. ..ve eli sopalı, bıçaklı, satırlı insanlar sokaklara salındı. Devlet ve halkın bir kesimi arasındaki gerilim, zorla halkın iki farklı kesimi arasına taşınmaya çalışıldı. 

 

Bana öyle geliyor ki, hem CHP’nin, hem de AKP’nin tavrı darbe çığırtkanlığından başka bir şey değil. Tanımlayamadıkları, bu yüzden kendi tabanlarının kimliğini de sarsıp, yıkma potansiyeline sahip pasif, barışçıl, apolitik ve anarşik bir direniş ve dayanışma var sokaklarda. 1968’de Fransa’da doğan ve topraklarımıza girmemesi için darbelerden bile kaçınmadığımız hareketin hayaleti gençleri ele geçirmiş gibi. Umarım daha önce kanlı 1 Mayıs’ta olduğu gibi otobüslerle Taksim’e taşınan dindarların polis önünde gençleri bıçaklamasının planlarını yapmıyordur yine birileri. Yapıyorlarsa bilsinler ki, ne Taksim onların bildiği Taksim, ne de Türkiye onların bildiği Türkiye artık! aslında son 21 gün, son 42 yıldan daha uzun geçti.

2 Nisan 2013 Salı

SaVaŞ, BaRıŞ, DeMoKRaSi,,

 
Savaş için Savaş 

Savaşı bitirmek için değil, sürdürmek için yapılan bir savaş var(dı) 30 senedir bu ülkede. 

Savaşı kazanıp, terörü bitirmek isteyen bir TC-TSK olsaydı.. 

 ..gerilla eğitimi almış olan teröristlerin avuçlarının içi gibi bildiği bölgelerdeki çatışmalara oraları hayatında ilk defa gören tecrübesiz erler gönderilmezdi. 

 ..olası bir baskın sırasında zamanında yardım götürebilme ihtimali olmayan dağ başlarına karakollar kurulup, içleri yeterince uzun erimli olmayan silahlarla donatılmış askerlerle doldurulmazdı. 

..ordu karargahları sıcak bölgelere taşınırdı ve düşman örgütün merkezi Kandil'e saldırı düzenlemek birinci planda yer alırdı. 

..komutanlar olası gördükleri irtica tehditi için değil, ortadan kaldırmak istedikleri terör gerçeği için toplanıp, Operasyonlar tasarlardı. 

Savaşı kazanıp, Kürtleri öz-ü-gürleştirmek isteyen bir PKK-HPG olsaydı.. 

..eylemlerin ardından demir copların, tazyikli suların ve biber gazlarının eşliğinde ilerleyen polis panzerlerin önüne ellerinde taştan başka bir silah olmayan küçücük çocuklar gönderilmezdi. 

..ister devletin zorlamasıyla, isterse yüksek ideallerin peşinde Güneydoğu’ya gelip, buradaki cehalet ve hastalıklarla mücadele etmeye çalışan genç öğretmen ve doktorlar kaçırılmaz, okul ve hastaneleri bombalanmazdı. 

..intihar bombacıları çarşı ve sokaklardaki sivil halkı hedef almaz, askere gidip, düşman karargahlardaki üst düzey komutanlara suikast düzenlerdi. 

..tam siyasi ortamın Kürtlerin haklarının gaspını tartışmaya elverişli olmaya başladığı anlarda Reşadiye Saldırısı gibi müdahalelerle durulan sular dalgalandırılmaz, ateşkes ilan edilirdi. 

Ama bunların hiçbiri olmadı. Yıllarca ne TC-TSK, ne de PKK-HPG, bazen Doğu’da bir köyde masum bir Kürt çocuğunu, bazense Batı’da bir şehirde masum bir Türk çocuğunu bile vurabilen bu kanlı savaşı bitirmeyi hiç istemedi. İki örgüt de çözümsüzlük hali üzerinden meşrulaştırdı kendi otoritesini. İçerde ya da dışarda, bu savaştan en çok kar edenler hep onlar oldu.


Silahlı Mücadele Vs Siyasi Mücadele 

Gün geldi, devran döndü: Türk ve Kürt kanı üzerinden kazanılan meşruiyetler nihayet tartışılıp, eleştirilmeye başlandı. 

Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla askeriyenin halk katında saygınlığı ve güvenirliği gittikçe azaldı. Muhafazakar Müslüman siyasetçiler de MNP/MSP/RP/FP/SP çizgisinden AKP’ye doğru farklılaşırken, Batı’ya yaklaşarak güçlendi. Böylece siyasi alanda güç kaybeden TC-TSK, muhafazakar Müslümanlar’ın kurduğu TC-Hükümeti’nin sivil iradesini iz-lemek zorunda kaldı. 

Düşmanı itibar kaybettikçe, PKK’nın hataları daha çok göze batar oldu. Devrimci Kürt siyasetçiler de HEP/DEP/HADEP/DEHAP/DTP çizgisinden BDP’ye doğru farklılaşırken, Kemalist Cumhuriyet'in diğer mağdurlarıyla yakınlaşarak, güçlendi. Ama en önemlisi, sivil itaatsizlik eylemleri ile PKK-HPG'nin silahlı mücadelesine belki ondan daha güçlü bir alternatif sunmuş oldu. 

Askeriye nasıl sivil irade karşısında zayıfladıysa, PKK de BDP karşısında öyle zayıfladı. 

BDP'nin son hamlesi (!), Abdullah Öcalan'ın siyasi mücadeleye çekmek ve onun devrimci Kürtler üzerindeki karizmasıyla Recep Tayyip Erdoğan'ın muhafazakar Müslümanlar üzerindeki karizmasını dengelemek, zihinlere hakim olan savaş psikolojisini dağıtıverdi. Birdenbire her yerde savaşa karşı barış, silaha karşı siyaset kon-uş-ulmaya başlandı. 


AKP’nin Gayri-Samimiyeti 

AKP’nin arkapalanda yürüttüğü başka hiçbir gizli program olmadan, Türk Sorunu’nu çözmek için barışı gündeme taşıdığını düşünmek büyük bir iyimserlik olurdu. Ahmet Altan’dan Hasan Cemal’e, hem yıllardır barışın gelmesini isteyen, hem de yeri geldiğinde AKP ve PKK’yi eleştirebilen yazarların tam da bu sıralar susturulması bile, bu iyimserliği daha oluşmadan bozmaya yeterli. 

İktidar, süren savaşın kentlerin merkezine dönmek isteyen varlıklı kesimin çıkarlarına ters olduğunu düşünüyor olabilir. Arzulanan kentsel dönüşümün Türkiye’nin büyük bir kısmını kapsayacağı ve terör devam ettikçe tamamlanamayacağı aşikar. 

Hatta, Dağdan in(diril)ecek Kürtler’e şehir merkezlerindeki şantiyelerde kullanılacak kaba bir iş-gücü olarak bile bakılıyor olabilir. 

Belki de motivasyon ülkedeki burjuvaziyi güçlendirmek değil, küresel ölçekteki neo-liberal kapitalist düzene daha rahat eklemlenmektir. Ortodoğu’da dengelerin istedikleri gibi yeniden kurulmasını tetiklemek için Büyük Patronlar’ın kafasında Kürtler’in de etkin bir aktör olduğu yeni bir senaryo olduğu aşikar. 

Hatta, çözüm sürecine Suriye’ye kadar ulaşan Arap Baharı’yla başlayıp, Türkiye – İsrail ilişkilerinin düzelmesiyle devam eden, daha geniş bir zaman çerçevesinden bakılıyor olabilir. 

Belki de Recep Tayyip Erdoğan neo-Osmanlıcı hayallerindeki başkanlık düzenine giden yolda en büyük engel olarak görüyordur Türk – Kürt savaşını. Bu savaşı bitirecek olan bir iktidarın daha uzun yıllar Türkiye’yi dilediği gibi yöneteceği aşikar. 

Hatta, PKK ve BDP’nin tabanına AKP’nin oyunu arttıracak hedef bir kitle olarak bakılıyor olabilir. 

Varsın, olsun.. ..hele bir şu silahlar sussun, iki halkın elini ayağını bağlayan şu zincirler bir kırılsın da önce. Onun ardından gizli programlar her ne ise, onlarla vakti geldiğinde mücadele ederiz hep birlikte!


Kürt Hareketi’nin Teslimiyeti 

Anadilde eğitimden özerkliğe, yıllardır Kürt Hareketi’nin peşinden koştuğu birçok hakkı elde etmeden, hatta bunları gözden çıkarırcasına masaya oturulması kimilerince bir teslimiyet olarak yorumlandı. 

Kürt Hareketi’ni kendi ideallerindeki sosyal(ist) düzene ulaşmayı sağlayacak en önemli araç olarak görenler için barış kon-uş-maları tabii ki çok erken başladı. Fakat çatışmalarda ölen çocuklarının cenazesine sarılmaya bile çekinen Kürt anneleri – babaları ya da her şeyini geride bırakıp, dağa çıkan gencecik Kürt erkekleri – kızları, bu savaşı şimdi bitirmek istiyorsa, başka kimseye söz düşmez. 


CHP’siz Barış 

Barış kon-uş-malarına CHP de dahil edilmezse aslında savaşı üreten zihinlerden birisi, belki de en önemlisi masaya oturtulmamış olacak. Bir kanadı eksik olan bir kuş ne kadar uçabilirse, CHP’siz barış süreci de o kadar vasat işleyecek. Devletin kurucu iradesinin temsiliyetinin yokluğu, barışı kon-uş-an diğer zihin(ler) üzerinde karşı konulamaz bir baskı yaratacak. 

Baskı yüzünden iktidar da, Kürt Hareketi de kendinen birçok taviz verebilir. Verilen tavizler ne kadar çok olursa da, savaşın ardından barışın; barışın ardından da demokrasinin gelmesi o kadar geç olur. 

Fakat sürece dahil olabilmesi için önce CHP’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gerekiyor ki, bugün için bu çok olası gözükmüyor. Böyle bir yüzleşme partiyi ortadan ikiye bile bölebilir. 

CHP'yi sürece çekebilecek en olası aktör Abdullah Öcalan gibi. O da bunun farkında olacak ki, barış çağrısını CHP için büyük bir put olan Atatürk'ün karşıtlığı üzerinden kurmuyor. Aksine her fırsatta onu överek, kendine örnek aldığını belirtiyor. Ulus Devlet modeline, Emperyalist Batı'ya yükleniyor. AKP tabanına göz kırparken, CHP tabanına arkasını dönmüyor. 

Şimdilik Kemalistler, Recep Peker'lerle, Mahmut Esat Bozkurt'larla, İsmet İnönü'lerle bile yüzleş(tiril)ebilse ve kurucu irade ile Ittihat ve Terakki arasındaki organik bağı fark edebilse, ne büyük bir adım olur. Zira Atatürk tarih sahnesinde yanlızlaştı(rıldı)kça, onlarca kırılması daha güç bir put haline geliyor.


Sözün Özü 

Savaş bittiğinde ne kendiliğinden gelecek, ne de AKP eliyle getirilebilecek barış. Yan yana değil, beraber yaşamayı; iki halk değil, bir toplum olmayı öğrenmeliyiz bunun için. Farklı inançlara, kültürlere ve etnik kökenlere sahip özgür bireylerce gönüllü olarak kurulan bir toplumda, umut yolunu bulur. Vermemiz gereken mücadele bu yönde olmalı.

15 Mart 2013 Cuma

BaŞKa TüRLü


Ne içindeyiz hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayız aslında. Çünkü onun sınırını bizle çiziyor “insanca yaşama hakkı”nı kendi mülkiyeti altına alanlar! 

Kendimi mi kandırıyorum, içinde herkes için insanca yaşamın mümkün olduğu başka türlü bir hayat ütopya mı sadece? 

Acaba bilimsel araştırmalar devletler ve şirketlerce değil, toplumca destekleniyor olsaydı, bilim insanları hangi konuları merak edip, araştırır; hangi problemleri çözerdi? 

 

Mesela, açlık ve yoksulluk bugünkü kadar çözümsüz kalır mıydı? Açlık sınırına yakın asgari bir ücretle çalışılacak kadar önemsiz görünen meslekler olur muydu toplumda? 

AIDS’li doğan çocukları ne zaman iyileştirmeye başlardı doktorlar? Afrikalılar, Amerika’da kendileri gibi bir çocuğun hasta doğmasını beklerken mi ölürdü yine? 

Eczanelerde antibiyotik mi satılırdı, bakteriyofaj mı? 

Asker telsizleri ve dinleme cihazları mı daha önce icat edilirdi, internet ve ona bağlanabilen akıllı cep telefonları mı? Elektrikli arabalar mı daha önce tasarlanırdı, benzinli olanlar mı? 

Aslında en önemlisi, tıp ve teknolojideki son gelişmelerden en çok yararlananlar kimler olurdu?? 

Acaba eğitim ideal vatandaş ve işçiler değil, ideal bireyler yetiştirmek için verilseydi, çocuklar okullarda hangi derslerden sorumlu tutulur, hangi konuları öğrenirdi? 

 

Mesela, sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilim dersleri mi daha çok yer alırdı müfredatta, bugünkü gibi tarih mi? 

Programlamayı mı önce öğrenirdi çocuklar, matematiği mi? İlk okulda hangi problemleri çözebilecek donanım edinilirdi? 

Matematik bilmeden fizik, fizik bilmeden kimya, kimya bilmeden biyoloji dersi işlenir miydi? Bu kadar çok formül ezberletilir, bu kadar çok sınav yapılır mıydı? 

Öğretmenden mi daha çok öğrenirdi çocuklar, akranlarından mı? Yoksa kendi kendilerine mi öğrenirlerdi genellikle? Oyun oynarken aldığı keyfi öğrenirken alamaz mıydı o zaman da insanların çoğu? 

Aslında en önemlisi, edindiğimiz bilgi bizi ne kadar bağımlı kılar, ne kadar öz-ü-gürleştirirdi?? 

Acaba medya ideolojik bir aygıt, bir toplum mühendisliği aracı olarak kullanılmıyor olsaydı, halk gazetelerde/kitaplarda ne okur, televizyonlarda/sinemalarda ne izlerdi? 

 
Mesela, kadın cinayetleri ne zaman bir haber değeri taşımaya başlardı? 1 kadın öldürüldükten sonra mı, 100 kadın öldürüldükten sonra mı? Yoksa yine 10,000 kadın öldürüldükten sonra mı? 

Trafik kazalarına dair verilen haberler mi daha uzun olurdu, terörist saldırılarına dair verilenler mi? 

Güneydoğudaki Kürt çocukları ya da Çin’deki Uygur çocukları, İsrail’deki Arap çocukları gibi gösterilir miydi öldürüldüklerinde ana haber bültenlerinde? 

Dizi senaryoları aynı aileden birden fazla kişiye aşık olma üzerine mi kurulurdu, aynı ailede birden fazla dine inanılması ya da aynı toplumda birden fazla dil konuşulması üzerine mi? 

Her dizide en az bir hizmetçi ve bir kabadayı mı olurdu şimdiki gibi, bir bilim insanı/sanatçı ve bir bilge/aşık mi? Hangi meslekler meşrulaştırılır, hangi karakterler özendirilirdi? TV karşısında büyüyen çocuklar büyüyünce pop, sinema veya futbol yıldızı mı olmak isterdi, müzisyen, tiyatrocu veya sporcu mu? 

Aslında en önemlisi, medya günümüzdeki gibi adaletsizliğe katlanmamızı sağlayacak bir kaçış edebiyatı mı üretirdi, adaleti koruyup, kollayacak bir edebiyat mı? 

Belki sadece kendimi kandırıyorumdur, herkes için insanca yaşam bir ütopyadır. Belki de gerçekten haklıyımdır, kendimizi kandırıyoruzdur: aslında biz hiç yaşamıyoruzdur! Ne içindeyizdir hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayızdır aslında. Bizim sayımız arttıkça, onların, hayatın merkezindekilerin hakimiyet alanı genişliyordur sadece.

iZ-LeYiCiLeR

e-PoSTa iLe İZ-Le