24 Ağustos 2016 Çarşamba

Parklardan Köprülere Heterotopikleşen Zaman - Mekânlarda Toplumsal Dönüşümler

 
Hayatımızda sadece bir kahramana yer olmalı: kendimize. Zira ne kendimizden başka bir yerde devrim yapmak mümkün, ne de bir başkasının bizde devrim yapması! İşte tam da bu yüzden, devrimi kendinde yapmaya çalışanlarla cennete, başkalarında yapmaya çalışanlarla cehenneme dönüyor dünya! Biz de bir cehennemden diğerine savurulup duruyoruz her ölçekte güzel ülkemde!

Devrimler yalnız bireysel olur ama bazen toplumsal dönüşümleri tetikleyebilecek kadar kitleselleşebilirler de. Bunun için öncelikle canlı canlı heterotopikleşen ender zaman – mekânlarda kendi halindeki bireysel devrimlerin senkronize hale ge(tiri)lmesi gerekir. Fakat heterotopyanın doğası gereği bu senkronizasyon çok uzun sür(e)mez: yan yana ge(tiri)len bireysel devrimler hızla canlılıklarını yitirirler. Aynı Gezi Parkı ya da Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde olduğu gibi… 

Endişeli laiklerin ve cumhuriyetçi muhafazakârların medya ve devlet tabusu, ilk olarak Gezi Direnişi boyunca sarsılmıştı. Televizyon kanallarının oldukça önemli gelişmeler karşısında "3 maymun - 1 penguen"i oynayabileceğini, polislerin suçsuz bir çocuğu öldürebileceğini ve devlet tedhişini meşrulaştırmak için (türbanlı bacımıza saldırılması ve camide içki içilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başlamışlardı. 

Muhafazakâr demokratların ve milliyetçi muhafazakârların cemaat ve askeri darbe tabusu da ilk defa Köprü Direnişi sırasında benzer bir şiddetle sarsıldı: koca hoca efendilerin birer "terörist başı" kadar tehlikeli olabileceğini, darbecilerin masum insanları öldürebileceğini ve asker tedhişini meşrulaştırmak için (askerlerin başının kesilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başladılar. 

Sözün özü, muhafazakârlarlık şemsiyesi altında toplayabileceğimiz iki büyük topluluk da, kendi kimliksel tabularını kendilerince aşmaya kalktı ard arda Gezi Dayanışması ve Demokrasi Nöbetleri bağlamında. Maalesef bu direnişlerin arka planında bulunan bireysel devrimler, yurdum muhafazakârlığını dönüştürebilecek kadar uzun süre canlı kal(dırıl)madı ama. Öncelikle, kim toplumun hangi kesimini iyi tanıyorsa diğer kesimini homojen varsaymayı tercih etti: AKPcilerin gözünde Erdoğan karşıtlığı Gezi Direnişi'nde tek birleştirici unsur iken, anti-AKPcilerin gözünde Erdoğan taraftarlığı darbeye direnişin tek birleştirici unsuru oldu. Devletin tüm ideolojik aygıtları da bu yanılgıları pekiştirdi. Oysa iki durum da sosyolojik olarak oldukça karmaşıktı. Geziciler toplumun bir kesimi için ne kadar heterojen ise, aslında Nöbetçiler de toplumun geri kalanı için o kadar heterojendi. 

Devrimleri iz'leyenlerin yanılgıları pek bir dirençle karşılaşmadan devrimi bizzat yapanlara da bulaştı. Geziciler kişiliklerle, Nöbetçiler kimliklerle kahramanlık tasladı. Bu tektipleşme eğilimleri yüzünden devrile devrile evrilen "kendilik"lerde kahramanlık destanları yarım kaldı. Bileşenleri kendilerini yıkmaya kalkınca heterotopyalar bileşenlerinin canına kıydı, bireysel karşı-devrimler başladı. Mazlumlar yine ayrıldı, zulümler yine sınıflandırıldı. Öl(dür(t))enin kimliği yüzünden kimileri lanetle(ye)medi kimi cinayetleri her zamanki gibi. Üstelik bu sefer eskisinden daha büyük bir ikiyüzlülükle. 

* * * 

İnsan hep aynı insan güzel yurdumda. Düşündüğü, inandığı farklı olsa da. Zira dini görüş "kendinden muhafazakârlık", siyasi duruş ise "kendine Müslümanlık" çoğunlukla. 

Devlet de hep aynı devlet mi acaba tüm (!) zaman – mekânlarda? Yoksa ben mi yanılıyorum yine, sadece İstanbul'da mı masum olur öl(dürül)en çocuklar? Polis bir tek Gezi Parkı'nda ya da asker yalnız Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde mi dehşet saçabilir ortalığa? 

Kalın sağlıcakla. Ben unutulurum, sorum kalır; dostlar beni hatırlasın.

15 Ocak 2016 Cuma

Bodrum'dan Paris'e: İfade Özgürlüğü ve Nefret Suçu

El-Kaide'nin Charlie Hebdo saldırısının ardından, (kutsala saygısızlık dâhil her ne sebeple olursa olsun) tek bir insanın bile öldürülmesine karşı durmaktan vazgeçmeyerek, ifade özgürlüğü ve nefret suçu arasındaki o ince çizgiyi vurgulamayı denemiştim (bkz: Paris’ten Sivas’a: Kutsala saygı, İfade Özgürlüğü ve Nefret Suçu). 

Kobani doğumlu 3 yaşındaki Aylan Kurdi’nin memleketi savaş meydanıyken Bordum’dan Yunanistan’a çaresizce kaçmaya çalışması ve boğularak öl(dürül)mesinden üç-dört ay sonra.. 

(IŞ)İD’in üstlendiği ve yüzün üzerinde insanın öldü(rüldü)ğü namert Paris Katliamı’ndan bir-iki ay sonra..

Almanya'da yılbaşı kutlayan onlarca kadının göçmenlerden oluşan gruplar tarafından tacize uğramasından iki-üç hafta sonra..

Yani bugün, Charlie Hebdo'nun Fransa'daki genel düşünceleri eleştirmek için de kullandığı "La France, c'est pas ce que L'on dit", (Fransa, bize söyledikleri gibi değil) başlıklı bölümde yayınladığı aşağıdaki karikatür yüzünden aynı konuya tekrar geri dönüyorum: 



Fakat çizerin kendi görüşlerini resmettiğini değil de, toplum eleştirisi yaptığını varsayarak devam ediyorum. Bodrum'dan Paris'e halklar arasında gezinerek... Zira nefret suçunu sadece sanatçılar ve siyasetçiler gibi toplumu yönlendiren insanlar işlemez. Sıradan bir birey de çok kolay ortak olabilir bu suça.

Uzun uzadıya yazacak çok şey yok aslında. Bir çocuğun öl(dürül)mesini meşrulaştıran herhangi bir ifade, nefret suçundan başka bir şey değildir. 

İsterseniz ülkesinde kalıp, canı pahasına vatanını korumadığı için onu ve ailesini suçlamayı deneyin.. 

İsterseniz Kobani’li bir Kürt olduğu için onun yaşamının devletinizin bölünmezliğine tehdit oluşturduğuna kendinizi inandırmaya çalışın.. 

İsterseniz de yaşasaydı ve ülkelerinize sığınsaydı, sizin yaşam alanlarınıza nasıl müdahil olacağını kurgulamaya kalkın! 

İster Bodrum'da olun, ister Paris'te. Bir insanın, hele de masum bir çocuğun öl(dürül)mesini meşrulaştıran herhangi bir ifade, sadece kendi kendinize söyleseniz bile, nefret suçundan başka bir şey değildir!!

iZ-LeYiCiLeR

e-PoSTa iLe İZ-Le