3 Kasım 2014 Pazartesi

Gökkuşağına Manifesto




Sizi siz yapan, en sevdiğiniz renk değil, en sevmediğiniz renktir. İçreğinizi ışıkla doldururken hangi renge tahammülünüz yoksa, dışrağınızın büründüğü renk de sadece odur. Benliğinize katmayı reddettiğiniz renkten başkasını gösteremezsiniz kimseye.

İşte tam da bu yüzden, yaşamı tek bir renkle boyayamazsınız: gerçeklik ne mutlak kırmızı olabilir, ne mutlak sarı, ne mutlak yeşil, ne de mutlak mavi.

Peki, adalet ne renktir?

Adalet için gri görünebilmek gerekir: yani yer yer her renkten ışığa tahammül edip, muhafazakâr bir siyaha bürünmek; içreği ısıtırken, dışrağı karartmak.. ..zaman zamansa mevcudatın toptan reddiyle devrimci bir beyaz içinde tüm renkleri aynı anda göstermek; içreği soğuturken, dışrağı aydınlatmak.

Gri görünmek için de yeterince düşünebilmek gerekir: yani siyahı ve beyazı hakkıyla birbiri içinde karıştırmak. Uzun süre birbirine karışmamış bir şekilde siyah ve beyazı görmüş olanlar, baktıkları her yere taşırlar çünkü daha önce gördüklerinin zihinlerinde bıraktığı izi. Adalet ise yanılsama yaratacak bir davranış değildir.



Resme bir dakika boyunca baktıktan sonra,
gözünüzü başka bir yere çevirin ve resmin baktığınız yerde yeniden oluşması için kısa bir süre bekleyin.

Peki, özgürlük ne renktir?

Özgürlük için mor görebilmek (1) gerekir: yani seyrek ile sıkı, soğuk ile sıcağı,, kısaca zıtların iki ucunu aynı anda algılayıp, tek bir kaynaktan gelen bir bütün şeklinde kabul etmek.

Mor görmek için de yeterince hayal edebilmek gerekir: yani gerçekliği hakkıyla kuşatabilmek için zihnin olmayanı uydurmasına izin vermek. Gerçekliğin dışına odaklanarak hayal edenler, gerçeklik ile uydurulmuş olan arasında uyumlu bir bağ kuramazlar çünkü. Özgürlük ise uyumsuzluklarla varılabilecek bir kavrayış değildir.



Gri zeminde mor noktaların sırayla kaybolmasını gözünüzle takip ettikten sonra,
ortadaki siyah işarete odaklanın ve zihninizde beliren hareketli bir yeşil noktanın neler yaptığını izleyin.

Aslında adalet olmadan özgürlük, özgürlük olmadan adalet olmaz. Gri görünmek ve mor görmek ancak birlikte mümkündür.  Gerçek ile rüyanın, hakikat ile hayalin tam ortasında.

Yaşamı mutlak kırmızıya, mutlak sarıya, mutlak yeşile ya da mutlak maviye boyamaya çalışanlara inatla,
Yaşanan her şeyi siyah ve beyaz diye ikiye ayırmada ısrar edenlere sabırla,
Gözlerine gri gözlükler takanlara veya vücutlarını mora boyayanlara da selamla,
Kızılın ve menekşenin de ötesine taşan bir adalet ve özgürlük umuduyla,

Sevgiyle,,
oNuR :: sU LeKeSi

1) Gökkuşağının bir ucunda bulunan menekşenin (violet) aksine, mor (purple) fiziksel olarak gerçek bir renk değildir: görünür ışık tayfında mora karşılık gelen bir dalga boyu yoktur. Kırmızı ve mavi gibi aynı kaynaktan gelen farklı dalga boylarında ışıkların eşzamanlı algılanmasına karşılık zihnin uydurduğu bir çözümdür sadece mor.

2 Kasım 2014 Pazar

Dile(n)mek




Toplumda dilenmenin meşruiyeti giderek zayıflıyor. O kadar ki, cebimizdekileri onlarla paylaşmaya çekinmekten çok daha öteye gitti iş artık: sokaklarda onlara tahammülümüz dahi yok. Oyunlarını ortaya çıkarmak için birbirimizle yarışıyor ve o oyunlara kananları uyandırmaya çalışıyoruz. Oysa eskiden onlara yardım etmek için yarışırdık.

Peki, ne değişti eskiye göre?

Aklıma gelen en çarpıcı değişim, televizyonlarda, sinemalarda, tiyatrolarda ve de tabii ki miting meydanlarında bizleri ağlatan profesyonel oyuncaların oldukça fahiş ücretler almaya başlaması.

Ne yaman çelişki değil mi? Duygu sömürüsünü meslek edinenlerin bazılarına bizim belki hiç sahip olamayacağımız zenginlikleri bahşederken; diğer bir kısmınaysa bizi pek de etkilemeyecek karın tokluğu kadar bir bahşişi bile çok görüyoruz.

Bence meselenin en can alıcı noktası bu çelişkide saklı zaten, başka türlü olması imkânsızdı. Sokakta elimizi cebimize atmamıza engel olan şey her neyse, bebek yüzlü aktör ve aktrisleri ya da nur yüzlü hoca ve liderleri çoluğumuzun çocuğumuzun rızkına ortak etmemizin sebebi de aynı.

Ortaya çıkan oksimoronun kaynağı ahlakla değil, vicdanla ilgili: yani değişen şey, başkalarıyla ilişki kurma tarzımızda değil, kendimizle ilişki kurma tarzımızda.

Bize içine kaçabileceğimiz ve orada tüm sıkıntılarımızdan saklanabileceğimiz bir edebiyat sunan umut tacirlerine her şeyimizi verebiliriz bugün. Zira onlar olmadan yaşayamaya devam edemeyiz. Aynı duygularımızı sömürmelerine rağmen sıkıntılarımızın artabileceğini hatırlatmaktan başka bir işe yaramayan sahtekârlara ise dünyamızda asla yer yoktur.

Başıma gelen iki garip olayla sonlandırayım yazıyı. Anlayana sivri sinek, saz; anlamayana davul zurna, az.

İlk olay, on beş sene kadar önce, liseden yeni mezun olduktan kısa bir süre sonra gerçekleşti. İstanbul’da bir arkadaşımla beraber tüm paramızı çarçur edince, yolda kalmış ve metroya nasıl binip de eve gideceğimizi düşünmeye başlamıştık. O sırada bir dilenci geldi ve kendisine yardım etmemizi diledi. Vallahi biz de yolda kaldık, yoksa yardım ederdik deyince.. ..eline cebine daldırdı, bir avuç dolusu bozuk para çıkarttı ve ne kadar ihtiyacımız varsa oradan o kadar almamızı diledi. Ne yalan söyleyeyim, o dilenci olmasaydı o gün ne yapacaktık hala bilmiyorum.

İkinci olay ise on beş gün kadar önce İngiltere’nin Oxford şehrinde gerçekleşti. Üniversiteden eve dönerken çok yorulunca, bisikleti kenara çektim ve kaldırımda biraz dinlenmeye karar verdim. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Ben bağdaş kurmuş duvar dibinde otururken, yoldan geçen ve kafası da biraz güzelleşmiş bir genç, yanımda duruverdi. Elindeki henüz yenmemiş dürümü bana uzattı ve kabul etmemi istedi. Ben kendisini nazikçe reddedince, dilenci olmadığımı anlayan arkadaşları zorla uzaklaştırmak zorunda kaldı genci yanımdan. Zira o yine de dürümü almam konusunda ısrarcıydı.

Dilencilerin sokakta kurguladıkları sahnelerin de birer sanat performansı sayıldığı ve her oyuncunun emeği ile uyumlu bir ücret aldığı günler dileğiyle,

Sevgiyle,,
oNuR :: sU LeKeSi

iZ-LeYiCiLeR

e-PoSTa iLe İZ-Le