21 Şubat 2008 Perşembe

öZ-ü-GüR YoLCu


Öz-ü-gür Yolcu inmeye hazırlanırken atından inceliyordu çevresindeki ağaçları. İçlerinden en incesi güler bir yüzle karşıladı bakışını. Yaklaşan uykusunu onun sıcağında karşılamaya karar vermişti ki Yolcu da.. ..Yağmur çiselemeye başladı.

Uyumayı severdi ama yağmurda ıslanmak kadar değil. Uyku ağarken, yağmursa yağarken yurdu onun ruhunu. Dinlenmekten vazgeçti ve atı Gölge’nin kulağına fısıldadı:


- Hey yaheyy, heyyaa hay..


Atın kalbi cevap verdi dört atışta:


- Hey, Yahey, Heyya, Hay,,


Her dört atışta bir tüm vücudu dolaşmayan tek bir damla kan kalmayacakçasına hızlandı ikisinin de kalp atışları. Tam şaha kalkıyordu ki Gölge, inen yağmur damlalarından birisi karşılarında asılı kaldı ve kon-uşmaya başladı:


- Ey Yolcu! Bir hikaye getirdim Yer-Deniz’e. Dinlemek ister misin?

- Dinlemek.. Dinlendirecekse..

- Ancak bir şartla dinlendirir: Ne hatırlatırsa, sen de onu anlatacaksın ardı sıra!

- Anlatmak.. Anlaştık öyleyse..


Damla, Delice Yeşil ve Yaşıl Zeytin’in hikayesini anlattı bir solukta Yolcu’ya. Anlamadı Yolcu ama eski bir rüyasını hatırladı. Tutmaya çalışsa da onları, birer birer dökülmeye başladı kelimeler içrek gökyüzünden boşluğa. Her kelimede yeniden görüyordu sanki aynı rüyayı:


Küçük bir mescitte, üçüncü ve son safın en solunda, yanında annesiyle oturuyor.. Onun sağında uzun bir boşluk ve hemen yanında sağa dayalı dizilmiş, mescidi cami bellemiş, altı yedi kişi.


En sağındakiyle bir uçtan diğerine kon-uşmaya başlıyor. Adam hep olduğu yerden biraz havalanıp, aynı yere konmak niyetinde. Yolcu’nun söylediklerinin çekiminde, konmadan yaklaşacak gibi oluyor bir ara ona.. ..O telaşla ağırlaştırıyor ruhunu, ağır bir şey çıkıyor ağzından. Çıkışıyor Yolcu ardı sıra:


- Dediklerimden hiçbir şey anlamamışsın!


Ayağa kalkıyorlar hep birlikte ve tart-ışmaya başlıyorlar. Tart-ışmanın kapanış cümlesini adam kuruyor iyice ağırlaşan ruhunun altında ezilip de kururken bedeni:


- Haydi, asın şu kafiri! Ne bekliyorsunuz?


Mescidin en arka kısmında, ortada buluyor Yolcu annesiyle kendini. Diğerleri oldukları yerde hala ama sanki sayıları çoğalmış; yüzleri onlara, sırtları kıbleye dönmüş. Onlara doğru gelmeye başlıyorlar. Hemen sağlarındaki ayakkabılığın üstünden bir parça halat çıkartıyor üst üste çıkmış birileri. Annesi bir ona, bir de sağdaki kapıya bakıyor “Çıkıp, kaçmayacak mıyız?” dercesine. Başını sallıyor hayır derecesinde. İki derece fark kalıyor onlarla arasında. Çoğalıyorlar..


Birden uyandı Yolcu. Damla’ya baktı ve yeniden daldı rüyasına:


Eve girerken, üçerli beşerli öbekler halinde bir dolu insan görüyor içerde. Kapıya en yakın olanlara katılıyor. Eskimekte olan bir arkadaş bakışlarıyla bir kör kuyuya atmaya çalışıyor dikkatini. “Peşimde olduğunu biliyorum” anlamında sallıyor başımı ve bakışının sabitlendiği doğrultuda, başka bir öbeğe doğru yürümeye başlıyor.


Nereye (g)itse, ardı sıra geliyor beriki. Acaba az önceki tart-ıştığı adam mı bu? Ayrımsayamıyor, kuyu oldukça karanlık. Kapıya dik doğrultuda, sol köşede bir ışık görüyor: Yaşlı bir adam bir çocuğa kitap okuyor. Dinliyor, dinledikçe yaklaşıyor ışığa. Işığın sıcağı yakmaya başlayınca yüzünü, bir soruyu belirtiyor yaşlı adamın okuduğu sözcükler arasında kıvrılan dumanda:


- Hak mı, değil mi sözü? Nasıl anlıyorsun?

- Bakıyorum söyleyene. Eğer o yeşiller içinde görüyorsam rahmani, dışında görüyorsam şeytanidir! Zira rahmani de, şeytani de içtedir.


Belirttiği sorunun cevabı üstün(d)e birden kayboluyor yaşlı adam ve Yolcu onun yerine geçiyor:


- Her soru kendi içinde cevabını içerir. Sorun, soruyu doğru dilde okuyabilmekte..


Bir taraftan kitabı okuyor Yolcu, bir taraftan da endişelenmeye başlıyor: O adam da dinliyor onu ve bu sefer kaçacak hiçbir yer yok: Işık kuyunun dibindeki suda sönerken, bir ters L şeklindeki odanın kırılma noktasına sıkışmış durumda artık.


Adam’ın eline tutuşturduğu bıçakla yüreği tutuşan çocuk, birden Yolcu’nun üzerine atılıyor. Çocuğu havada yakalayıp, bir pervane gibi döndürdükten sonra ayakları kıbleye, yüzü az önce okuduğu kitaba gelecek şekilde yere koyuyor Yolcu. Aklına Hallaç geliyor, ağlamamak için bağırıyor sesi çıktığınca:


- Önce yüzünüzü kıbleye dönün!


Yolcu’nun sesi önce Adam’ı bölüyor yüzlerce, sonra her birinin bakışlarını ve bıçaklarını kendisine yöneltiyor. Ona doğru geliyorlar o girdiği ters L’nin sonuna doğru geri geri yürürken. Sesi duyunca sarsıla sarsıla ağlamaya başlayan kuzeni gelip sarılıyor ona sıkıca. Sarılmış duruyorlar betona kök salmak istercesine ama arkalarındaki camlı duvarın çekiminde zeminle beraber kaymaya başlıyorlar. Kararıyor odanın içi ve Adam’lar birer gölgeye dönüşüyor.


Topluca mekan değiştiriyorlar: Üç kat aşağıda devam ediyor oyun. Kuzeniyle camlı duvarın içinden geçiyor Yolcu kayarak. Artık sokaktalar. Evin duvarı birden üzerinde büyük delikler olan dev bir duvara dönüşüyor çevredeki evler yittikçe. Oluk oluk kan akıyor deliklerden uzun bir süre. Güneş doğuyor sonra duvarın arkasından ve akan kanlar donuyor onun sıcağıyla. Öyle ki donan kanla dolmuş delikler duvarın üzerinde birer kırmızı güneş gibi görünüyor.


İkinci kez uyandı Yolcu. Damla’ya baktı ve yeniden daldı rüyasına:


İki yanı yeşillerle kaplı bir nehir üzerinde uçuyor. İlk defa onun gibi yüzercesine uçan birisi var yanında: Bir yabancı yüz. Giyimine bakınca aynı zamanda yaşamadıklarını an’lıyor Yolcu. Yabancı’nın söyledikleri bakışlarını giyitten, nehre doğru çekiyor:


- Biliyor musun? Yeşiller sadece dışında değil suyun..

- Suyun rengi yoktur, su onu saranın rengini alır!

- Suyun değil, içindekilerin rengi yeşil: Bu nehirde yılanlar var!

- Biraz yüksekten uçalım mı öyleyse? Çok yakınız.

- Bu yılanlar sana zarar vermez. Diğer nehirdekiler tehlikeli sadece..


Yılanları görmeye çalışırken Yabancı’nın yanından yittiğini fark ediyor Yolcu. Yetişmeye çalışırken geçmişte doğup da gelecekte ölene, sağda nehre dik bir yol olduğunu görüyor ve dönüp, yola giriyor.


Her iki tarafı da sararmış ve cılızlaşmış yeşillerle dolu olan bu yol üzerinde uçmaya devam ederken, solda minik ve türbemsi bir yapıyla karşılaşıyor. Kırmızı piramit çatının altındaki duvara işlenmiş olan siyah şeride hayranlıkla bakarken, küçük yeşil bir tabela ilişiyor gözüne: “Hacı Bektaşi Veli”. İçeri girecekken, bir dolu birbirine girmiş ses duyuyor. Yüzleri bildik ama orda olmayan..


Üçüncü kez uyandı Yolcu. Damla’ya baktı ama bu sefer yerinde yoktu o. Yağmur hızlanmış, gök gürlüyordu. Yağmur damlaları ışıklar içinde yanarak havada hep beraber bir an asılı kaldı. Gölge’nin yüzünü Doğu’ya döndürdü Yolcu ve fısıldadı kulağına:


- Hey yahey, heyya hay..


At dört nala kalktı..

2 yorum:

TAYTAY dedi ki...

Bana kalırsa. Hacı Bektaş a gitme zamanın gelmiş.

Bu arada benim ki de gelmiş de çoktan geçiyor.

Kankanın (H.B.V) samimi yolcuları geri çevirecek hali yok.

Anarşist olmasa bi lonca da filan takılırdı.

Neler yazıyorum lan ben.

Ama söz verdik aklımıza ne gelirse yazacaz.

Her ne hikmetse her ne alametse bin tane Hallaç astıracak ve hatta arslanlara vücudunu parçalatacak halde olmama rağmen umudumu kesmiş değilim.

Bazen benim için fedakarlıklar yapan onca insanı düşünüyorum. Diyorum ki keşke hiç fedakarlık yapmasalar.

Kendilerine sadece ii baksalar su da akıp yatağını bulsa.

Ama millet bnim kadar gaddar değil.

Gönül gören kaç kişi var da rüyada kankaya kafir diyo? Gönül görse kıyabilir mi kafire? Ben kıyamam şahsen kıymamak da gerekir.

Nuh 950 sene uğraşmış. Örnek almak gerekir.

Kankam sen bu yorumu hiç yayınlama. Emi. Oku bırak. :)

Kucaklar dolusu saygı. :)

Temam sevgi.

,,sU LeKeSi dedi ki...

Ben yorumu okudum, yorum meydan okurken.. Hal böyleyken, yorumu meydandan etmek olmaz..

iZ-LeYiCiLeR

e-PoSTa iLe İZ-Le