merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2014 Salı

Yurdum Mucitleri




Benim hep içim burkuluyor böyle bilim haberlerini okurken, birden parlayan öfke yerini önce acıya, sonra da hüzne bırakıyor. 

Tatvanlı Medeni abiye doğru düzgün bir şekilde bilimsel eğitim verilseydi, bu merak ve motivasyonla kim bilir ne güzel şeyler yapardı hem kendisi, hem de bizler için. 

Haydi, ona böyle bir imkân yarat(a)madık diyelim. En azından televizyonlarda, gazetelerde, kitaplarda,, vs karşısına çıkartsaydık hakiki bilimle tanışma imkânını! Hem böyle rezil olmazdı farkında olmadan, hem de hala güzel şeyler yapma fırsatı olabilirdi.

Biz ne yaptık peki? 

Hollywood propagandalarına taş çıkartan, şunun gibi algı/toplum mühendisliği ürünleri tasarladık devlet eliyle: erke dönergeci. 

Bilim haberciliğinin yüz karası Türkiye medyası (bakınız: bilim-bilmiyim) sınırsız enerji üretebileceğimize inanmışken, Medeni abi nasıl inanmasın?  

Evrim ve kuantum teorileri hakkındaki saçmalamalara bile topluca itiraz edemeyen akademimiz, bu olanaksızlık karşısında da kuzuların sessizliğini bozmamışken, o nereden bilsin kendi kendine neyin peşinde ömrünü törpülediğini?

Seküler devletin meşruiyet devşirmek için – özellikle milli eğitim aracılığıyla – bilim üzerindeki tahakkümünün de, cahil medyanın ideolojik aygıt olmaktan öteye gitmesini engelleyen korkaklığının da, kendine bile yetmekten aciz akademinin bilgiyi toplumla paylaşmada yeteneksizliğinin de canı cehenneme. 

Şu an önemsediğim onlar değil, Medeni abi gibi yurdum mucitleri.

Zaten kaç kişi çıkıyor toplumda maç skorlarını, seçim sonuçlarını, paparazzi dedikodularını,, vs değil de böyle adam akıllı şeyleri merak eden? Onlara da layık gördüğümüz sona bakın hele: âleme madara olup, akademideki çoluk çocuğun diline düşmek!

Oysa ne güzel şeyler yapabilirdi Medeni abi bu merak ve motivasyonla? 

Düşünsenize ya hu! Düşünsenize...

15 Mart 2013 Cuma

BaŞKa TüRLü


Ne içindeyiz hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayız aslında. Çünkü onun sınırını bizle çiziyor “insanca yaşama hakkı”nı kendi mülkiyeti altına alanlar! 

Kendimi mi kandırıyorum, içinde herkes için insanca yaşamın mümkün olduğu başka türlü bir hayat ütopya mı sadece? 

Acaba bilimsel araştırmalar devletler ve şirketlerce değil, toplumca destekleniyor olsaydı, bilim insanları hangi konuları merak edip, araştırır; hangi problemleri çözerdi? 

 

Mesela, açlık ve yoksulluk bugünkü kadar çözümsüz kalır mıydı? Açlık sınırına yakın asgari bir ücretle çalışılacak kadar önemsiz görünen meslekler olur muydu toplumda? 

AIDS’li doğan çocukları ne zaman iyileştirmeye başlardı doktorlar? Afrikalılar, Amerika’da kendileri gibi bir çocuğun hasta doğmasını beklerken mi ölürdü yine? 

Eczanelerde antibiyotik mi satılırdı, bakteriyofaj mı? 

Asker telsizleri ve dinleme cihazları mı daha önce icat edilirdi, internet ve ona bağlanabilen akıllı cep telefonları mı? Elektrikli arabalar mı daha önce tasarlanırdı, benzinli olanlar mı? 

Aslında en önemlisi, tıp ve teknolojideki son gelişmelerden en çok yararlananlar kimler olurdu?? 

Acaba eğitim ideal vatandaş ve işçiler değil, ideal bireyler yetiştirmek için verilseydi, çocuklar okullarda hangi derslerden sorumlu tutulur, hangi konuları öğrenirdi? 

 

Mesela, sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilim dersleri mi daha çok yer alırdı müfredatta, bugünkü gibi tarih mi? 

Programlamayı mı önce öğrenirdi çocuklar, matematiği mi? İlk okulda hangi problemleri çözebilecek donanım edinilirdi? 

Matematik bilmeden fizik, fizik bilmeden kimya, kimya bilmeden biyoloji dersi işlenir miydi? Bu kadar çok formül ezberletilir, bu kadar çok sınav yapılır mıydı? 

Öğretmenden mi daha çok öğrenirdi çocuklar, akranlarından mı? Yoksa kendi kendilerine mi öğrenirlerdi genellikle? Oyun oynarken aldığı keyfi öğrenirken alamaz mıydı o zaman da insanların çoğu? 

Aslında en önemlisi, edindiğimiz bilgi bizi ne kadar bağımlı kılar, ne kadar öz-ü-gürleştirirdi?? 

Acaba medya ideolojik bir aygıt, bir toplum mühendisliği aracı olarak kullanılmıyor olsaydı, halk gazetelerde/kitaplarda ne okur, televizyonlarda/sinemalarda ne izlerdi? 

 
Mesela, kadın cinayetleri ne zaman bir haber değeri taşımaya başlardı? 1 kadın öldürüldükten sonra mı, 100 kadın öldürüldükten sonra mı? Yoksa yine 10,000 kadın öldürüldükten sonra mı? 

Trafik kazalarına dair verilen haberler mi daha uzun olurdu, terörist saldırılarına dair verilenler mi? 

Güneydoğudaki Kürt çocukları ya da Çin’deki Uygur çocukları, İsrail’deki Arap çocukları gibi gösterilir miydi öldürüldüklerinde ana haber bültenlerinde? 

Dizi senaryoları aynı aileden birden fazla kişiye aşık olma üzerine mi kurulurdu, aynı ailede birden fazla dine inanılması ya da aynı toplumda birden fazla dil konuşulması üzerine mi? 

Her dizide en az bir hizmetçi ve bir kabadayı mı olurdu şimdiki gibi, bir bilim insanı/sanatçı ve bir bilge/aşık mi? Hangi meslekler meşrulaştırılır, hangi karakterler özendirilirdi? TV karşısında büyüyen çocuklar büyüyünce pop, sinema veya futbol yıldızı mı olmak isterdi, müzisyen, tiyatrocu veya sporcu mu? 

Aslında en önemlisi, medya günümüzdeki gibi adaletsizliğe katlanmamızı sağlayacak bir kaçış edebiyatı mı üretirdi, adaleti koruyup, kollayacak bir edebiyat mı? 

Belki sadece kendimi kandırıyorumdur, herkes için insanca yaşam bir ütopyadır. Belki de gerçekten haklıyımdır, kendimizi kandırıyoruzdur: aslında biz hiç yaşamıyoruzdur! Ne içindeyizdir hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayızdır aslında. Bizim sayımız arttıkça, onların, hayatın merkezindekilerin hakimiyet alanı genişliyordur sadece.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Eğitim-Öğretim Reformu

Oldukça ciddi bir eğitim-öğretim reformu yapılmadan yapılacak hiçbir reform, Türkiye’de büyük bir fark yaratmaz! Çünkü Eğitim-Öğretim Sistemi’nin iyi çalışmadığı bir ülkede bırakın kötü çalışan sistemleri düzeltmeyi, iyi çalışan sistemlerin iyi çalışmaya devam etmesini bile sağlayamazsınız. Reformların bu kadar çok konuşulduğu bir zamanda, kimsenin bunu önemsememesi oldukça garip.

Öğretmenler için Eğitim-Öğretim Reformu

Türkiye’deki mevcut Eğitim-Öğretim Sistemi başta kendi çalışanlarını, öğretmenleri, mağdur ediyor. Hem de öğretmen olmak için üniversiteye giriş sınavına çalışmaya başladıkları andan, kendi öğrencileri üniversiteden mezun olana kadar, her aşamada!

Başka hiçbir meslek lisesine benzeri tanınmayan ayrıcalıklı bir ek puan sistemi var Öğretmen Liseleri’nin. Bu liselere öğrenci alınırken öğretmenliğe uygunluk şartı aranmadığı için, aslında öğretmen olmada fırsat eşitliği ortadan kalkıyor. Öğretmenliğe uygun olmayan, hatta öğretmen olmayı hiç istemeyen birçok öğretmen lisesi mezununun üniversiteye giriş sınavında aldığı puan, öğretmenlik tercih ettiklerinde yükseltiliyor. Öğretmenliğe oldukça uygun olan, öğretmen olmayı da çok isteyen, fakat öğretmen lisesi çıkışlı olmayan öğrenciler sınavda onlardan daha başarılı da olsa, Eğitim Fakülteleri’ne bu yüzden giremiyor. Böylece ek puan sistemi ile eğitim fakültelerindeki öğrenci kalitesi beklenenin aksine, düşüyor!

Eğitim Fakülteleri’ndeki kalite eksikliği tabii ki sadece öğrencilere mahsus değil. İstekli bir öğretmen adayı çevresinin kalitesizliği yüzünden motivasyonun törpülenmesini engelleyebilse bile, eğitim felsefesi, eğitim bilimleri ve eğitim-öğretim teknolojileri konusunda yetkinleşme imkanını genellikle bulamıyor. Çünkü fakültelerin onlardan beklediği çoğunlukla çocuklara öğrenmeyi öğretmeleri değil, çocukları devlete kayıtsız, şartsız teslim olacak şekilde eğitmeleri oluyor! Öğrenci ister üstün yetenekli olsun, isterse zeka geriliğine sahip olsun; öğrencinin öğrenme tarzı ister görsel, ister işitsel, isterse kinestatik olsun; öğretmen adayları bütün öğrencileri tek-tipleştirebilecek şekilde donatılıyor.

Eğitim Fakülteleri’nden istekli ve yetkin bir şekilde mezun olabilen, tabii bu arada Öğretmen Liseleri ve Eğitim Fakültelerini mesken edinmiş siyasi ve ideolojik yapılanmalardan da kendini koruyabilen öğretmenlere devlet iş vermeden önce, onlardan biraz daha para kazanmak istiyor: Öğretmenler aslında kendilerini aptal bir çocuk yerine koyan KPSS adlı sınava girmek zorunda bırakılıyor (bakınız: Eğitim ve İdeoloji - I). Tabii bu sayede sadece devlet değil, öğretmenleri KPSS’ye hazırlayan özel dershaneler de para kazanıyor.

KPSS’ye iyi hazırlanmak hem zaman, hem maddi gelir, hem de emek gerektiren bir süreç. Bir şekilde bu gereklerin hepsini sağlamış ve KPSS’den oldukça yüksek bir puan almış, bu arada da istek ve yetkinliğini koruyabilmiş bir öğretmen yeterli sayıda kadro açılmadığı için genellikle açıkta kalabiliyor. Yeterli kadro açılmıyor, çünkü devlet kadrolu öğretmenlerin yerine, ücretli öğretmenlik adı altında ve oldukça kötü şartlarda, sayısını ısrarla açıklamadığı kadar (!) öğretmen çalıştırıyor. Tabii bu sayede yine sadece devlet değil, öğretmenleri benzer şartlarda çalıştıran özel dershaneler de para kazanıyor.

Öğretmen olmak için üniversiteye giriş sınavına çalışmaya başladıkları andan, kendi öğrencileri üniversiteden mezun olana kadar, her aşamada öğretmenlerin bir cebinde devletin, diğerinde ise özel dershanelerin eli oluyor. Bu eller görüldüğü gibi sadece ceplerde de kalmıyor: Öğretmenlerde istek, yetkinlik,, ne varsa, bu eller ile boğuluyor!

Bu bağlamda, Türkiye’de bir reform yapılacaksa önce eğitim-öğretim reformu yapılmalı. İlk olarak ücretli öğretmenlik kaldırılmalı ve özel dershaneler kapatılmayacaksa, bu kurumların öğretmenleri çalıştırma koşulları devlet eliyle sınırlandırılmalı. KPSS gibi bir sınav zorunluluğundan vazgeçilmeyecekse, öğretmenlerden bu sınava giriş ücreti alınmamalı ve Eğitim Fakülteleri’nin müfredatına zorunlu KPSS’ye hazırlık dersi konulmalı. Eğitim Fakülteleri, öğretmen adaylarına öğrencilere öğrenmeyi öğretecek donanımı sağlayacak şekilde, mevcut bilgi birikimiyle yeniden yapılandırılmalı. Öğretmen Liseleri ve Eğitim Fakülteleri’ne öğrenci alınımına öğretmenliğe uygunluk şartı eklenmeli. Aksi taktirde Öğretmen Liseleri’ne tanınan ayrıcalıklı ek puan sistemi kaldırılmalı.

Öğrenciler ve Aileleri için Eğitim-Öğretim Reformu

Mevcut sınav sistemleri öğrencilerin zihnini hastalandırırken, bu sınavlarda başarılı olmak için neredeyse zorunlu hale getirilen özel dershaneler de öğrencilerin ailelerini soyuyor.

Düşünmeden bir şeyler öğrenmek, ilintilikleri görmeden de düşünmek mümkün değildir. Bu bağlamda, müfredatlarda yer alan konuların hepsi birbiriyle oldukça ilintili, öyle olmasaydı bilim bir bütün olamazdı zaten. Fakat bu konular aralarında hiçbir ilinti yokmuş gibi anlatılıyor öğrencilere. Bu da öğrencilerin anlatılanları öğrenmesini engelleyip, ezberlemesine sebep oluyor. Öğrencilerin böylece düşünmemeye alıştırılması da yanında cabası.. Yediği yiyecekleri sindirmesi engellenen bir mide gibi oluyor çocukların beyinleri..

Test tekniği üzerine yeniden yapılandırılan mevcut sınav sistemi de düşünmeme ve ezberleme alışkanlığını iyice pekiştiriyor. Yediklerini sindiremeyen bir mide kusturulduğunda ne kadar rahatlarsa, testler de öğrencilerin beyinlerini ilkin o kadar rahatlatıyor. Tabii yediklerini sindirmeden sürekli kusan bir mide insanı ne kadar hasta yaparsa, ezberlediği bilgileri girdiği testlerde kullanıp, bir daha asla kullanmayan beyinleri de öğrencilerin zihinlerini o kadar hasta yapıyor. Böylece Eğitim-Öğretim Sistemi düşünen bir toplum için değil, düşünemeyen bir toplum için bireyler yetiştirir oluyor.

Çocuğunun iyi bir eğitim-öğretim görmesi için devlete her harcamasında vergi veren aileler, sadece çocuklarının zihninin hastalanmasıyla kalmıyor, bir de özel dershanelerin eline düşüyor. Annesinin dershane ücretini ödeyemediği için hapse girmesini gururuna yediremeyip, intihar eden Samet bile reform tartışmalarını bu konuya çekemedi, ne yazık.

Devlet okulları devletin yaptığı test sınavları için o kadar yetersiz ki artık öğrenciler okulla beraber dershaneye başlıyor neredeyse. Çünkü dershaneler bilgileri kolay kolay sindirilemeyecek bir şekle sokmayı devlet okullarından daha iyi biliyor ve öğrencileri mümkün olduğunca çok kusturuyor. Tabii arada hastalanmayı geciktirmek için çocuklara ilaç da veriyor. Dershaneler böylece öğrenciler için o kadar zorunlu hale geliyorlar ki son sınıf öğrencilerine okul öğretmenleri yıllardır nerdeyse hiç ders anlatmıyor ve öğrencilerin hafta içleri de dershanelerindeki programlara katılmasını sağlıyor.

Madem dershaneye gitmeden öğrenciler başarılı olamıyor, öyleyse çocuklar yıllarca neden devlet okullarına gidip, vaktini boş yere harcıyor? Okula gitmek zorunlu olmasa da, en azından öğrenciler çalışmaya daha çok vakit bulsa, aileler de devlete verilen eğitim-öğretim vergileri ile dershanelerin oldukça yüksek olan ücretlerinin bir kısmını karşılasa.. Ne saçmalık, değil mi? Düşünsenize asgari ücretle çalışan ve çocuklarını dershaneye göndermek zorunda olan bir veliyi?

Bu bağlamda, Türkiye’de bir reform yapılacaksa önce eğitim-öğretim reformu yapılmalı. İlk olarak düşündürtmeyici ve ezberletici müfredatlar, düşündürücü ve öğretici hale getirilmeli. Sınav sistemleri de bunu pekiştirecek şekilde yeniden yapılandırılmalı. Eğer bu değişiklikler kısa sürede ya da mevcut kadroyla gerçekleştirilemiyorsa, devlet okulları bir süre için tamamen kapatılmalı ve bütün kadrolar bu değişiklik için kullanılmalı. Sadece dershaneye gitmek öğrencileri ve ailelerini de rahatlatacaktır. Okulları kapatmak mümkün olmayacaksa da dershaneler bir şekilde devlete bağlanmalı ve değişiklikler için onların kadrolarından yararlanılmalı. Bu da mümkün değilse, öğrencilerin dershane ücretlerini devlet kendisi karşılamalı.

Son olarak da, eğitimde anadil meselesi var. Fakat bu mesele başlı başına başka bir yazıya konu olmalı..


12 Ağustos 2009 Çarşamba

Öz-ü-gür Öğrenim 1


Eğ’itim ve Devlet

İnsani bir sistem olduğu için eğ’itim-öğretim sistemi kurulurken ilk yapılması gereken şey insanın nasıl tanımlanacağına karar vermektir. İyi-kötü, yeterli-yetersiz (tam-eksik), bağımsız-bağımlı (öz-ü-gür-kul/köle) gibi birçok farklı koordinat sisteminde insan ayrı ayrı tanımlanmalı ve bu farkı tanımların koordinat dönüşümleriyle birbirine dönüşebildiğine emin olunmalıdır.

Bir örnek vermek gerekirse insan iyi-kötü düzleminde doğuştan kötü; doğuştan iyi; doğuştan ne iyi, ne kötü ya da doğuştan hem iyi, hem kötü olarak tanımlanabilir. Bizim Milli Eğ’itim (!) Sistemi’miz de dünyadaki birçok benzeri gibi insanı doğuştan kötü kabul eden bir eğ’tim felsefesi üzerine kuruludur ve insanın içindeki kötülüğü eğ’ip, onu iyi yapma (!) amaçlı eğ’itim-öğretim yöntemleri kullanmaktadır.

Peki MEB, YÖK ya da diğerleri çocuğu neden kötü kabul etmektedir? Daha doğrusu çocuk neye göre ve niçin kötüdür?

Ayrıca, Milli Eğ’itim Sistemi’mize göre çocuk yetişkin gibi kendine özgü özellik ve ihtiyaçları olan bir birey değil, bir birey adayıdır. Kendisine yetemez, kendi kendini geliştiremez. Seneler süren eğ’itim-öğretim süreci çocuğun bu eksiklik ve yetersizliğini gidermek içindir. Hatta devletten başka kimse bu anlamda giderici olamaz.

Peki çocuk gerçekten bu kadar muhtaç mıdır? Daha doğrusu çocuk neye ve niçin muhtaçtır?

Bunların yanında, sevgili Milli Eğ’itim Sistemi’miz çocuğu bağımsız görür. MEB, YÖK, TSK,, gibi devletin birçok ideolojik aracı insanı ömrü boyuncu bu doğuştan gelen bağımsızlığından uzak tutmak için çalışır.

Devlete göre çocuk kötüdür, evet: Zira çocuk bağımsız olma eğilimindedir. Devlete göre çocuk eğ’itime muhtaçtır, evet: Zira insan o çocukça öz-ü-gürlüğünü koruduğu sürece devlet için iyi bir vatandaş olamaz ve insan iyi bir vatandaş olmadığı sürece devlet için eksiktir, yetişkin olamaz.

Dikkat ettiniz mi? Hep eğitim, hep eğ’itim. Öğretim pek önemli değildir bu diyarlarda. Onları dershaneler verir. Adı üstünde, Milli Eğ’itim (!) Sistemi.. ..milletin devletin önünde eğ’ilmesi için, onun kulu ve kölesi olması için çal(ış)an ideolojik araçlar bütünü!

Fark ettiniz mi? Devlet bu çağın en önemli iki Tanrı’sından birisidir. Onu yönetenlerin tanrısı Para, onun yönettiklerinin tanrısı ise kendisidir. Ama ezeli ve ebedi olan bir tek odur. Onun yolunda ölenler şehittir artık. Hatta gerektiğinde size sormadan canınızı dahi alabilir. 12 yaşında bir çocuk bile olsanız daha..

“Bu çocuklar hangi suçlarından ötürü öldürülüp, toprağa gömüldü?” diye soramazsınız, günahtır. Onlardan biri sizin çocuğunuz bile olsa.. Sorduğunuz anda, bir teröristsinizdir, bir vatan hainisinizdir ve hemen defteriniz elinize verilir. Hapishanenin azabı, cehenneminkinden de çetindir..

Bir dakika, dur Onur.. ..konu bu değildi, ben başka bir şey söylemek niyetindeydim.

Bir Almaşık (/Alternatif) Eğ’itim: Montessori Yöntemi

Yurdumda eğitim fakültelerinde dahi pek bilinmese de devletin sunduğu merkezi eğ’itime almaşık bir çok almaşık eğ’itim akımı vardır dünyada. Bu yazıda asıl paylaşmak istediğim ise bunların en yaygınlarından birisi olan ve İtalya’nın ilk kadın tıp doktoru olan Maria Montessori’in başlattığı akım. Zira, yüzyılı aşkın bir süredir Montessori’nin yöntemi birçok ülkede, birçok okulda başarıyla kullanılmaktadır.

Montessori’ye göre çocuk doğuştan iyidir ve en az bir yetişkin kadar kendine yetip, kendi kendini geliştirebilir. Bunun için gerekli olan sadece uygun bir çevredir! Merkeze devleti değil, çocuğu alan; amacı onun potansiyelini dışarı çıkarmak için edilgen bir yardım ve yönlendirme sağlamaktan öteye gitmeyen; çocuk-ça ve öz-ü-gür öğrenimci bir çevre.. Zira çocuk yetişkinlerden farklı özellik ve ihtiyaçları olan, başka türlü ama tam bir bireydir!

Montessori “..Hiçbir köle çocuğun ailesinin mülkü olduğu kadar efendisinin mülkü olmamıştır. Hiçbir köle çocuğun karşılaştığı kadar sınırsız engellerle karşılaşmamıştır.” der ve devam eder: “İnsan hakları asla çocuğun durumunda olduğu gibi hiçe sayılmamıştır..” Bu yüzden de eğ’itimin amacını bireyi özgürleştirmek olarak tanımlar.

İlk olarak zeka geriliği olan çocuklarla çalışmaya başlayıp, onların normal olarak adlandırılan çocuklarla eş başarı seviyesine ulaşmasına yardım etmiştir Montessori. Aynı yöntemin normal olarak adlandırılan çocuklarda kendine-hakimlik (oto-kontrol) ve içrek disiplin geliştirdiğini fark edince de ilk Çocuk Evi’ni kurmuştur.

Çocuk Evleri’nde alışıldık sınıf kavramı mevcut değildir. Çocuklar gelişim dönemlerine göre çok-yaşlı sınıflarda, yönlendiricilerden (/öğretmenlerden) ziyade kendi kendilerine veya akranlarından bir şeyler öğrenirler. Yönlendiriciler mümkün olduğunca edilgen kalarak, öğrencileri mümkün olduğunca etkin bırakırlar. Bunun için de çok iyi birer gözlemci olmalıdırlar ve her çocuğun kendine özgü bir yöntem kullanılabilmesini sağlamalıdırlar.

Bu Çocuk Evleri’nde çocuk, okul ile aile asla birbirinden ayrık hareket etmez. Çocuğun 0-6 yaş arasında duyuları keşfederek kişiliğini yaratmasına yardımcı olunur. 0-3 yaş arasındaki bilinçsiz emici zihin “ruhsal embriyo” olarak adlandırılır. Bunu takip eden 3-6 yaş arasındaki bilinçli emici zihin dönemine geçildiğinde çocuğa sonunda kendi kendine okumaya - yazmaya başlayacağı, müzik ve matematik çalışacağı oyun ve alıştırmalar yaptırılır. Şaşırtıcı olan, böyle bir çevrede bilindik anlamdaki, zaman geçirme dışında bir amacı olmayan oyunlara çocuklar kolay kolay yüz vermezler.

Çocuğa 6-12 yaş arasında kavramları keşfedeceği ve aynı zamanda ihtiyacı olan “ev ortamından uzaklaşarak bağımsızlaşma” sürecini gerçekleştirebileceği bir ilk okul çevresi sunulur. Çocuk daha ilk okula başlamadan merkezi eğitimdeki bir ilk okul üçüncü sınıf öğrencisiyle aynı seviyede donanıma sahip olduğu için, bu dönemde keşfedebileceği değerlerin sınırı yoktur. Bunun için mutlak ve süreğen bir müfredat bulunmaz okullarda. Çocuk istediği zaman, istediği kadar öğrenebilir her şeyi..

Çocuğa 12-18 yaş arasında sunulan çevre ise hayatı keşfetmede kolaylık sağlar. Bu bağlamda Çocuk Evi orta okul seviyesinden sonra yerini çiftliklere bırakır. Yetişkinler sadece misafir olmak, çözülemeyen bir sorun için yardım sunmak ya da ders vermek için gelirler bu çiftliklere. 3-4 kişilik odalarda kalan çocuklar tarım ve hayvancılıktan makine tamiratına, mutfaktan işlerinden muhasebe işlerine kadar ihtiyaçları olan her şeyi kendileri yapmaya çalışır. Bu sayede insan ilişkilerinde oldukça yetkinleşen çocuklar, diğer canlılarla ve doğayla ilişki kurmada da modern insanın oldukça ötesine geçebilirler.

Böyle yetişen çocukların kurduğu bir toplumu düşünsenize? Üstelik henüz üniversiteye de gitmediler..

İleri Araştırma Yapmak İsteyenlere

http://montessoriegitimi.org/yerarti/joomla/
http://digital.library.upenn.edu/women/montessori/method/method.html
http://www.montessori.edu/

6 Haziran 2009 Cumartesi

Eğitim ve İdeoloji - I


Yukarıdaki soru bir öğretmeninin atanabilmesi için Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda, namı değer KPSS’de, doğru (!) olarak çözmesi gereken sorulardan sadece birisi. İşin garibi, sorunun doğru çözümü I, II ve III.* Bunu bilen ama atanmak isteyen bir öğretmenin işaretlemesi gereken şık ise yalnız IV. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özerkleştirilmesi..

Düşünsenize.. ..öğretmen oluncaya kadar en az 15-16 sene merak ve şevkinizi sürekli törpüleyen bir eğit-im görmüşsünüz.. ..ama her şeye rağmen bir şeyler yapmak için hala çabalıyorsunuz. Atanmak için hangi medresenin hangi ilde olduğu ya da hangi savaşın hangi sebeple, kaç tarihinde çıktığı gibi bir dolu gereksiz bilgiyi bile ezberlemişsiniz.. ..ama yıllardır sizin için açılması gereken kadrolar imamlar için açıldı diye hala işsizsiniz. Neyin, nasıl ve neden öğretileceğini bilmek sizin işiniz olmuş.. ..ama birileri hala sizi eğitim-öğretim üzerinden “aptal çocuk” yerine koymayı deniyor.

Bu nasıl bir sistem böyle? Anladık, bu seküler devlet dini sadece ideolojik bir araç olarak görüyor. Fakat eğitim? Eğitim mi ideolojiyi destekleyecek şekilde yapılmalı, ideoloji mi eğitimi destekleyecek şekilde yapılmalı? Bırakın öğrencileri, öğretmenler üzerinde bile devlet eğitimi ideolojik bir araç olarak kullanıyor. İnsan devlet için var bu ülkede, devlet ise kesinlikle insan için değil. Yazık.. ..bir devlet vatandaşları üzerinde ne kadar güçlüyse, gerçekte o kadar güçsüz demektir.

---

(*) Diyanet İşleri Başkalığı’nın varlığı ve zorunlu din dersi eğitimi insanın din seçme(me) özgürlüğüne devlet eliyle bir müdahale olduğu için laikliğe aykırıdır. Diyanet İşleri ve zorunlu din dersleri tek bir dinin tek bir mezhebi merkezli kurulmasaydı bile bu böyle olurdu. Zira laikliğe göre devlet hiçbir din için harcama yapamaz. Dini bayramlarda resmi dairelerin tatil edilmesi ise devletin bir dini desteklemesi ve hatta benimsemesi anlamına geleceği için laiklikle hiçbir şekilde örtüşemez. Ayrıntılı bilgi içiz, bakınız: Laiklik Vs Sekülerizm

27 Nisan 2009 Pazartesi

Süreklilik ve Yenilik

Yer-Deniz’de İki ve Üç

Doğanın hassas dengesinin merkezinde bulunan iki kutuplu yaşama ayak uydurma konusunda en başarısız canlı şüphesiz ki insandır. Bu yüzden olsa gerek, medeniyetini kurarken ekolojik çevresini av-avcı şeklindeki dengeli kutuplanmadan virüslerinkini andıran bir tek kutupluluğa dönüştürmüş, hemen ardından da ancak muhafazakar-devrimci (/dişil-eril) olarak dengeli bir şekilde kutuplanabilen toplumsal çevresini üç kutuplu olarak yeniden-yapılandırmayı denemeye başlamıştır.


Oysa tek kutuplu bir ekolojik yapı yaşamın süreklilik (/muhafazakar/dişil) boyutunu dıştaladığı için er geç kendi kendini yok eder. Üç kutuplu bir toplumsal yapıda ise genellikle yaşamın yenilik (/devrimci/eril) boyutu dıştalanır ve bu yüzden hasta-sağlıklı, normal-anormal gibi ikili trajedi durumların ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Tek kutuplu bir ekolojik yapının yaşamın süreklilik boyutunu dıştalaması aşikardır: Organizma olmadan çevre, çevre olmadan organizma varlığını sürdüremez. Zira organizma zamanla yıkılma eğiliminde olan çevreyi, çevre de zamanla yıkılma eğiliminde olan organizmayı yeniden-yapılandırır. Üç kutuplu toplumsal bir yapının yaşamın yenilik boyutunu dıştalaması ise aynı kolaylıkta fark edilmeyebilir.

Kararlı bir üç kutuplu yapının kurulmasının sadece iki farklı yolu vardır. Birinci kararlı yapı tipinde kutuplar birbirine bakışımlıdır. Örneğin Şekil 1–a’daki gibi her kutup bir kutup tarafından güçlendirilirken, diğeri tarafından zayıflatılır. Bu tipteki yapılar aslında en az iki kutuplu yapılar kadar dengelidir ama toplumsal yapılardan çok, ekolojik yapılarda tercih edilirler. Toplumsal yapılara uyarlanması daha kolay olan ikinci kararlı yapı tipinde ise iki kutup bakışımlıyken, üçüncü kutup onlara karşıt-bakışımlıdır. Örneğin Şekil 1–b’deki gibi A ve B kutupları birbirlerini zayıflatma eğilimindeyken, C kutbunu güçlendirme eğiliminde olurlar. C kutbu ise hem A, hem de B kutbunu zayıflatmaya çalışır. Bu yapıda A ve B kutuplarından her birinin diğerine baskın olduğu iki farklı denge noktası bulunur. Ve denge noktalarından birisi normal/sağlıklı duruma karşılık gelirken, diğeri anormal/sağlıksız duruma karşılık gelir.

Şekil 1: Üç kutuplu kararlı yapılar

Toplumsal üç kutupluluğun genellikle bakışımsız kararlı tipe göre kurulmasının birkaç farklı nedeni vardır. Birinci neden bireysel iktidar ilişkilerinin birer birer dondurulup, tahakküm ilişkilerine dönüştürülmesiyle ilintilidir. Eş-eş, veli-evlat, öğretmen-öğrenci, hekim-hasta, ast-üst, patron-işçi,, tüm iktidar ilişkileri ortasından kırılıp, kırık uçlardan soyut ve otoriter üçüncü kişilere, en çok da devlete kaynak yapılır. İki gerçek ve bir tüzel kişiyi içermesi yüzünden kutuplar bakışımsız olarak yapılandırılmış olunur. Üç kutuplu ilişkinin kararlı bir şekilde kurulabilmesi için de ilişkilerde esneklik ve tersine çevrilebilirlik ortadan kalkar, iktidar tahakküme dönüşür. Ardı sıra bunalımlar (/sürtünmeler) ortaya çıkar (bkz: “frustration in spin glasses” ya da “3 ve trajedi”) ve ilişkiler hastalanır: Bunalımları azaltmak adına karşılıklı sorumluluklar o üçüncü kişiler üzerinden soyut bir düzleme aktarılır ve sorumsuzluklar meşrulaşır. Bireysel ilişkilerdeki üç kutupluluğun tüm bu bunalımlarına rağmen korunabilmesi için de sorumlulukların aktarıldığı yeni soyut düzlemde, yani toplum çapında benzer bir üç kutupluluk kurulması gerekir.

Toplumsal üç kutupluluğun genellikle bakışımsız kararlı tipe göre kurulmasının ikinci nedeni ise toplumsal yapının geçmişte devrimci-muhafazakar şeklinde kutuplanmış olmasıyla ilintilidir. Devrimci kutbu doğuran muhafazakar kutup A ve B olarak ikiye ayrılır ve muhafazakar kutbu güncellemesi gereken devrimci kutba sadece A kutbunun baskın olduğu durum ile B kutbunun baskın olduğu durum arasındaki geçişleri düzenlemek kalır. Böylece yaşamın yenilik boyutu dıştalanmış olunur.

Türkiye’de Futbol ve Siyaset

Yıllarca bu ülkede insanlar en çok futbola yatırım yaptı ve içrek merak güdüsü sürekli yeşil sahalara yönlendirilmeye çalışıldı. Böylece insanlar evde ve yolda, okulda ve işte, mahkeme ve hastanede üç kutuplu iktidar ilişkileri yüzünden karşılaşıp, karıştıkları adaletsizliklere karşı vicdanlarında oluşan haklı tepkileri rakip takım ve taraftarlarına odaklar oldu. Zira tepkileri açığa vurmak maç izlerken çok daha kolay, çok daha tehlikesizdi.

Tepkiler bu şekilde törpülenmeden önce, sağcı-solcu ya da sünni-alevi gibi kutuplar üzerine tehlikeli bir şekilde odaklanmaya çalışılmış ve insanlar muhafazakar-devrimci şeklindeki dengeli kutuplaşmalardan soğutulmuştu. Bu yüzden futbolun FB-GS-BJK şeklinde sunduğu üç kutuplu bakışımsız toplumsal yapılanmaya geçiş hiç de zor olmadı.

Bugünlerde insanlar futbol kadar siyasete de yatırım yapıyor ve içrek merak güdüleri giderek oy sandıklarına çevriliyor. Artık insanlar takım tutar gibi parti tutuyor ve bu sayede Dinci-Milliyetçi-Kürtçü şeklinde üç kutuplu bir siyasi yapılanmaya geçiş başarıyla sağlanmış oluyor. Bir başka deyişle, yaşamın yenilik boyutu güzel ülkemde uzun bir süre dıştalanacak gibi görünüyor.

3 Aralık 2007 Pazartesi

eşkıya (ve) Gazali

Gazali’nin önünü eşkıyalar çevirmiş bir gün ve üç sene boyunca tuttuğu notları ve kitaplarını almışlar. O ise arkalarından gidip kitaplarını ve notlarını vermeleri için yalvarmış. Eşkıya Reisi’nin “Nedir onlar?” sorusuna “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Benim öğrendiğim bütün bilgiler o notların içindedir” diye cevap vermiş. Reis küçümser bir ifadeyle gülerek “Sen onları bildiğini nasıl iddia ediyorsun? Biz onları senden alınca ilimsiz kaldın” demiş ve ders notlarını geri vermiş.

Gazali eşkıyanın bu sözlerinin etkisinde kalarak “Allah, beni uyarmak için eşkıyayı o şekilde konuşturdu” diye düş(ün)müş ve üç yıl çalışarak tuttuğu notların hepsini ezberlemiş. Öyle ki, eşkıyalar o notların hepsini alsa, artık ona zararı olmazmış(?)

Keşke Eşkıya’yı gerçekten an’layabilseymiş.. Belki o zaman yüzyıllarca Müslümanların düş(ün)celerini zehirleyip, düş(ün)üşlerini zincirlemezdi!

2 Aralık 2007 Pazar

MeRaK & ŞüPHe



Bence herkeste aynı oranda merak ve şüphe içgüdüsü mevcut ve bunlar bir yerlere yönlenmek zorunda.

Merak içgüdüsü kimisinde işine, kimisinde bilime, kimisindeyse futbol, popstar, tv dizileri, bbg evleri, magazin haberleri gibi şeylere yönlen(diril)iyor.

Şüphe içgüdüsü ise kimisinde alışıldık ve tanıdık olana – ki bu, sorgulama ve eleştirme yetisi kazandırıyor insana, kimisindeyse yabancı olana (Kürd’e, Alevi’ye, Ermeni’ye, Amerikalı’ya, Yahudi’ye,, vs) yönlen(diril)iyor.

* * *

Gerek Orta Asya’dan beraberimizde getirdiğimiz Türk kültüründe, gerekse Anadolu’da Türklerden önce yerleşip, birbiri içinde harmanlanmış olan kadim kültürlerde yabancı olana ilgi duyma baskın bir özellik. Bu özellik sayesinde Anadolu, her yabancı kültürü içinde eritmiş; Türkler de Anadolu’ya gelene kadar karşılaştığı her kültürü kardeş bilip, onlarla etkileşmiş.

Peki, öyleyse yabancı olana şüphe duyma ne zaman ortaya çıkıyor Anadolu’da? Çok eski zamanlarda olmadığı kesin, daha 700 yıl önce Ebu Said Ebu'l Hayr, “Kim olursan ol gel” diyor hala. Ya da Yunus Emre, “Gelin canlar bir olalım” diye sesleniyor.

* * *

Jung, medeniyet çatışmalarının insanoğlunun kendini anlamada çektiği büyük bir sıkıntının yan ürünü olabileceğini iddia etmiş. Bu iddiaya göre, insanoğlu kendini diğer canlı türleriyle fiziksel olarak karşılaştırıp, kendi fiziksel özelliklerini daha iyi anlamaya başladıktan sonra, medeniyetler arasındaki fiziksel farklılıkların bir sorun teşkil etmesi de son buluyor. Fakat kendi zihinsel özelliklerini anlamak için, kendini zihinsel olarak karşılaştırabileceği başka bir canlı türü bulmada bu kadar şanslı değil insanoğlu ve kendi içindeki zihinsel farklılıklar onu hep rahatsız ediyor.

Bu bağlamda, acaba Anadolu’da şüphenin yabancı olana yönlenmesi, din ve mitolojinin toplum yaşantısının merkezinden uzaklaşmaya başlamasıyla ilgili olabilir mi? Çünkü din ve mitoloji, insan türüne kendini zihinsel olarak karşılaştırabileceği tanrılar, periler, cinler, melekler gibi başka canlı türleri sunuyor. Kim bilir?

Ya da Anadolu insanı dünyaya daha çok açılsa – Avrupalılarla, Asyalılarla, Amerikalılarla,, vs dünyayı algılama ve yaşama şeklini kıyaslayabilse; Ermenilerle, Rumlarla, Farslarla, Kürtlerle, Araplarla,, vs kendini kardeş hissetmeye başlar mı yeniden?

Yoksa illa uzayın bir yerlerinden akıllı bir canlı türü dünyayı ziyaret mi etmeli zihinsel farklarımızın sorun uzayımızda eriyip gitmesi için?

Sevgiyle,,

oNuR,, sU LeKeSi

iZ-LeYiCiLeR