Türk kültürü, konar-göçerliğin kalıplığında şekil almıştır. Her göçebe
toplulukta olduğu gibi bizde de sözlü iletişim yazılı iletişimden daha
etkilidir. Gerçekliği göz ile değil, kulakla kuşatmaya çalışırız. Dün kitap
okumayıp, mani, şiir, destan, türkü,, vs. dinlediğimiz gibi; bugün de kitap
okumayıp, haber, klip, dizi, film,, vs. izleriz.
Geçmişle ilişkimiz mekânsal değil, zamansaldır. Sınırlarımızı coğrafyayla değil
tarihle çizeriz. Bin yıl önce bu topraklara geldiğimizde Batı’da Roma, Doğu’da
Pers, onların ortasındaysa kadim Anadolu yerleşik kültürlerinin etkisiyle biz
de yerleşik hayata geçmişizdir, doğrudur. Fakat bu kültürler, toplum yapımızdan
çok, devlet yapımız üzerinde radikal değişimlere sebep olmuştur.
Anadolu’ya yerleştikten sonra toplum yapımızı en belirgin şekilde
etkileyen, başka tür bir konar-göçer kültür olan Arap kültürü olmuştur. Ortaya
çıkan Türk-İslam sentezi de bu bağlamda hala daha çok konar-göçer bir kültürdür.
İmparatorluk sınırlarını sürekli Batı’ya doğru genişletme çabamız da bu
yüzdendir, matbaayı oldukça geç kullanmaya başlamamız da.
Aslında Modern Batı kültürü karşısında zayıf kalmamızın da sebebi
konar-göçerliğimizle ilgilidir. Ne zaman yazılı iletişim toplumsal ilerleme için
olmazsa olmaz hale gelmiştir, biz de o zaman çağdaşlarımıza göre gerilemeye
başlamışızdır.
Gerilemenin inkâr edilemez bir noktaya ulaşmasından sonra, bu topraklarda ilk
ortaya atılan çözüm önerisi Batılılaşma olmuştur. Buna refleksel bir tepki
şeklinde ise alternatif bir çözüm önerisi olarak İslamcılık doğmuştur.
Bugün
Türkiye İslamcıları, en az Batılılaşma kadar İslamcılığın da çıkmaz
sokakları olduğunu görememiştir. Bugünlerde Yusuf Kaplan örneğinde
belirginleştiği gibi, hala da göremiyor sanki.
Birinci çıkmaz sokak, Batı’nın kültür ve teknolojisinin ayrılabilir şeyler
olarak düşünülmesidir. Fakat işin aslı hiç de öyle değildir. Kültür ve
teknoloji birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Batı’dan teknolojiyi almaya
başladığınızda, kültüre de kapıyı aralamış olursunuz. Bu noktadan sonra
kültüre, özellikle de bilimsel kültüre kapıları sonuna kadar açmadıkça da, teknolojik
bağımlılığınızdan kurtulamazsınız.
İslamcılığın şeriat halinin giderek zayıflaması da bu yüzdendir, tarikat ve
marifet hallerinin giderek Batılılaşması da.
İkinci çıkmaz sokak, Batı’ya karşı katı bir sınır çizilebileceğinin
düşünülmesidir. Konar-göçer kültürlerde coğrafi sınırlar yapaydır ve her zaman
buharlaşabilir. Yeterince yerleşikleşmeden mekânsal bir savunma söz konusu
olamaz. Bugün en yerleşik olanlarımız Batılılaşanlarımızdır.
Gezi Direnişinin Türkiye’deki ilk mekânsal savunma olması ve bu harekete
katılanların çoğunun muhafazakâr İslamcılığın karşısında konumlanması da bu
yüzdendir, şeriat İslamcılığının kurduğu mutlak Batı karşıtı duvarların sonraki
hallerde yıkılması da.
Üçüncü çıkmaz sokak – ki Batılılaşma taraftarları da aynı hatayı yapmıştır –
yazılı iletişimin önemini koruduğu sürece kültürümüzün çağdaş Batı kültürünü
yakalayabileceğinin düşünülmesidir. Bugün yönetimimizi tamamen Batılılara
bıraksak bile, bu mümkün değildir. Hiçbir toplum mühendisliği bizi onlarla aynı
seviyeye çıkartmaya yetmez.
En iyi üniversitelerimizde bile genel olarak bilimin sefil, bilim
insanlarınsa yetersiz olması bu yüzdendir.
Yarın
Size çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Kültürel olarak
konar-göçerlikten yerleşikliğe geçmemiz için belki daha bir bin yıl daha
gerekecek gibi görünüyor. Fakat ben hiç de o kadar karamsar değilim. Zira konar-göçerliğimizden
kurtulmamız gerektiğineyse asla katılmıyorum. Bence en büyük hatamız ondan
kurtulmaya çalışmak. Aksine, toplumsal yapımızı kabullenip, ona uygun şekilde
kurum ve teknolojiler geliştirmek zorundayız.
Misal, kitap okumayı sevmiyoruz ama sesli veya görsel kitapları da sevmez
miyiz? Video ağırlıklı özgür internet üniversitelerinde dersler bugünküler
kadar sıkıcı gelir mi bize? Üniversite binalarına sadece hocalarla sohbet etmek
ya da tartışmak için gitsek, ayaklarımız yine geri geri gider mi?
Teknoloji dünden bugüne yazılı iletişimi bize mecbur kılmıştı ama ilerlemesi
orada kalmadı. Sözlü ve görsel iletişim, her geçen gün giderek daha da
kolaylaşıyor. Bu kaçırılmaması gereken bir fırsat olabilir. Konar-göçerlikle
yerleşiklik arasında uygun bir denge tutturur, özgün kurum ve teknolojiler
geliştirebilirsek, neden yeterince başarılı olmayalım ki?
sonraki yazılar : İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Şarkın Devlet Aklı - Türkiye Uzak Tarihi (taslak) İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Din ve Bilim - Türkiye Uzak Tarihi (taslak)
Bir önceki yazıda olduğu gibi, bu yazıda da 70’li yıllardan bugüne kadar
olan dönemde Türkiye İslamcılığını belli bir çerçevede betimlemeyi deneyeceğim.
Bu sefer {muhafazakâr, devrimci} kategorisi yerine {şeriat, tarikat, marifet,
hakikat} kategorilerini çerçeve olarak alacağım. Bu çerçeve, Nurettin Topçu’nun
İslamcılığına dair Fırat Mollaer’in yaptığı çözümlemede kullanılan {şeriat, hakikat} kategorisinin
doğal bir açılımı sadece. Tabii yanlış anlamadıysam…
Bu sefer kendi eksikliklerim üzerinden değil de, 70’li yıllar öncesine dair
birkaç yorum üzerinden gerekçelendirmek istiyorum neden bu kadar kısa bir tarihsel
dönemi ele aldığımı.
Türkiye’de İslamcılığın, (1856 yılında Islâhat Fermanında) Müslüman olan ve
olmayan halklar arasındaki eşitsizliklerin kaldırılmaya çalışılmasına bir tepki
olarak başladığı söylenebilir. Fakat Tanzimât İslamcıları gibi bir şemsiye tanım
altında toplayabileceğimiz ilk ideologların, 70’ler sonrasının İslamcılarının
temel kaynakları arasında olduğuna dair çok fazla delil bulunmuyor.
Cumhuriyetin ilanından tek partili dönemin sonuna kadar devam eden
sekülerleşme sürecinde, batılılaşma ya da modernleşme karşısında öncekinden çok
daha yoğun bir aşağılık kompleksinin geliştiğini ve bu yüzden İslamcılığın yeni
bir faza girdiğini kabul edebiliriz. Fakat bu kritik dönemin de takipçisi ile
arasında sürekli bir bağlılığı olduğunu düşünmüyorum. Bunu kısaca açıklamayı deneyebilirim.
1946’da çok partili sisteme geçişten 70’lere kadar olan dönem, Kemalist
ideolojinin baskı araçlarından kısmen kurtulmuş bir şekilde ve dindar görünümlü
liberal muhafazakâr bir iktidar altında yaşanmıştır. Bu rahatlama, İslamcılığın
tüm hallerinin seyrinde bir kırılma yaratmıştır. İslamcılar arasında bir taraftan
kendine güven artarken, diğer taraftan da eleştirel düşünce ve entelektüel birikim
azalmıştır.
Ayrıca bu ara dönem, devletin kapitalist ABD ile yakınlaştığı ve kendisini
komünist SSCB karşısında konumlandırdığı bir dönemdir. 60’ların sonuna gelirken
gençler arasında sosyalizmin hızla yayılması devlet için çözülmesi gereken büyük
bir probleme dönüşmüştür. Bu yüzden de İslamcılık devlet tarafından manipüle edilmeye
başlanmıştır.
Öncelikle, sosyalizme alternatif olacağı inancıyla Seyyid Kutub ve Mevdudî gibi
yabancı İslamcıların eserleri bizzat devlet desteğiyle Türkçeye çevrilip,
pazarlanmıştır. Bu bölgesel “kaynaklara dönüş” eserleri hedeflendiği gibi
gençler arasında etkili olmuşsa da öngörülmeyen bir şekilde radikal İslamcılık
gibi sisteme muhalif bir devrimci İslamcılık halleri tetiklemiştir.
Bunun ardından devlet bu konudaki politikasını değiştirip, daha önce
desteklediği eserlere karşı karalama kampanyası başlatmıştır. Eserlerin dış
kaynaklı oluşuna vurgu yapılmış ve yazarları din düşmanlığıyla suçlanmıştır. Necip
Fazıl gibi bazı yerli İslamcıların tutumları üzerinden bile izlemenin oldukça
kolay olduğu bu dönüşümle milli, sistemle uyumlu ve görece daha ılımlı olan
muhafazakâr İslamcılık hallerinin tohumları atılmış olmuştur.
Böylece, İslamcılığın seyrindeki mevcut kırılma daha da pekişmiştir. Ne
yerel, ne de bölgesel öncülleri ile kuvvetli bir bağı kalmayan yeni bir İslamcılık
dönemi başlamıştır Türkiye’de.
Şeriat İslamcılığı
Devrimci İslamcılığın hallerinden biri olan radikal İslamcılığı bu
kategoride değerlendirebiliriz. Modern batıya kategorik olarak karşı olan bu
İslamcılık hali, toplumsal hayatta onun kavram ve kurumlarından, bireysel
yaşamda ise onun tutum ve alışkanlıklarından arınıp, uzak durmaya çağırır Müslümanları.
Peygamberden başka bir otoriteye itaati kabul etmez. Kur’an’a dönüp, dini
anlayışın aklın ışığında yenilenmesini savunur. Anlamı açık olmayan müteşâbih
ayetleri anlamlandırma çabasına girmez. Tasavvuf gibi her türlü mistik öğretiyi
şiddetle eleştirir. Arı duru bir din anlayışı hedefler.
Müslümanların modern batı karşısındaki zayıflığını birlik ve bütünlüğün
yitirilmesine bağlamaz. Mehdi ve Mesih gibi figürlerin İslam dünyasını kurtaracağına
da inanmaz. Kendini düzeltmeyen toplumların Allah tarafından
düzeltilmeyeceğinde ısrar eder.
Demokrasi de dâhil, doğrudan kavlî ayetlerden türetilmemiş bütün hukuksal
düzenlemeleri tevhide aykırı bulur. Ne çoğunluğun uzlaşmasını hakikatin bir delili
olarak görür, ne de yönetenlerin Müslüman olmasını yeterli sayar.
Tarikat İslamcılığı
Muhafazakâr İslamcılığın özellikle 28 Şubat öncesindeki bütün hallerini bu
kategori altında toplayabiliriz. Bu İslamcılık hali, modern batıya olan
karşıtlığı reel politiğin dayatmasıyla duygusal sınırların arkasına hapsetmiştir.
Hukuk ile ahlak arasında birincisini önceleyen asimetrik bir ilişki
betimler. Dini anlayışta yenilenme gerekmediğini savunur. Kur’an’dan daha çok din
âlimlerinin kitaplarını okur. Çoğunluğun Müslüman olmasını önemser ve
genişlemenin yollarını arar. İyilik yolunda savaştığını ve hizmet ettiğini
düşünür.
Karizmatik bir liderin öğretilerine uymayı kabul eder. Lider etrafında
mistik öğelerin katalizörlüğünde bir birlik hedefler. Yönetenlerin Müslüman
olması yeterli olmasa da, gereklidir. Bu bağlamda demokrasiyi içine sindiremese
de yararlı bir araç olarak görür.
Mehdi ve Mesih gibi figürlerin sayesinde İttihad-ı İslam’ın sağlanacağına
ve böylece İslam dünyasının kurtulacağına inanır.
Çoğunlukçuluğu yüzünden milliyetçilik ya da ulusalcılık gibi ideolojilerle
eklemlenebilir. Reel politiğin dayatmasına karşı sürtünme göstermediği için de
kapitalizm, emperyalizm, neo-liberalizm gibi devrin kuşatıcı yabancı
ideolojilerine uyum sağlayabilir.
Marifet İslamcılığı
28 Şubat sonrasının bazı muhafazakâr/devrimci İslamcılarını bu kategoriye
sokabiliriz. Bu İslamcılık hali, modern batıya karşı kategorik bir karşıtlık
göstermez. Toplumsal hayattaki kavram ve kurumları ya da bireysel yaşamdaki
tutum ve alışkanlıkları kökenlerine göre değerlendirmez. Fakat zihninde
Müslüman olan ve olmayan ayrımı bulunur hâlâ.
Hoş görü, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi modern değerlere samimi bir
şekilde önem verir. Dinin kaynaklarını bu bağlamda yeniden yorumlamaya çalışır:
anlamı açık olmayan müteşâbih ayetleri kendisini haklı çıkartacak şekilde sembolik
olarak okur; muhkem ayetlerden savunduğu değerlere uygun görmediklerini ise Kur’an’ın
indiği zaman-mekândaki amaçlarıyla sınırlayıp, zamanın ruhuna göre bu
amaçlardan yeni hükümler çıkartır.
Kaynakların yeniden yorumlanması yerine bazı kısıtlı şartlar altında doğrudan
tasavvufi bir dini anlayışa yöneldiği de olabilir.
Demokrasiyi sorgulamadan doğru bir yönetim biçimi olarak görür. Dört halife
dönemini onun arkaik bir pratiği olarak değerlendirir. Medine sözleşmesini de
Müslüman olmayanlarla ortak yaşamı sağlayacak örnek bir hukuksal düzenleme
şeklinde ele alır.
İttihat-ı İslam olgusu üzerine düşünmez. Milliyetçilik ya da ulusalcılık
gibi ideolojilerle eklemlenme olasılığı da düşüktür. Fakat kapitalizmin ya da
sosyalizmin çeşitli şekilleriyle uyum gösterebilir.
Hakikat İslamcılığı
Bu kategoriye dâhil edebileceğimiz kişi sayısı oldukça azdır. Hatta var
mıdır, Allah bilir. Bu İslamcılık halindeki kişi, Müslüman olan ve olmayan ayrımına
sahip değildir. Tüm dinleri özünde İslam kabul eder ve bu özle ilgilenir sadece.
Kavlî ayetleri teker teker değil, bir bütün olarak ele alır. Müteşâbih –
muhkem ayrımı da gözetmez. Ayetlerin hepsini aynı anda teker teker geçerli olacak
ve birlikte uyumlu bir bütün oluşturacak şekilde anlamlandırır. Belli bir
değerler kümesini bu anlamlandırmada yol gösterici olarak kabul etmez. Sadece
tevhid ilkesinin gözetiminde anlamlandırmasını yapar ve bu anlamlandırmanın
ardından bir değerler kümesi elde etmeye çalışır.
Kevnî ayetleri de kavlî ayetler kadar önemser. Doğa ve toplum kanunlarını
tüm çıplağıyla anlamak için uğraşır. Bu kanunlarla kavlî ayetlerin uyumlu
gözükmediği yerde her ikisini de tekrar gözden geçirir.
Hakikatin ulaşılacak bir ideoloji değil, gidilecek bir yol olduğuna inanır.
Gerek İslami geleneği, gerek modern dünyayı, gerekse kendi kendini bu yolda sorgulamaktan
çekinmez. Ortaya koymayı denediği şey, İslamcılığın bir başka ideolojiye
eklemlenmesi olarak basitleştirilemez. İslam’la ilişkilendirdiği her şey de başkalaşım
geçirir, yepyeni bir şeye dönüşür.
Türkiye’de İslamcılığın her iki kanadı hakkında da kuşatıcı bir şekilde
bilgi sahibi olduğumu iddia edemem. Hâlâ ilk karşılaştığımda çok şaşırdığım
şeyler öğrenmeye devam ediyorum bu konuda.
Özellikle 80’ler öncesinin yerel fikir dünyasıyla ilgili pek bilgi
birikimim yok: misal, ne Cemil Meriç okudum daha, ne de Nurettin Topçu. Ayrıca
her iki kanadın da bölgesel kaynakların çevirileriyle başladığının farkında
olmama rağmen, bu kaynaklara da hâkim değilim. İranlı Ali Şeriati’yi az çok
okumuş olsam da; henüz Mısırlı Seyyid Kutub’u ya da Pakistanlı Muhammed İkbal’i
tanımadım.
Daha çok 70’lerin ilk yılları ile başlayan siyasi ve toplumsal hareketler
ile onları şekillendirdiği kabul edilen kimi süreçler hakkında fikir sahibiyim.
Bir de bölgesel kaynaklara çok bağlı kalınmadığı ve yerele özgü sentezler
arandığına dair bulduğum bazı ipuçları var.
Yeterince ehli olmadığım bu konuda yazmaya cesaret etmemin öncelikli
sebebi, ortalama bir okuyucuda tetiklemeyi umduğum şeyler olması. İkincil
sebebim ise bu yazıyı takip edecek tartışmalarda, yine ortalama okuyuculardan
kendi araştırmalarımı yönlendirecek yeni bir şeyler öğreneceğime dair oldukça
kuvvetli olan inancım.
Lütfen yazdıklarımı saydığım eksikliklerimi göz önünde bulundurarak okuyun
ve eleştirilerinizi olabildiğince acımasız yapın.
Muhafazakâr İslamcılığın kısa tarihi
70’li yıllarda daha önce birçok açıdan zıt kabul edilebilecek iki ideoloji
olan milliyetçilik ve İslamcılığın soğuk savaşın gölgesindeki anti-komünizm
propagandası ile birbirine kaynaştırılmaya başladığını söyleyebiliriz.
Alparslan Türkeş önderliğindeki ülkücü hareket, Necmettin Erbakan
önderliğindeki milli görüşçü hareket ve Fethullah Gülen önderliğindeki
neo-nurcu hareket, bu sürecin öne çıkan taşıyıcıları olarak sayılabilir.
Milliyetçi muhafazakârlık adı altında toplayabileceğimiz bu farklı
hareketler, yer yer faydacı sebeplerle birbirine yakınlaşmaya çalışmışsa da
aralarındaki kalın duvarlar hep korunmuş ve her biri kendi kulvarında ilerlemiştir.
Said Nursi’nin ölümünden sonra bir süre devam eden cemaat içi otorite
boşluğundan yararlanıp tabanını genişletmek isteyen Türkeş, nurcu açılımı
yapmaya çalışmıştır. Fakat nurcular, kendisinin Atsızcı milliyetçilik
dönemlerine gönderme yapmış ve DP > AP hattından kopmayıp, liberal
muhafazakâr partilere oy vermeye devam edeceklerini açıklamıştır.
Gülen, nurcu hareketin başına geçtikten sonra bir süre milli görüş çizgisine
sempati uyandırmıştır. Fakat her iki hareketin de toplumda hızlı bir şekilde köklenmesinin
ardından, bu sempati yerini antipatiye bırakmış ve 28 Şubat’ta sıra neo-nurcu
harekete gelene kadar milli görüş İslam’a zararlı bir hareket olarak
anılmıştır.
(Fethullah Gülen'in Milli Görüş hakkındaki 28 Şubat öncesi düşünceleri)
Erbakan, Ecevit’in CHP’si ile kurduğu hükümet Kıbrıs harekâtının
tamamlanmasıyla sonlandıktan sonra ülkücülere yönelmiş ve milliyetçi cephe
hükümetlerinde yer almıştır. Darbenin ardından 80’lerin sonuna kadar
ülkücülerle seçim ittifakını sürdürse de, 90’larda hızla büyümesiyle yüzünü bu
sefer liberal muhafazakâr partilere dönmüştür.
Temelleri komünizmle mücadele derneklerinde atılan üç hareketin de 28
Şubat’a kadar asıl amacı yayılıp, kendi tabanını genişletmek olmuştur. Bu amaç
o kadar başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir ki, milliyetçilikle muhafazakâr
İslamcılık ayrılmaz bir şekilde birbirine kenetlenmiş ve İran devrimiyle iyice
alevlenen radikal İslamcı söylemleri bile bastırmıştır.
90’ların başına gelindiğinde hem SSCB’nin dağılmasıyla beraber soğuk savaşın
sonlanması, hem de İran’ın bölgede yalnızlaşıp başlangıçtaki etkileyiciliğini
yitirmesi, devletin milliyetçi muhafazakârlığa bakışını değiştirmiştir. Gerek
milli görüşün siyasal alanda, gerekse neo-nurculuğun toplumsal alanda başat
aktörler haline gelmesiyle 1997’de post-modern darbe yapılmıştır.
Darbeden kısa vadede en çok yarar sağlayan, oyunu iki kat arttırarak
hükümet ortağı olan ülkücü hareket olmuştur. Bunun üzerine, milli görüş ve
neo-nurcu hareketler zorunlu bir ittifaka giderek, hep beraber gömlek
değiştirmiştir: askeriyeye son ana kadar yakın duran milliyetçi muhafazakârlık
kimliklerini terk edip, liberal muhafazakârlığın yeni bir sürümü olan
muhafazakâr demokratlık kimliğine bürünmüşlerdir.
Yenilikçi kanadın Abdullah Gül önderliğinde milli görüş çizgisinden
ayrılıp, Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP’yi tek başına iktidara taşıyarak
başlattığı bu süreç, bir toplumsal faz değişimine karşılık gelmektedir. Bir
taraftan kökleri DP’ye kadar dayanan ve 90’larda bölünmeler yaşayan liberal
muhafazakâr taban birleştirilip, milliyetçi muhafazakârlığın önemli bir kısmını
da içerecek şekilde genişletilmiştir. Diğer taraftan da askeri vesayetten çekmiş
liberal ve özgürlükçü sol hareketlerin desteği kazanılmıştır.
Bu müthiş toplumsal meşruiyete neo-nurcuların devlet içindeki örgütlenmesi
de eklenince, askeriye siyasetin dışına itilmiş ve muhafazakâr İslamcılık otoriter
Kemalist devlet ideolojisi ile ilişkisinde rollerini değiştirmiştir. Bu süreçte
devletleşen muhafazakâr İslamcılık, geçmişte komünizme karşı aynı cephede
savaştığı kapitalizm ile eklemlenmesini de tamamına erdirmiştir. Bu
eklemlenmenin tamamlanmasıyla, neo-Osmanlıcı emperyalist eğilimlerin çok daha
cesur bir şekilde dışa vurulması da başlamıştır.
Neo-nurcular ve milli görüşçüler arasındaki zorunlu ittifak, bu noktadan
sonra son bulmuş ve aradaki kadim rekabet de kaldığı yerden yeniden
başlamıştır. Eğitimden barış sürecine kadar birçok yerde boy gösteren çıkar
çatışmaları, rekabeti iyice kızıştırmış ve bir yönetişim savaşına
dönüştürmüştür.
Gelinen noktada, Türkiye muhafazakâr İslamcılığının hâlâ üç hali
bulunduğunu söyleyebiliriz. Fakat sırasıyla milliyetçilik ve kapitalizm ile
eklemlenen bu haller, neredeyse cumhuriyetçi muhafazakârlar dışında tüm Türkiye
sağına yayılacak kadar güçlenmiştir. Aralarındaki en temel fark da hep yayılıp genişleme yöntemlerindeki değişiklikler olagelmiştir.
Devrimci İslamcılığın kısa tarihi
Türkiye devrimci İslamcılığının da üç hali olduğunu söyleyebiliriz. Benim
izleyebildiğim kadarıyla bunlardan en eskisi ve bugün için en zayıf gözükeni
radikal İslamcılık. Bu hareketi, Ercüment Özkan ve kurduğu İktibas dergisi
üzerinden ele alabiliriz.
50’li yıllarda Türk Ocaklarında düşünce dünyasına atılan Ercüment Özkan,
modernleşmeye karşı mücadelede terör ve şiddeti reddeden Hizb-ut Tahrir’in
Türkiye önderliğini yapmaya başlamıştır 60’lı yıllarda. Örgütün hilafet
ülküsünü ve yöntemlerini milliyetçiliğin yeni bir tezahürü olarak değerlendirip,
70’li yıllarda yolunu ayırmış ve İslami Parti adını verdiği bir siyasi parti
kurmuştur.
80’lerin başında yayın hayatına soktuğu İktibas, İran devriminin yarattığı
toplumsal heyecan ile radikal İslamcılığın başat temsilcisi haline gelmiştir.
90’ların başında milli görüş hareketinin yükselişi karşısında, Müslümanların
Müslüman kalarak sisteme eklemlenemeyeceğini göstermek için bir kez daha İslami
Parti’yi kurmayı denemiştir.
(Ercüment Özkan, 28 Şubat öncesinde Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç karşısında)
Ercüment Özkan’ın 95 yılında ölümünün ardından Atasoy Müftüoğlu gibi düşünürler
İktibas’ı bugünlere kadar getirmiştir. Bu dergi etrafında ele almaya çalıştığım
hareketin savunduğu temel ilkeler şöyle sıralanabilir: tevhid, toplumsal ve
siyasal hayatın düzenleyicisi olmalıdır; Müslümanlar, Kur’an ile aralarına herhangi
bir aracı koymamalıdır; İslam, tasavvufi akımlardan temizlenmelidir ve demokrasi
dâhil olmak üzere modernleşmenin Müslüman hayatına her türlü nüfuzuna itiraz
edilmelidir.
İkinci olarak ele almak istediğim devrimci İslamcılık halini sol İslamcılık
olarak adlandırabiliriz. Özellikle cumhuriyetin ilk dönemlerinde Hikmet
Kıvılcımlı gibi sosyalistler, sol ve din arasında bir köprü kurmaya
çalışmıştır. 70’lere gelindiğinde başta İran olmak üzere bölgedeki bütün
devrimci İslamcılık hareketleri de sol ile yakın temas içinde olmuştur. Fakat Türkiye’de
bu tür bir yakınlaşma 90’ların sonuna kadar gecikmiştir.
Bu gecikmenin başlıca sebepleri elbet muhafazakâr İslamcılığın
anti-komünist milliyetçiliğiyle ya da radikal İslamcılığın milliyetçi
kökleriyle sınırlı değildir. Gerek yerli sosyalistlerin din konusundaki tutucu
tavrı, gerekse NATO üyesi Türkiye’nin komünizme bir set olma gerekliliği de
bunlara eklenebilir.
2000’li yıllarda hem muhafazakâr İslamcılığın iktidara gelmesi, hem de
radikal İslamcılığın gücünü yitirmesiyle, sol ve din yakınlaşmasında ilk
kıpırdamalar gerçekleşmeye başlamıştır. Solun devrimler tarihindeki boşluğu
peygamberler tarihi ile doldurmaya çalışan Reha Çamuroğlu, yerel bir direniş
teolojisi geliştirmeyi deneyen İlhami Güler ve evrim teorisini İslam tarihi
içinde konumlandırmaya uğraşan İhsan Eliaçık tarafından bu tarihlerde yazılan
ve Yarın dergisinde buluşan yazılar, devrimci İslamcılığa yeni bir soluk
getirmiştir.
Bu soluğun radikal İslamcılıktan en büyük farkı, başta demokrasi ve
sosyalizm gibi bazı aydınlanma ideallerini dışlamak yerine, sahiplenmeleri olmuştur. En
büyük benzerliği ise Kur’an merkezli İslam anlayışıdır. Özellikle
anti-kapitalist söylemlere ağırlık vermeye başlayan İhsan Eliaçık’ın yorumları,
kısa sürede sosyal medyada öne çıkmıştır.
Aynı zamanlarda, AKP’nin kapatılmasına karşı çıkan ve yetmez ama evet
kampanyasında başı çeken oluşumlardan olan özgürlükçü solda da kıpırdanmalar
yaşanmaya başlamıştır. DSİP üyesi Muhammed Cihad Saatçioğlu
(Ebrari)’nun önderliğinde kurulan
barış hareketi bunlardan birisidir. Fakat bu ve benzeri birçok küçük hareket
daha ilk zamanlarında karşılaştığı yoğun baskı yüzünden oldukça yıpranmıştır.
İki farklı kaynaktan gelen bu ilk kıpırdanmaların dayanıklı ilk meyvesi, 2012
yılında 1 Mayıs eylemlerinde anti-kapitalist Müslümanlar olarak boy gösteren
yeni bir hareket olmuştur. Bu hareket, yeryüzü iftarlarından Gezi Parkı direnişine,
barış sürecinden maden kazalarına kadar birçok yerde görünürlüğünü sürdürerek,
gençler arasında hızlı bir şekilde yayılmıştır. Fakat hareketin aynı ismi
kullanan iki farklı gruba ayrılması da uzun sürmemiştir.
Anti-kapitalist Müslümanlara paralel olarak, İşçi Partisi’nin yayın kuruluşu
olan Aydınlık Gazetesi’ndeki yazılarıyla, Eren Erdem’in de etrafında da
devrimci Müslümanlar adıyla biraz daha ulusalcı bir hareket doğmuştur. Birçok
eylemde İhsan Eliaçık’çı anti-kapitalist Müslümanlarla yan yana dursalar da,
hala kendi içinde değerlendirilmesi gereken bir grupturlar.
Türkiye’de sol İslamcılık neredeyse sosyalizmin kendisi kadar
fraksiyon gösterme eğiliminde olmuştur. Bir diğer örneğini de Mehmet Bekaroğlu
üzerinden takip etmek mümkün. Milli görüşten kopan Bekaroğlu, eski CHP’li Ertuğrul
Günay ile Müslüman ve sol bir parti kurmayı denemiştir. Günay’ın AKP’ye
katılmasının ardından; Bekaroğlu, yine milli görüş geleneğinden gelen Numan
Kurtulmuş ile HAS partiyi kurmuştur. Kurtulmuş da AKP’ye katılınca, bu Müslüman
sol parti dağılmıştır.
Fakat bu girişimler sonuçsuz kalmamış ve kendisine emek ve adalet platformu
adını veren yeni bir hareket doğmuştur. Kıvılcımlı’dan Müftüoğlu’na birçok düşünsel
damardan kendini beslemeye başlayan hareket, kardeşlik iftarları ile işçi
sınıfıyla daha çok yakınlaşmış ve sol İslamcılığın özgün bir başka yolu
olarak konumlanmıştır. Bekaroğlu CHP’ye geçtikten sonra da çizgilerinde bir
değişiklik olmamıştır.
Ele almak istediğim son devrimci İslamcılık halini de Kürt İslamcılığı
olarak adlandırabiliriz. Bu hal de kısa zamanda sol İslamcılık gibi
çeşitlenme eğilimi göstermiştir. Sivil Cuma namazları gibi itaatsizlik eylemleriyle
başlayıp, barış süreci bağlamında Öcalan’ın çağrısıyla toplanan Demokratik
İslam Kongresine kadar giden ana hattın yanı sıra, birçok irili ufaklı farklı
hat da oluşmuştur. İbrahim Halil Baran önderliğindeki ulusalcı hat bir örnek
olarak düşünülebilir.
(Demokratik İslam Kongresi sonuç bildirgesinin başlangıcı)
Fakat Kürt İslamcılığı hakkındaki bilgim yazmaya devam edemeyeceğim kadar
az. Geçmişinde hem milli görüş, hem sosyalist hareketler, hem de Kürt siyasi
hareketi içinde bulunmuş birçok parçası olan bu hareket için söylenebilecek tek
şey, çok eskiye dayanmadığı, hala bir arayış içinde bulunduğu ve yakın zamanda etkili bir aktör olma
potansiyeline sahip olduğu.