evrim-devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrim-devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Parklardan Köprülere Heterotopikleşen Zaman - Mekânlarda Toplumsal Dönüşümler

 
Hayatımızda sadece bir kahramana yer olmalı: kendimize. Zira ne kendimizden başka bir yerde devrim yapmak mümkün, ne de bir başkasının bizde devrim yapması! İşte tam da bu yüzden, devrimi kendinde yapmaya çalışanlarla cennete, başkalarında yapmaya çalışanlarla cehenneme dönüyor dünya! Biz de bir cehennemden diğerine savurulup duruyoruz her ölçekte güzel ülkemde!

Devrimler yalnız bireysel olur ama bazen toplumsal dönüşümleri tetikleyebilecek kadar kitleselleşebilirler de. Bunun için öncelikle canlı canlı heterotopikleşen ender zaman – mekânlarda kendi halindeki bireysel devrimlerin senkronize hale ge(tiri)lmesi gerekir. Fakat heterotopyanın doğası gereği bu senkronizasyon çok uzun sür(e)mez: yan yana ge(tiri)len bireysel devrimler hızla canlılıklarını yitirirler. Aynı Gezi Parkı ya da Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde olduğu gibi… 

Endişeli laiklerin ve cumhuriyetçi muhafazakârların medya ve devlet tabusu, ilk olarak Gezi Direnişi boyunca sarsılmıştı. Televizyon kanallarının oldukça önemli gelişmeler karşısında "3 maymun - 1 penguen"i oynayabileceğini, polislerin suçsuz bir çocuğu öldürebileceğini ve devlet tedhişini meşrulaştırmak için (türbanlı bacımıza saldırılması ve camide içki içilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başlamışlardı. 

Muhafazakâr demokratların ve milliyetçi muhafazakârların cemaat ve askeri darbe tabusu da ilk defa Köprü Direnişi sırasında benzer bir şiddetle sarsıldı: koca hoca efendilerin birer "terörist başı" kadar tehlikeli olabileceğini, darbecilerin masum insanları öldürebileceğini ve asker tedhişini meşrulaştırmak için (askerlerin başının kesilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başladılar. 

Sözün özü, muhafazakârlarlık şemsiyesi altında toplayabileceğimiz iki büyük topluluk da, kendi kimliksel tabularını kendilerince aşmaya kalktı ard arda Gezi Dayanışması ve Demokrasi Nöbetleri bağlamında. Maalesef bu direnişlerin arka planında bulunan bireysel devrimler, yurdum muhafazakârlığını dönüştürebilecek kadar uzun süre canlı kal(dırıl)madı ama. Öncelikle, kim toplumun hangi kesimini iyi tanıyorsa diğer kesimini homojen varsaymayı tercih etti: AKPcilerin gözünde Erdoğan karşıtlığı Gezi Direnişi'nde tek birleştirici unsur iken, anti-AKPcilerin gözünde Erdoğan taraftarlığı darbeye direnişin tek birleştirici unsuru oldu. Devletin tüm ideolojik aygıtları da bu yanılgıları pekiştirdi. Oysa iki durum da sosyolojik olarak oldukça karmaşıktı. Geziciler toplumun bir kesimi için ne kadar heterojen ise, aslında Nöbetçiler de toplumun geri kalanı için o kadar heterojendi. 

Devrimleri iz'leyenlerin yanılgıları pek bir dirençle karşılaşmadan devrimi bizzat yapanlara da bulaştı. Geziciler kişiliklerle, Nöbetçiler kimliklerle kahramanlık tasladı. Bu tektipleşme eğilimleri yüzünden devrile devrile evrilen "kendilik"lerde kahramanlık destanları yarım kaldı. Bileşenleri kendilerini yıkmaya kalkınca heterotopyalar bileşenlerinin canına kıydı, bireysel karşı-devrimler başladı. Mazlumlar yine ayrıldı, zulümler yine sınıflandırıldı. Öl(dür(t))enin kimliği yüzünden kimileri lanetle(ye)medi kimi cinayetleri her zamanki gibi. Üstelik bu sefer eskisinden daha büyük bir ikiyüzlülükle. 

* * * 

İnsan hep aynı insan güzel yurdumda. Düşündüğü, inandığı farklı olsa da. Zira dini görüş "kendinden muhafazakârlık", siyasi duruş ise "kendine Müslümanlık" çoğunlukla. 

Devlet de hep aynı devlet mi acaba tüm (!) zaman – mekânlarda? Yoksa ben mi yanılıyorum yine, sadece İstanbul'da mı masum olur öl(dürül)en çocuklar? Polis bir tek Gezi Parkı'nda ya da asker yalnız Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde mi dehşet saçabilir ortalığa? 

Kalın sağlıcakla. Ben unutulurum, sorum kalır; dostlar beni hatırlasın.

13 Aralık 2013 Cuma

Kurban


  
1) İbrahim Peygamber, inandığı Tanrı adına çocuğunu kurban etmeye kalkan ilk insan değildi, inandığı Tanrı'nın buna engel olduğu ilk insandı! Bu bağlamda, kurban meselesinde itikadi olarak odaklanılması gereken, Peygamber’in “Allah Sevgisi” değil, Allah’ın “İnsan Sevgisi” olmalı..


2) İbrahim Peygamber’in en sevdiği dünyevi varlık olan oğlunun yerine geçen kurbanlık, Kabil’in gösterişli ve zengin kurbanlıkları yerine kabul edilen Habil’in gösterişsiz ama (samimi olarak) sevilmiş kurbanıydı! Bu bağlamda, kurban meselesinde ameli olarak odaklanılması gereken, Allah için “Kurban Kesmek” değil, “Kurban Sevmek” olmalı..

18 Ağustos 2009 Salı

Tanrı-Kral, Tanrı-Devlet ve insan


Çok değil, bundan birkaç yüzyıl önce bildiğimiz anlamda bir devlet kavramı yoktu insan zihninde. Hatta biraz daha öncesine gidersek, devlet demek bir zamanlar sadece kral, padişah ya da han kavramını çağrıştırırdı biz insanlar için.

Dünün Tanrı-Kral'ları zamanında yaşamış olsaydık ve bizden kral kavramının olmadığı bir dünyayı hayal etmemiz istenseydi, çoğumuz bunun imkansız olduğunu söylerdi ve insanlığın kral ihtiyacını şöyle meşrulaştırmaya çalışırdı: Kral olmadan dirlik ve düzen nasıl devam eder? Halkın iradesine dayanan devlet kavramı, yani kral gibi merkezi bir otoritenin olmayışı kargaşadan başka bir şey doğurabilir mi?

Benzer bir şekilde, bugünün Tanrı-Devlet'leri zamanında dünyaya gözlerini açmış olan bizlerden devlet kavramının olmadığı bir dünyayı hayal etmemiz istense, çoğumuz bunun imkansız olduğunu söyler ve insanlığın devlet ihtiyacını şöyle meşrulaştırmaya çalışır: Devlet olmadan dirlik ve düzen nasıl devam edebilir? İnsanın insanı yönetmediği bir sistem, yani devlet gibi merkezi bir otoritenin olmayışı kargaşadan başka bir şey doğurabilir mi?

Peki, tüm samimiyetimizle kendimize soralım şimdi: Tanrı-Kral ile Tanrı-Devlet arasında fark var mı? Devlete olan ihtiyacımız öncekilerin krala duyduğu ihtiyaca ne kadar benziyor? Daha doğrusu, dün Tanrı-Kral'lara inanıp, onlara güç veren insan ile bugün Tanrı-Devlet'lere inanıp, onlara güç veren insan arasında zihinsel düzlemde anlamlı bir farklılık bulunuyor mu?

Dün yaşayıp, bugünü hayal edemeyenlerden nasıl daha gelişmiş oluyor bugün yaşayıp, yarını hayal edemeyenler? Dün Tanrı-Kral'lar yaratan düşünce kalıplarımız bugün Tanrı-Devlet'ler yaratıyor. Yarın belki Tanrı-Kıta'lar, Tanrı-Dünya'lar, Tanrı-Galaksi'ler, hatta Tanrı-Evrenler yaratacağız.. Biz onlara ne kadar inanırsak, onlar da o kadar güçlü olacak.

Evet, su götürmez bir gerçek var ki devlet kavramının olmadığı bir dünyada dirlik ve düzen bugünkü alışıldık şekliyle mevcut olamaz. Aynı kral kavramının olmadığı bugünün dünyasında dirlik ve düzenin öncekilerin alıştığı şekliyle mevcut olamayışı gibi.. Bu arada, bu alışıldık dirlik ve düzenden hepimiz hoşnut muyuz ki illa onu sürdürme eğilimindeyiz?

Herkes bir şeylerden şikayetçi ama bugün memnun olmadığımız her şeyin tek sebebi aslında sadece biziz! Memnuniyetsizliklerimiz samimi değil. Bir şeylerin değişmesini gerçekten istiyor olsaydık, bunun için önce kendimizi değiştirirdik. Ne kadar inkar edersek edelim, biz değişmeden hiçbir şey değişemez! Ve sanırım bizim asıl sorunumuz da burada başlıyor: İnsan bir şeylerin değişmesini gerçekten isteyecek mi? Ya da, bunu istemesi için ne gerekli?

Kendi kendimize kurguladığımız bu oyunu sonlandırmayı istememiz için insanın insana zulmü daha ne kadar artmalı? Tek bir insanın tek bir zevki için en fazla kaç çocuk aç kalmalı? Tek bir adamın tek bir kararıyla en az kaç insan ölmeli? Hala ulaşamadık mı duygu ve düşüncelerimizin insanca bir yaşam kurmak için yeniden şekilleneceği eşik değerlere? Yoksa artık.. ..bizler insan değiliz miyiz?

23 Temmuz 2008 Çarşamba

(d)evrilen ritüeller 3 - Şamanik İslam : Türbe & Mezarlıklar


Ön-Söz

Kur'anca yönlendirilmiş bir (!) bakış açısına göre her din özünde İslam olduğu için, dinler arası etkileşim bu özün gönüllerde belirginleşme olasılığını yukseltebilir: Öz birse, herhangi bir dinden (/yoldan) gidildiğinde karşılaşılamayacak olan, Tanrı'nın İslami bir tasavvuru (/Allah) olamaz. Bu yüzden dinler arası etkileşimler, inanış biçimlerindeki yanlış yorumlamaları minimize etmek adına faydalı olabilir. Tabii sağlıklı oldukları sürece.. Zira üzerlerinde gerçekleştikleri gönüller parçalanmışken sağlıklı etkileşimler çok da kolay kurulamaz..

(S)öz

Kişi düzeyinde baktığımızda, inanış biçimleri içerik olarak duru ve durgun gözükebilmektedir. Oysa kişinin inandıgı dini yorumlayış şekli, birçok başka etmenle karşılıklı etkileşimi içeren karışık bir süreçte biçimlenip durduğundan, inanış biçimleri duru ve durgun kalamaz..

Öncelikle, aile ve arkadaş çevreleri üzerinden aktarılan kültürel öğeler kişinin gönlü üzerinde dinler arası etkileşimleri sürekli olarak olası kılan esnek bir zihinsel alan oluşturur. Bu alanda kişinin seçtiği dinin ('zaman-mekan'sal) yakın komşuluğundaki tüm dinler gönüle özgü şartların güdümünde birbirini etkiler. Eğitim-öğretim sistemi ise kişinin aklı üzerinde siyaset-din etkileşimini olası kılan bir zihinsel alan kurar. Görece katı olan bu alanda gerçekleşen siyaset-din etkileşimleri bir önceki alandaki etkileşimleri yönlendiren şartlar üzerinde belirleyici bir duruş sergiler. Bir başka deyişle, ikinci alan diğerini kendi kenar, köşe ve boşluklarına göre tümleşik olacak şekilde yapılanmaya zorlar. Böylece iki alanın etkileşimi teoride karşılıklı bir iktidar ilişkisi olsa da, çoğu zaman uygulamada bir tahakküm ilişkisine (d)evrilir. Her iki alanın bütünleşmesi için, ilk alanın kendi içindeki bütünlüğünden vazgeçilir.

Kişi bu iki iç içe geç(iril)miş alanın bilinçli farkındalığına kolaylıkla varamaz. Ama zamanla onların üzerinde gözünün önünde kendi seçimleriyle yeni bir zihinsel alan inşa edebilir. Bu yeni alan kişinin yaşam biçimine göre yükseldikçe, ilk ikisi üzerindeki köklerini de sağlamlaştırmak zorunda kalır. Etkileşimler zamanla bir ağ oluşturarak bilinçli farkındalık düzeyine yaklaşır ve ağın merkezinde kişinin üretim-tüketim biçimiyle din etkileşir.

Kişi düzeyinde oldukça karmaşık görünen ve inanış biçimi belirleniminde sürücü bir rol oynayan bu etkileşimler ağına toplum düzeyinde bakılınca, bazı bölgeleri bulanıklaşırken, bazıları berraklaşır. En çok berraklaşan bölgelerde ise baskın olan etkileşimler dinler arası olanlardır.

Şimdi Anadolu'daki dinler arası etkileşimlere toplum düzeyinde bir bakalım. Bulanık bölgelerde kişi düzeyine inmenin gerektiğini unutmayarak..

Söz

İsa Peygamber'in yaşadığı dönemde Anadolu'da baskın siyasi güç olan Rum/Romalı asker ve aristokratların arasında en çok benimsenen din Mithra dini idi. Ilk izlerine Anadolu'daki en eski tabletlerde rastlayabildiğimiz bu din, kurumsallaş(tırıl)mış ve gizlenerek bir seçkinler dini haline dönüş(türül)müştü. Halk arasında ise iç içe geçmiş çok Tanrı'lı dinler hakimdi.

Mevcut statükolara baş kaldıran ve fakirlerin dini olarak yayılmaya başlayan İsevi İslam uzun bir süre Anadolu'da seçkinlerinleş(tiril)miş Mithra dini ile mücadele etti. Bu sırada onu ilk zayıflatan şey içine sızan Yahudileş(tiril)miş Musevi İslam oldu: Gerçek İncil kayıplara karıştı(rıldı), İnciller çoğal(tıl)dı ve içlerindeki din sünnetleşti(rildi). Din peygamberin arkasına itildikten sonra peygamberinin tasavvuru üzerinden değiştirildi ve Mithra taraftarları da bu değişikliklerle birlikte ayin ve ritüelleriyle beraber dine gir(ebil)di. Mithra'nın kendine yabancılaşan özü ise dışarıda bir yerlerde bırakılıp, bölünmüş zamanların birinde unutuldu gitti. İsevi İslam Mithra taraftarlarının üzerlerini örtebilecek şekilde yeniden dikilince onun da özü kendine yabancılaşmaya başladı ve Kilise Hıristiyanlığı doğdu.

Yahya'nın vaftizi Mithracılarınkiyle yer değiştirirken Çok Tanrı'lı dinlerle etkileşen İsevi İslam değil, Kilise Hıristiyanlığı olmuş oldu. Bunun sonucunda da kutsal bakireler Artemis, Kibele, Nina ve benzerleri Meryem'ın arkasına; Kronüs'ün (Zaman'ın) oğlu ve Artemis'ın babası Zeus, Nina'nın oğlu ve Kibele'nin sevgilisi Attis ile benzerleri ise İsa'nin arkasına saklandı. Kilise de bunu fırsat bilip, Eski Yunan'ın site-yurttaş oyununu Samilerin çoban-sürü oyununa kattı ve pastoral iktidarı keşfetti. Bu bireyselleştirici iktidar ile Doğu Roma'nın merkezleştirici iktidarı etkileştikçe de dinler arası etkileşimleri sağlayan zihinsel alanların bütünlüğündeki azalma o kadar ivmelendi, o kadar ivmelendi ki sonunda onunla etkileşim halinde olan toplumun üretim-tüketim dengesi de yerle bir oldu. Üretim-tüketim dengesini ve dinler arası etkileşim alanlarının bütünlüğünü yeniden sağlamak için bir dolu tarikat doğ(urul)muş olsa da durum gittikçe kötüleşti..

Bu kötü ortamda akıncı Türkmenler aracılığıyla bölgeye getirilen Muhammedi İslam hızla yayılmaya başladı. Kur'an'ın sırasıyla toplanması ve çoğaltılması için şartların olgunlaşması beklenmişti. Bu gibi tedbirler yüzünden Kur'an İncil gibi kayıplara karı(ştırıl)ıp, çoğal(tıl)amamıştı. Ama tedbirler ancak dinin sünnetleş(tiril)me sürecinin uzamasına yetti. Siyasetin din üzerine tahakkümüyle Yahudiler Müslümanlaştı(rıldı), Müslümanlar Yahudileşti(rildi). Muhammed Peygamber'ın ömrünün yetemeyeceğı kadar çok hadis içeren kitaplar üretilip serpiştirildi Kur'an'ın çevresine ve böylece Kur'an üzerindeki dikkat dağı(tı)ldı. Sonunda Kur'an abdest alınmadan dokunulamaz, okunmaz, okunsa da anlaşılamazlaştı(rıldı); duvarlara asılıp putlaştı(rıldı). Oysa Kur'an'ı putlaştırmada kullanılan abdest, putlaş(tırıl)an vaftizin özünden evriltilmişti.

İsevi İslam gibi peygamberin arkasına itilip, onun üzerinden yozlaştırılmaya çalışılan Muhammedi İslam'ı Anadolu'ya taşıyan akıncı Türkmenler'in zihinsel alanlarında Orta Asya'nın şamanik Tengriciliğı'nin izleri daha silinmemişti. Selçuklu ve Osmanlı gibi kurdukları imparatorluklar ise Doğu Roma'dan miras kalan Devlet Aklı'nı olduğu gibi devralmıştı. Bu yüzden hikaye kaldığı yerden aynen devam etti..

Göz

Orta Asya’dayken doğuda Taoizm gibi Çin Dinlerinin, güneyde Hinduizm, Budizm gibi Hint Dinlerinin, batıda ise Zerdüştlük, Maniheizm gibi İran dinlerinin kıskacında kalmıştı Şamanik Tengricilik. Ak Bodun’un (/beyaz Türkmenlerin) gönlünde bu dinlerin karşısında edilgen kalırken, Kara Bodun’un gönlünde hep etkin olmuştu, herhangi bir dini öğenin kendisine dönüş(türül)meden yayılmasına izin vermemişti. Türkmenler İran üzerinden akın akın Anadolu’ya gelirken de ak ile kara, edilgen ile etkin dengesinin değiştiği söylenemez.

Ak Bodun dini kabuklardan sünni İslam’ı seçmişti kendine Anadolu’da. Gerek daha sonra adı Bizans olacak olan Doğu Roma’nın, gerekse Muaviye’yle başlayan Arap iktidarının mirasını alabilmek için en uygun, en edilgen don buydu. Böylece gönlünde Muhammedi İslam’ın özünden uzaklaş(tırıl)mış bir İslam ile etkileşmiş oldu zaten edilgen ve özünden uzaklaşmış olan Şamanik Tengricilik. Medreseler kuruldu.. Kara Bodun’a kalan don İslami öze hem daha yakındı, hem de daha uzak. Ama onun gönlünde de Şamanik Tengricilik etkinliğinden, dönüştürücülüğünden vazgeçecek gibi değildi. Tarikatlar kuruldu.. Ak Bodun Kara Bodun’la etkileştikçe hepten karıştı işler..

Bu sağlıksız etkileşimlerle dolu olan Anadolu resminde ancak birkaç gönülde belirginleşebildi iki kabuğa da giremeyen öz. O gönüller de zaptedilemediği için gövdelerinden ayırıldı çoğunlukla başları.

Gök Tengri gökteki bir karadelik gibi çekti gönüllerden yukarıya Allah tasavvurunu, Allah Yukarıdaki oldu. Gök Tengrinin antromorfik tasavvuru Ülgen iyice yaşlan(dırıl)dı ve sakalları uza(tıl)dı. Erlik ise ilk olarak cinlerden İblis’in adılı olarak duyduğumuz Şeytan’ın içine saklandı. Orası zaten onun için uygun bir hale getirilmişti önceden, bu hiç zor olmadı. O artık bir melekti. Ona bağlı kötü ruhlar da cinlerin donuna girdi ve böylece cinler de adam çarpar olabildi.

Kötü ruhlar da kendine bir yer bulunca, onlardan insanları kurtarmak için kamlar kendilerine don aramak zorunda kaldı. Onların işi gerçekten de diğerlerine oranla zordu, onlara göre bir don hali hazırda yoktu. Sonunda kimi imam oldu, kimi şeyh oldu. Ata ruhların doğrudan çağıramıyorlardı artık; onlara Fatiha okuyarak ulaşıyor, cevaplarını da kitaplarında arıyorlardı. Zira doğruları ancak Ataları söyleyebilirdi onlara. Yeni bir şey söylemek atalara saygısızlıktı, kendini bilmezlikti, affedilemezdi.

Kamlar 4 mevsim yaptıkları kurban ayinlerini devam ettirebilmek için kurban ibadetini kurban bayramına dönüştürmüşlerdi. Kur’an akan kanların Allah’a ulaşmayacağını söylüyordu ama bu önemli değildi. Zira onlar atalarını memnun etmek ve kötü ruhları kovmak için yapıyorlardı bu ayini. Allah’a ulaşması için değil.

Sabahları hala güneşe, geceleri ise hala aya tapıyorlardı. Sadece sabahları dillerine, geceleri gönüllerine çekilmişti. Güneşleri Allah, ayları Muhammed ve Kur’an olmuştu.

Uzun süre üzerinde hiçbir ağaç ve otun bitemeyeceği Bodun (/budın) inli için bir yer bulamamışlardı. Sonunda onun için de Anıtkabir’i buldular. Anıtkabir’i bulana kadar bir dolu türbe ve cami yapmışlardı her karışı mescid olan İslam’ın mekanında, bir dolu kutsal gece/kandil geçirmişlerdi her günü eşit bir şekilde beşe bölen İslam’ın zamanında. Kutun en son kime geçtiğini bulmak o kadar kolay değildi, o yüzden bunlar da normaldi. Ve tüm bunlara elverişliydi Anadolu’nun geçmişinin birikimi.

Son-Söz

Şamanik İslam taraftarları türbe ve mezarlara giderken (ve bunu savunup, överken) aslında gittikleri mekanda cesedi bulunanın başka bir evrende değil de bu evrende diri olduğunu, hatta ölümden sonra dirilmenin olmayabileceğini varsaydıklarının bilincinde değil(di(r)) genelde. Peki bu nasıl ol(muşt)ur da mümkün ol(muşt)ur?

Foucault’un mezarlık gibi yerleri birer heterotopya (/aynı zaman ve aynı mekan içinde bulunamayacak şeyleri bir araya getiren mekan) olarak nitelendirdiği makalesini hatırlarken zihnimde dökülen kelimeler kişi düzeyinde de, toplum düzeyinde de bulanık gözüken bazı bölgelerdeki sislerin dağılmasını sağladı. Şamanist Türkmenlerle Anadolu’da yayılan türbe ve mezarlıklar birbirinden uzak kalmış tüm zihinsel alanları bir araya getiren heterotopyalardı(r) belkide?

Bilmediğimi bilmemekten gönüllerde saklı olanları da bilen Rabb’ime sığınırım. Sözü ben dizdim, özünü gözü, gönlü ve aklı veren O bilir..

oNuR :: sU LeKeSi
23/07/2008

31 Aralık 2007 Pazartesi

(d)evrilen ritüeller 1 - Yeni Yıl Kutlaması


Frig mitolojisinde Çatal Höyük’teki Ana Tanrıça, Hititlerdeki Hepat ve Urartulardaki Hepa karşımıza Kybele olarak çıkar. (Daha sora da Yunan mitolojisinde iyice evrilip, kılık değiştirip Gaia olacaktır.)

Ana Tanrıça Kybele, Attis adında bir genç adama aşık olmuş bir gün. Bu aşk hikayesine başlamadan önce, Attis’i de tanıyalım kısaca:

Sakarya Irmağı’nın Tanrı ve Tanrıçalar dışındaki tek hakimi su perisi Nana’ymış. Nana’nın saçları topuklarına kadar, teni ise bembeyazmış. Gün boyunca nehirde şarkı söyleyip, yıkanan su perisi, güzel vücudunu sergilemekten de hiç kaçınmazmış. Çünkü Tanrılar’ın izniyle sonsuza kadar bakire kalacaklardanmış.

Zeus, Nana’ya armağan olarak, ırmağın kenarlarını badem ağaçlarıyla donatmış. Bir gün, su perisi bu ağaçlardaki bademlerden birisini alıp, kabuğunu soymuş. Bademin içinin kendi teni gibi bembeyaz olduğunu görünce, karşılaştırmak için onu göğüslerinin arasına koymuş. Nana beyaz, badem ondan beyaz.. Ama birden Nana’yı garip bir titreme almış ve badem eriyerek göğüslerinin arasında kaybolmuş. Bir süre sonra bakire Nana hamile olduğunu fark etmiş. Ve sonunda bir erkek çocuk dünyaya getirmiş: Attis..

Ve Attis, bu aşk hikayesinin başında Tanrıça’sına sadakat sözü vermiş. Ama zamanla sözünü unutup, efsanevi Frig kralı Midas’ın güzel kızına aşık olmuş ve onunla evlenme kararı almışlar. Genç adam ve Tanrıça arasındaki aşktan haberdar olmayan birisi, Tanrıça’yı düğüne çağırmış. Attis düğünde Tanrıça’yı görünce birden sözünü hatırlamış, utanmış ve ne yapacağını şaşırmış.

Bu arada Tanrıça, ihanete uğradığından habersizmiş. O saf ve temiz olan aşkı temsil ediyormuş. Henüz bir Haberci Tanrı’sı da yokmuş. Çünkü buna ihtiyacı yokmuş: İnsanoğlu ve onları yöneten Tanrılar ve Tanrıçalar, kötü huylara ve duygulara (aldatma, iki yüzlülük, yalan ve hırsızlık) henüz tam anlamıyla sahip değillermiş.

Attis, suçluluk duygusuyla orada hemen erkeklik organını kesivermiş. Sevgilisini kanlar içinde gören Tanrıça, dayanamayarak onu bir çam ağacına dönüştürmüş. Yani onu sonsuzluğa bağışlamış: Bilirsiniz çam ağacı yaprak dökmez..

Kybele’nin tapınağındaki rahipler de bu yüzden Attis gibi hadım olmak zorunda kalmış bundan sonra. Hadım etme, özel bir tören ile yapılır ve kesilen organlar çam ağaçlarının dibine gömülür olmuş. Böylece aynı zamanda Ana Tanrıça da döllenmiş olurmuş. Ve bu tören kutsal bakire Kybele ve bir başka bakireden doğan Attis ilişkisini sembolleştirmek için yılın belli bir zamanında yapılır hale gelmiş: 21 Mart’ta. Yeni yılın, yani baharın başlangıcında..

Daha sonra bu kutlama geleneği, Anadolu’daki Hıristiyan ritüelleri arasına geçmiş ve yayılmış. Aynı bazı Hitit ve Hatti geleneklerinin Anadolu’da yaşayan Müslümanlarca Müslüman inancı ve ritüllerine geçirilmesi gibi..

M.Ö. 46 yılında Roma imparatoru Sezar, takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak değiştirse de halkın diretişiyle yeni yıl kutlama geleneği uzun bir süre Mart ayında yapılmaya devam etmiş. 1564 yılında Fransa kralı IV. Charles aynı değişikliği ikinci kez yapmış. Bunu kabul etmek istemeyen birkaç topluluğu çağın gerisinde kalmakla eleştirmek için düzenlediği sahte partiler sonucu da, Nisan ayı başlangıcını aptallar günü olarak anılmaya başlanmış. Yani 1 Nisan şakaları doğmuş..

Peki bu yılbaşı kutlaması Hıristiyanlığa nasıl ve neden geçmiş?

Önce bir adım geri atarak, Ana Tanrıça kavramına dönelim. Bu kavramın Yunan mitolojisindeki ilk görünüşünün Gaia olduğunu söylemiştik. Olimpos Tanrıları arasında ise, Ana Tanrıça kavramı Artemis ile son kez vücut bulmuş. Artemis ise bu mirası annesi Leto’dan (Likya mitolojisindeki Ana Tanrıça) almış.. Artemis Anadolu’da zamanla Savaş Tanrısı Ares’ten bile daha güçlü bir kimlik kazanmış.

Artemis’in merkezi tapınağı Efes’miş. Pavlus tarafından bölge halkına tanıtılmaya çalışılan Hıristiyanlık, Efes halkı tarafından ilkin sert bir tepki ile karşılaşmış: Çünkü Pavlus, Artemis’e dil uzatmak zorundaymış. Ama Meryem Ana’nın bölgeye gelmesiyle, halk Hıristiyanlaşmış, Meryem Ana ise Artemis’leştirilmiş. Zira Artemis’in (Ana Tanrıça’nın) kadın-bakire-anne özellikleri, Meryem Ana üzerine gayet uygun görünmekteymiş. Meryem Ana’nın niteliği ile ilgili önemli kararların Efes konsillerinde alınmış olması da belki bunu destekler.
İnançlar arasında yerel bir rezonans var gibi..

Ana Tanrıça Kybele, Artemis kimliğiyle Meryem Ana ile ve bakire doğumla dünyaya gelen Attis de İsa ile rezonansa girmişse – ki öyle görünüyor – bu kutlamanın Hıristiyan ritüelleri arasına girerken zorlanmadığı aşikar..

Hıristiyan arkadaşlar kendilerine haksızlık yaptığımı düşünmesinler. Vaktim olsaydı, İslam’ın bir şartı olmadığı halde kurban ibadetinin Müslümanlar arasında neden bu kadar yaygın olduğuna da Kurban Bayramı’nda değinecektim benzer bir yöntemle. Artık seneye..

Sevgiyle,,

oNuR :: sU LeKeSi

Ana Kaynakça: Ana Tanrıça’dan Mevlanaya, Ali Canip Olgunlu

iZ-LeYiCiLeR