araç-amaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
araç-amaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

Bodrum'dan Paris'e: İfade Özgürlüğü ve Nefret Suçu

El-Kaide'nin Charlie Hebdo saldırısının ardından, (kutsala saygısızlık dâhil her ne sebeple olursa olsun) tek bir insanın bile öldürülmesine karşı durmaktan vazgeçmeyerek, ifade özgürlüğü ve nefret suçu arasındaki o ince çizgiyi vurgulamayı denemiştim (bkz: Paris’ten Sivas’a: Kutsala saygı, İfade Özgürlüğü ve Nefret Suçu). 

Kobani doğumlu 3 yaşındaki Aylan Kurdi’nin memleketi savaş meydanıyken Bordum’dan Yunanistan’a çaresizce kaçmaya çalışması ve boğularak öl(dürül)mesinden üç-dört ay sonra.. 

(IŞ)İD’in üstlendiği ve yüzün üzerinde insanın öldü(rüldü)ğü namert Paris Katliamı’ndan bir-iki ay sonra..

Almanya'da yılbaşı kutlayan onlarca kadının göçmenlerden oluşan gruplar tarafından tacize uğramasından iki-üç hafta sonra..

Yani bugün, Charlie Hebdo'nun Fransa'daki genel düşünceleri eleştirmek için de kullandığı "La France, c'est pas ce que L'on dit", (Fransa, bize söyledikleri gibi değil) başlıklı bölümde yayınladığı aşağıdaki karikatür yüzünden aynı konuya tekrar geri dönüyorum: 



Fakat çizerin kendi görüşlerini resmettiğini değil de, toplum eleştirisi yaptığını varsayarak devam ediyorum. Bodrum'dan Paris'e halklar arasında gezinerek... Zira nefret suçunu sadece sanatçılar ve siyasetçiler gibi toplumu yönlendiren insanlar işlemez. Sıradan bir birey de çok kolay ortak olabilir bu suça.

Uzun uzadıya yazacak çok şey yok aslında. Bir çocuğun öl(dürül)mesini meşrulaştıran herhangi bir ifade, nefret suçundan başka bir şey değildir. 

İsterseniz ülkesinde kalıp, canı pahasına vatanını korumadığı için onu ve ailesini suçlamayı deneyin.. 

İsterseniz Kobani’li bir Kürt olduğu için onun yaşamının devletinizin bölünmezliğine tehdit oluşturduğuna kendinizi inandırmaya çalışın.. 

İsterseniz de yaşasaydı ve ülkelerinize sığınsaydı, sizin yaşam alanlarınıza nasıl müdahil olacağını kurgulamaya kalkın! 

İster Bodrum'da olun, ister Paris'te. Bir insanın, hele de masum bir çocuğun öl(dürül)mesini meşrulaştıran herhangi bir ifade, sadece kendi kendinize söyleseniz bile, nefret suçundan başka bir şey değildir!!

13 Ocak 2015 Salı

Paris’ten Sivas’a: Kutsala saygı, İfade Özgürlüğü ve Nefret Suçu




Kutsallara saygısızlığı ilke edinmiş olan, belirgin bir şekilde Fransa’daki milliyetçi “Ulusal Cephe” karşısında konumlanan ve sosyalistler dâhil herkesi tiye alan anarşist mizah dergisi “Charlie Hebdo”ya 7 Ocak 2015’te el-Kaide korkunç bir saldırı düzenledi ve 12 kişiyi öldürdü! 
 
(IŞ)İD karşısında yaşam kalım mücadelesi vermeye başlayan el-Kaide, bu saldırıyla beraber kanlı oyunda bende hala varım demek istedi. Batı dünyasıysa zaten Müslüman vatandaşları için endişeliydi, (IŞ)İD için Ortadoğu’ya savaşmaya gidenler dönerse ne yapacağını düşünüyordu kara kara. 

Bundan sonra, öldürülen 12 kişinin sevenlerinin yanı sıra, Müslümanları, özellikle de Batı’da yaşayan Müslümanları oldukça zor günler bekliyor denilse, yanlış olmaz.

Yaşama hakkı Vs Öldürme haksızlığı

Bir insanın o ya da bu sebeple ölmesi gerektiğine hükmetmek, Allah’lık taslamak demektir. Ve Allah’a ister inanıyor olsun, ister inanmıyor olsun; kendisi ya da bir başkasının Allah’lık taslaması, kimse için meşru olmamalı. Zira inananlar Allah’a şirk koşmaya karşı çıkmalı, inanmayanlarsa Allah’a.

Bu bağlamda, kişilerden ve kimliklerden bağımsız, amasız ve zatensiz bir şekilde, bir Müslümanın da, bir ateistin de Charlie Hebdo saldırısını kınaması gerek. Biraz sonra zihinsel hijyen kaygısıyla ve ifade özgürlüğü hakkında yazacaklarım, bu zorunluluk akılda tutularak okunmalı.

İfade Özgürlüğü

İfade özgürlüğü, kimliklere – dolayısıyla da kimliklere ait kutsallara – saygısızlık bahanesiyle kısıtlanamaz (bkz: Kutsala Saygı Vs İfade Özgürlüğü). Onu hukuksal olarak kısıtlayabilecek tek kimliksel şey, nefret suçudur.. ..ki bunu belirleyen de ifadenin saygısızlığının şiddeti değil, yöneltildiği kişi(ler) üzerinde kurduğu (fiziksel) baskının şiddetidir (bkz: İfade Özgürlüğü Vs Nefret Suçu).

Gelin hakikati daha açık görebilmek için hayal aynasına bakalım, gerçekliği kurgular üzerinden yansıtarak kavramaya çalışalım.

Bir grup Müslümanın ülkelerindeki çoğunluk tarafından yadırganmayan ve İslami olmayan her tür değere saygısızlığı ilke edinmiş bir mizah dergisi çıkarttığını varsayalım. Derginin saygısız yayınlarından rahatsızlık duyan birkaç kişinin dergi binasına saldırıp, çalışanlarını katletmesi bir Müslüman’ı kahretmez miydi?

İşte tam da bu yüzden, tüm Müslümanlar – kutsalına saldırılıp, saldırılmadığına bakmaksızın – bugün el-Kaide’nin vahşetine karşı sesini yükseltmeli.

Ayrıca aynı toplumda hem görece farklı (ve horlanmış) bir etnodinsel kimliğe sahip, hem de sınıfsal olarak daha çok sömürülmüş (ve ezilmiş) bir azınlık olduğunu varsayalım. Misal bu ya, azınlığın etnik kökeni Avrupa, dini tercihi de ateizm olsun. Tanrıya inanmayan bir Avrupalı normal şartlar altında bile ev, iş, eş,, vs. bulmakta zorlansın bu ülkede. Böyle bir ortamda gayri-İslami olan başka her şeyle aynı duyarsızlıkla ateizmin bu dergide karikatürlere konu olması, Charlie Hebdo okurlarının içine siner miydi?

İşte tam da bu yüzden, tüm hepimiz Charlie’yiz diyenler – diğer dinlerin de tiye alınıp, alınmadığına bakmaksızın – bugün Fransa’da İslam’ın tiye alınmasının sonuçları üzerine düşüncesini odaklamalı.


İsrail’de Yahudiliği aşağılamak korunması gereken bir ifade özgürlüğü olabilir. Fakat Hitler’le de dalga geç(ebil)miş olması, Nazi Almanyası’ında yaşayan birisinin Yahudilerle dalga geçtiğinde nefret suçu işlemiş olduğu gerçeğini değiştirmezdi. Zira ister istemez soykırımın meşrulaştırılmasına yardım etmiş olurdu.

Ya da Cumhuriyet Türkiyesi’nde Nihal Atsız gibi İslamcılığa şiddetle karşı çıkmanız, size Yahudiliğe karşı da aynı cesaretle itiraz etme hakkı vermezdi. Yazacağınız tek bir yazı bile 2 hafta içerisinde 15,000 Yahudi vatandaşın varını yoğunu bırakıp, Trakya’dan İstanbul’a kaçmasına sebep olabilirdi.

Aynı şekilde, Türkiye’de (Sünni) İslam’ın eleştirilmesi korunması gereken bir ifade özgürlüğüdür. Korunmazsa, 33 kişi birden yakılarak öldürülebilir Madımak’ta olduğu gibi. Fakat Türkiye’de (Sünni) Müslümanların hayatını aydınlatma potansiyeline sahip olan Aziz Nesin'in kara mizahı, Fransa’nın banliyölerindeki prekarya hayatını iyice karartmaktan başka bir şey yapamaz.

Mizah belki de toplumsal evrimi sağlıklı kılacak en önemli araç. Amacı unutulmadığı ve korunup, kollandığı sürece...



31 Ağustos 2014 Pazar

Kâinatın Efendisi Vs Âlemlerin Rabbi



Sana ruhtan soruyorlar.
De ki:
“Ruh, Rabbimin emrindendir.
Bu konuda size pek az bilgi verilmiştir.”
(İsra 17/85)

Efendi ve rab kelimeleri aynı anlama gelir [1]. Bu yüzden, Muhammed Peygamber için saygıda kusur etmemek kaygısıyla “Peygamber Efendimiz” betimlemesinin kullanılmasını hep sakıncalı bulmuştum. Bunun, peygamberin ilahlaştırılmasındaki ilk adım olduğunu düşünüyordum. Sanırım bu yoldaki ikinci adımla karşı karşıyayız şimdileri: “Peygamber Efendimiz” de yetmiyor, “Kâinatın Efendisi” kullanılıyor artık övgüde eksik kalmamak adına Kutlu Doğum haftalarında.



Kâinatın Efendisi

Bu betimlemenin dayandırıldığı ilk gerekçe, ilk yaratılan ruhun Muhammed Peygamber’in ruhu olduğu varsayımı [2]. Allah’ın şekil verip, ruhundan üflediğini [Hicr 15/29, Secde 32/9] ve diğer herkesi kendisinden türettiğini [Araf 7/189] söylediği Adem Peygamber, yalnız bedenen ilk yaratılan insan bu varsayıma göre [2, 3].

Bırakın yaratılan ilk ruhun kime ait olduğunu, ruhun yaratılıp yaratılmadığı bile benim için oldukça belirsiz bir konu: zira o, Allah’ın kendisinden üflenen bir şey olarak anılıyor hep Kur’an’da [Enbiya 21/91, Tahrim 66/12]. Hatta bedenin yaratılan bir şey olarak anıldığı yerlerde bile [Secde 32/9]...

Ayrıca, ruhla ilgili bize çok az bilgi verildiğinin Peygamber'e özellikle söylettirildiği surede [İsra 17/85], hakkında bilgimiz olmayan şeylerin ardına düşmemek için de uyarılıyoruz [İsra 17/36]. Bu yüzden, ruhla ilgili olan değil, olmayan hakkında yorum yapmak daha güvenli olur belki. Misal, elektromanyetik alan gibi fiziksel olarak ya da bilinç gibi biyolojik olarak hakkında giderek daha fazla şey öğrendiklerimiz bir şey, ruh olamaz diyebiliriz. Gerçekte ne olduğunu ise muhakkak Allah bilir sadece.

İlk yaratılan ruhun Muhammed Peygamber’in ruhu olduğu varsayımına eşlenik bir başka varsayım daha var: “Allah, Muhammed Peygamber’i(n ruhunu) yaratmasaydı, kâinatı yaratmazdı, yaratsa da anlamsız olurdu” deniyor [4].

Bu varsayım benzer bir manaya sahip şu iki hadisle savunuluyor:

1)      “Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım”
2)      “Cibril bana geldi ve dedi ki: Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın cehennem yaratılmazdı.”

Birinci hadisi ilk duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu, zira hadiste konuşturulan özne doğrudan Allah! Bana bu hadisi nakleden kişi de doğal olarak onu bir ayet zannediyordu. Kur’an’da böyle bir ayet yoktur fakat Allah’a iftira vardır [Ali İmran 3/78, Enam 6/144, Yunus 10/69, Zümer 39/60]. Korkmak gerek.

Aslında ikinci hadiste de benzer bir ontolojik çelişki var. Zira Cebrail aracılığıyla peygambere iletilen böyle bir söz varsa o söz, ayet olmalıydı. Hem kaynağı insani değil de ilahi, hem de meselesi ameli değil de itikadi olan bu kadar önemli bir bilgi, neden Allah'ın kitabına girmesin?

İşin kötüsü, bu hadislerle varsayım üretenler de senetlerinin sahih olmadığını biliyorlar ve senet olmasa da, mana sahihtir diyerek kıvırıyorlar [4, 5]. Manayı savunanların bir kısmı kendilerince şöyle bir mantık yürütüyor [4]:

“Ancak, her peygamber o günün şartlarına uygun olarak insanların kapasitesine göre bu dersi kısaca talim etmiştir. Nihayet bütün vahiylerin temel esaslarını ihtiva eden Kur’an’ı Hz. Muhammed’e göndermiştir. Hz. Muhammed ise, gerek Kur’an ayetlerini tebliğ ederek, gerek Kur’an’ı açıklayan kendi -kavlî, fiilî, takrirî- sünnetiyle kâinat kitabını hiçbir peygamberin yapmadığı şekilde açıklamıştır.

Madem kâinat Allah’ın varlığına ve birliğine delil olsun diye yaratılmıştır, madem ki bunun delil cihetini sadece Hz. Muhammed ders vermiştir, öyleyse denilebilir ki, eğer Hz. Muhammed olmasaydı bu dünya da olmazdı. Çünkü anlaşılmaz bir kitap -ne kadar değerli olursa oldun- şayet onu açıklayan bir muallimi yoksa o kitabın varlığı ile yokluğu arasında hiçbir fark yoktur.”

Her şeyden önce, Muhammed Peygamber, kimseyi doğru yola iletmek için gönderilmedi [Bakara 2/272]: Allah katından Cebrail ile iletileni [Nahl 16/102, Şuara 26/193, Tekvir 81/19] sadece tebliğ etmek için gönderildi [Yunus 10/108, Rad 13/40, Nahl 16/82, Cin 72/23]. O, ne kendisine bildirilenden ötesini biliyordu [Enam 6/50], ne de kendisine bildirileni daha önceden biliyordu [Şura 2/52]. Bildiklerini Cebrail’den öğrenmişti [Necm 53/5]. Yukarıdaki muallim temelli akıl yürütmeyi bir adım öteye götürürsek, Allah Cebrail’i yaratmasaydı, Muhammed Peygamber’i de yaratmazdı, yaratsa da anlamsız olurdu.

İşte size büyük bir çelişki: son peygamberi amaçlaştıran mantık, baş meleği de amaçlaştırıyor! Oysa hiçbir peygamber bize kendisini ya da melekleri ilahlaştırmayı, Müslüman olduktan sonra küfretmeyi emretmez [Ali İmran 3/80].

Manayı savunanların bir diğer kısmı, benzer manalara gelen ayetler olduğunu iddia ediyor. Bu ayetlerden başlıcaları şunlar:

1)      “Biz, seni (Muhammed) âlemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik.” [Enbiya 21/107]
2)      “Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.” [Ahzab 33/56]

Önce ilk ayeti değerlendirelim. Bu ayetteki âlemler ifadesinin, insanlar âlemi, cinler âlemi, melekler âlemi,, ve benzerlerini ifade ettiğini; bu yüzden de Muhammed Peygamber’in tüm kâinattan üstün olduğunu varsayıyor.

Kur’an’da âlem kelimesinin geçtiği diğer ayetlere baktığımızda, görüyoruz ki i) İsrailoğulları [Bakara 2/47, Duhan 44/32], ii) Adem, Nuh, İbrahim Soyu, İmran Soyu [Ali İmran 3/33], iii) İsmail, İlyas, Yunus, Lut [Enam 6/86] âlemlerin üzerinde kılınmış; Meryem ve oğlu âlemlere ayet olarak gönderilmiş [Enbiya 21/91]; Kabe âlemlere hidayet kaynağı yapılmış [Ali İmran 3/96]; İbrahim ve Lut’un ülkesinde âlemler için bereket varmış [Enbiya 21/71] ve âlemler Nuh’a selam vermiş [Saffat 37/79]. Ayrıca, insan ve cin isimleri birçok başka şekilde betimlenmiş [Araf 7/38 ve 179, Enam 6/112 ve 130, Rahman 55/33, Ahkaf 46/18] ama kesinlikle farklı âlemler olarak adlandırılmamış.

Kur’an’da rahmet kelimesi ise 100’den fazla ayette “Allah’ın rahmeti” olarak geçiyor. Allah’ın dilediğine verdiği, birçok yerde de ayetler için kullandığı bir kelime: misal, Kur’an [Enam 6/157, Araf 7/203, Yusuf 12/111, İsra 17/82, Casiye 45/20, Bakara 2/178,, vs] ve Musa’nın kitabı [Hud 11/17, Ahkaf 46/12,, vs]. Sözün özü, âlemlere rahmet olmak Kur’an’ın kendisine göre kâinatın efendiliğini gerektirmiyor.

İkinci ayet içinse Kur’an boyunca kelime aramaya gerek yok. Aynı surede “Allah, size salât edendir, melekleri de salât eder” ayeti de geçer [Ahzab 33/43]. Bu iki ayetteki salât kelimesi bir vakit ile ilişkilendirilmediği için namaz kılmak anlamına gelmez, desteklemek anlamında kullanılır. Fakat sağ olsun mealcilerin çoğu, 56. ayetteki kelimeyi Arapçasından çevirmeden bırakıp, 43. ayetteki kelimeyi çeşitli şekillerde çevirirler. Bu da salât kelimesinin namaz anlamıyla bağlantı kurularak, Muhammed Peygamber’e diğer insanlardan öte bir anlam yüklenmesine sebep olur ki, doğru olmaz.

Manayı savunanların son kısmı ise Muhammed Peygamber’in diğer tüm peygamberlerden üstün olduğunu iddia eden bazı hadisleri kullanıyor. Evet, peygamberlerin bazıları bazılarından üstün kılınmıştır: Musa, İsa [Bakara 2/253] ve Davud [İsra 17/55] gibi… Fakat Allah dilediğini derecelerle yükseltir ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen yaratmıştır [Yusuf 12/76]. Yani peygamberler bir piramit gibi dizilmez O’nun karşısında, aksine etrafında bir çember oluşturur. Bu yüzden olsa gerek, bize emredilen, peygamberler arasında ayrım yapmamaktır [Bakara 2/136 ve 285, Ali İmran 3/84, Nisa 4/152].

Peygamberin İlahlaştırılması ve Âlemlerin Rabbi

Uzun uzun yaptığım bu çürütmelerin ardından, “ne var yani bu manada, belki de Allah öyle dilemiş olamaz mı?” diye bir itirazda bulunabilirsiniz. Hayır, olamaz. Şöyle ki:

1) Âlemler kelimesi en geniş anlamıyla kâinat demektir [Bakara 2/47, Duhan 44/32, Ali İmran 3/33, Enam 6/86, Enbiya 21/91 ve 71, Saffat 37/79]. Rab ise birebir efendi anlamına gelir [1]. Yani “Âlemlerin Rabbi” ile “Kâinatın Efendisi” betimlemeleri arasında bir fark yoktur. Allah’ın kendisi için defalarca kez kullandığı böyle bir betimlemeyi bir başkası için kullanmak şirke girer.

2) “Biz âlemler ile kâinatı, rab ile de efendiyi aynı manada kullanmıyoruz: sadece saygı ve sevgimizi böyle dile getiriyoruz” diyenler çıkabilir. Bakın Kitab-ı Mukaddes’te Pavlus’un ağzından ilahlaştırılan İsa Peygamber için nasıl da benzer ifadeler geçiyor:

“Görünmez Tanrı'nın görüntüsü, bütün yaratılışın ilk doğanı O'dur. Nitekim gökte ve yeryüzünde, görünen ve görünmeyen şeyler, tahtlar, egemenlikler, yönetimler ve hükümranlıklar, her şey O'nda yaratıldı. Her şey O'nun aracılığıyla ve O'nun için yaratılmıştır. Her şeyden önce var olan O'dur ve her şey varlığını O'nda sürdürmektedir. Bedenin, yani inanlılar topluluğunun başı O'dur. Her şeyde ilk yeri alsın diye başlangıç olan ve ölüler arasından ilk doğan O'dur. Çünkü Tanrı, tüm doluluğunun O'nda bulunmasını uygun gördü.” (Koleseliler 1:15-19)

3) Peygamberin ilahlaştırılması bir tarafa, Allah’ın yaratması bir ilk şarta bağlanırsa, Allah’ın gücü sınırlandırılmış olur. Bu da her şeyden önce küfre girer.


Kaynaklar

1) Efendi, Arapça rab kelimesinin Türkçedeki karşılığıdır. Maalesef mealcilerin çoğu rab kelimesinin bir insanı betimlediği yerlerde kelimeyi Türkçeye çevirmiş, Allah’ı betimlediği yerlerde ise kelimeyi olduğu gibi bırakmıştır. Örnek olarak Yusuf suresine bakabiliriz:

6 İşte böylece Rabbin (rabbuke) seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya'kub soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin (rabbeke) çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.

24 Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin (rabbih(i)) işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlaslı kullarımızdandı.

33, 34 (Yusuf:) Rabbim (rabbi-ssicnu)! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum! dedi. Rabbi (rabbuhu) onun duasını kabul etti ve onların hilesini uzaklaştırdı. Çünkü O çok iyi işiten, pek iyi bilendir.

37 (Yusuf) dedi ki: Size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu, Rabbimin (rabbî) bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ben Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar ahireti inkâr edenlerin kendileridir.

41, 42 Ey zindan arkadaşlarım ! (Rüyalarınıza gelince), biriniz (daha önce olduğu gibi) efendisine (rabbehu) şarap içirecek; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından (beynini) yiyecekler. Yorumunu sorduğunuz iş (bu şekilde) kesinleşmiştir. Onlardan, kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki: Beni efendinin (rabbike) yanında an, (umulur ki beni çıkarır). Fakat şeytan ona, efendisine (rabbihi) anmayı unutturdu. Dolayısıyla (Yusuf), birkaç sene daha zindanda kaldı.

50 (Adam bu yorumu getirince) kral dedi ki: "Onu bana getirin!" Elçi, Yusufa geldiği zaman, (Yusuf) dedi ki: "Efendine (rabbike) dön de ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Şüphesiz benim Rabbim (rabbî) onların hilesini çok iyi bilir."


iZ-LeYiCiLeR