medeniyetler çatışması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medeniyetler çatışması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2014 Cumartesi

İslamcılığın Çıkmaz Sokakları: Göçebe Kültür – Türkiye Uzak Tarihi




Dün

Türk kültürü, konar-göçerliğin kalıplığında şekil almıştır. Her göçebe toplulukta olduğu gibi bizde de sözlü iletişim yazılı iletişimden daha etkilidir. Gerçekliği göz ile değil, kulakla kuşatmaya çalışırız. Dün kitap okumayıp, mani, şiir, destan, türkü,, vs. dinlediğimiz gibi; bugün de kitap okumayıp, haber, klip, dizi, film,, vs. izleriz.

Geçmişle ilişkimiz mekânsal değil, zamansaldır. Sınırlarımızı coğrafyayla değil tarihle çizeriz. Bin yıl önce bu topraklara geldiğimizde Batı’da Roma, Doğu’da Pers, onların ortasındaysa kadim Anadolu yerleşik kültürlerinin etkisiyle biz de yerleşik hayata geçmişizdir, doğrudur. Fakat bu kültürler, toplum yapımızdan çok, devlet yapımız üzerinde radikal değişimlere sebep olmuştur.

Anadolu’ya yerleştikten sonra toplum yapımızı en belirgin şekilde etkileyen, başka tür bir konar-göçer kültür olan Arap kültürü olmuştur. Ortaya çıkan Türk-İslam sentezi de bu bağlamda hala daha çok konar-göçer bir kültürdür. İmparatorluk sınırlarını sürekli Batı’ya doğru genişletme çabamız da bu yüzdendir, matbaayı oldukça geç kullanmaya başlamamız da.

Aslında Modern Batı kültürü karşısında zayıf kalmamızın da sebebi konar-göçerliğimizle ilgilidir. Ne zaman yazılı iletişim toplumsal ilerleme için olmazsa olmaz hale gelmiştir, biz de o zaman çağdaşlarımıza göre gerilemeye başlamışızdır.

Gerilemenin inkâr edilemez bir noktaya ulaşmasından sonra, bu topraklarda ilk ortaya atılan çözüm önerisi Batılılaşma olmuştur. Buna refleksel bir tepki şeklinde ise alternatif bir çözüm önerisi olarak İslamcılık doğmuştur.

Bugün

Türkiye İslamcıları, en az Batılılaşma kadar İslamcılığın da çıkmaz sokakları olduğunu görememiştir. Bugünlerde Yusuf Kaplan örneğinde belirginleştiği gibi, hala da göremiyor sanki.

Birinci çıkmaz sokak, Batı’nın kültür ve teknolojisinin ayrılabilir şeyler olarak düşünülmesidir. Fakat işin aslı hiç de öyle değildir. Kültür ve teknoloji birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Batı’dan teknolojiyi almaya başladığınızda, kültüre de kapıyı aralamış olursunuz. Bu noktadan sonra kültüre, özellikle de bilimsel kültüre kapıları sonuna kadar açmadıkça da, teknolojik bağımlılığınızdan kurtulamazsınız.

İslamcılığın şeriat halinin giderek zayıflaması da bu yüzdendir, tarikat ve marifet hallerinin giderek Batılılaşması da.

İkinci çıkmaz sokak, Batı’ya karşı katı bir sınır çizilebileceğinin düşünülmesidir. Konar-göçer kültürlerde coğrafi sınırlar yapaydır ve her zaman buharlaşabilir. Yeterince yerleşikleşmeden mekânsal bir savunma söz konusu olamaz. Bugün en yerleşik olanlarımız Batılılaşanlarımızdır.

Gezi Direnişinin Türkiye’deki ilk mekânsal savunma olması ve bu harekete katılanların çoğunun muhafazakâr İslamcılığın karşısında konumlanması da bu yüzdendir, şeriat İslamcılığının kurduğu mutlak Batı karşıtı duvarların sonraki hallerde yıkılması da.

Üçüncü çıkmaz sokak – ki Batılılaşma taraftarları da aynı hatayı yapmıştır – yazılı iletişimin önemini koruduğu sürece kültürümüzün çağdaş Batı kültürünü yakalayabileceğinin düşünülmesidir. Bugün yönetimimizi tamamen Batılılara bıraksak bile, bu mümkün değildir. Hiçbir toplum mühendisliği bizi onlarla aynı seviyeye çıkartmaya yetmez.

En iyi üniversitelerimizde bile genel olarak bilimin sefil, bilim insanlarınsa yetersiz olması bu yüzdendir.

Yarın

Size çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Kültürel olarak konar-göçerlikten yerleşikliğe geçmemiz için belki daha bir bin yıl daha gerekecek gibi görünüyor. Fakat ben hiç de o kadar karamsar değilim. Zira konar-göçerliğimizden kurtulmamız gerektiğineyse asla katılmıyorum. Bence en büyük hatamız ondan kurtulmaya çalışmak. Aksine, toplumsal yapımızı kabullenip, ona uygun şekilde kurum ve teknolojiler geliştirmek zorundayız.  

Misal, kitap okumayı sevmiyoruz ama sesli veya görsel kitapları da sevmez miyiz? Video ağırlıklı özgür internet üniversitelerinde dersler bugünküler kadar sıkıcı gelir mi bize? Üniversite binalarına sadece hocalarla sohbet etmek ya da tartışmak için gitsek, ayaklarımız yine geri geri gider mi?

Teknoloji dünden bugüne yazılı iletişimi bize mecbur kılmıştı ama ilerlemesi orada kalmadı. Sözlü ve görsel iletişim, her geçen gün giderek daha da kolaylaşıyor. Bu kaçırılmaması gereken bir fırsat olabilir. Konar-göçerlikle yerleşiklik arasında uygun bir denge tutturur, özgün kurum ve teknolojiler geliştirebilirsek, neden yeterince başarılı olmayalım ki?

sonraki yazılar : İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Şarkın Devlet Aklı - Türkiye Uzak Tarihi (taslak)
                           İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Din ve Bilim - Türkiye Uzak Tarihi (taslak)

20 Eylül 2014 Cumartesi

İslamcılığın Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat Halleri – Türkiye Yakın Tarihi




Giriş

Bir önceki yazıda olduğu gibi, bu yazıda da 70’li yıllardan bugüne kadar olan dönemde Türkiye İslamcılığını belli bir çerçevede betimlemeyi deneyeceğim. Bu sefer {muhafazakâr, devrimci} kategorisi yerine {şeriat, tarikat, marifet, hakikat} kategorilerini çerçeve olarak alacağım. Bu çerçeve, Nurettin Topçu’nun İslamcılığına dair Fırat Mollaer’in yaptığı çözümlemede kullanılan {şeriat, hakikat} kategorisinin doğal bir açılımı sadece. Tabii yanlış anlamadıysam…

Bu sefer kendi eksikliklerim üzerinden değil de, 70’li yıllar öncesine dair birkaç yorum üzerinden gerekçelendirmek istiyorum neden bu kadar kısa bir tarihsel dönemi ele aldığımı.

Türkiye’de İslamcılığın, (1856 yılında Islâhat Fermanında) Müslüman olan ve olmayan halklar arasındaki eşitsizliklerin kaldırılmaya çalışılmasına bir tepki olarak başladığı söylenebilir. Fakat Tanzimât İslamcıları gibi bir şemsiye tanım altında toplayabileceğimiz ilk ideologların, 70’ler sonrasının İslamcılarının temel kaynakları arasında olduğuna dair çok fazla delil bulunmuyor.

Cumhuriyetin ilanından tek partili dönemin sonuna kadar devam eden sekülerleşme sürecinde, batılılaşma ya da modernleşme karşısında öncekinden çok daha yoğun bir aşağılık kompleksinin geliştiğini ve bu yüzden İslamcılığın yeni bir faza girdiğini kabul edebiliriz. Fakat bu kritik dönemin de takipçisi ile arasında sürekli bir bağlılığı olduğunu düşünmüyorum. Bunu kısaca açıklamayı deneyebilirim.

1946’da çok partili sisteme geçişten 70’lere kadar olan dönem, Kemalist ideolojinin baskı araçlarından kısmen kurtulmuş bir şekilde ve dindar görünümlü liberal muhafazakâr bir iktidar altında yaşanmıştır. Bu rahatlama, İslamcılığın tüm hallerinin seyrinde bir kırılma yaratmıştır. İslamcılar arasında bir taraftan kendine güven artarken, diğer taraftan da eleştirel düşünce ve entelektüel birikim azalmıştır.

Ayrıca bu ara dönem, devletin kapitalist ABD ile yakınlaştığı ve kendisini komünist SSCB karşısında konumlandırdığı bir dönemdir. 60’ların sonuna gelirken gençler arasında sosyalizmin hızla yayılması devlet için çözülmesi gereken büyük bir probleme dönüşmüştür. Bu yüzden de İslamcılık devlet tarafından manipüle edilmeye başlanmıştır.

Öncelikle, sosyalizme alternatif olacağı inancıyla Seyyid Kutub ve Mevdudî gibi yabancı İslamcıların eserleri bizzat devlet desteğiyle Türkçeye çevrilip, pazarlanmıştır. Bu bölgesel “kaynaklara dönüş” eserleri hedeflendiği gibi gençler arasında etkili olmuşsa da öngörülmeyen bir şekilde radikal İslamcılık gibi sisteme muhalif bir devrimci İslamcılık halleri tetiklemiştir.

Bunun ardından devlet bu konudaki politikasını değiştirip, daha önce desteklediği eserlere karşı karalama kampanyası başlatmıştır. Eserlerin dış kaynaklı oluşuna vurgu yapılmış ve yazarları din düşmanlığıyla suçlanmıştır. Necip Fazıl gibi bazı yerli İslamcıların tutumları üzerinden bile izlemenin oldukça kolay olduğu bu dönüşümle milli, sistemle uyumlu ve görece daha ılımlı olan muhafazakâr İslamcılık hallerinin tohumları atılmış olmuştur.

Böylece, İslamcılığın seyrindeki mevcut kırılma daha da pekişmiştir. Ne yerel, ne de bölgesel öncülleri ile kuvvetli bir bağı kalmayan yeni bir İslamcılık dönemi başlamıştır Türkiye’de.
  
Şeriat İslamcılığı

Devrimci İslamcılığın hallerinden biri olan radikal İslamcılığı bu kategoride değerlendirebiliriz. Modern batıya kategorik olarak karşı olan bu İslamcılık hali, toplumsal hayatta onun kavram ve kurumlarından, bireysel yaşamda ise onun tutum ve alışkanlıklarından arınıp, uzak durmaya çağırır Müslümanları.

Peygamberden başka bir otoriteye itaati kabul etmez. Kur’an’a dönüp, dini anlayışın aklın ışığında yenilenmesini savunur. Anlamı açık olmayan müteşâbih ayetleri anlamlandırma çabasına girmez. Tasavvuf gibi her türlü mistik öğretiyi şiddetle eleştirir. Arı duru bir din anlayışı hedefler.

Müslümanların modern batı karşısındaki zayıflığını birlik ve bütünlüğün yitirilmesine bağlamaz. Mehdi ve Mesih gibi figürlerin İslam dünyasını kurtaracağına da inanmaz. Kendini düzeltmeyen toplumların Allah tarafından düzeltilmeyeceğinde ısrar eder.

Demokrasi de dâhil, doğrudan kavlî ayetlerden türetilmemiş bütün hukuksal düzenlemeleri tevhide aykırı bulur. Ne çoğunluğun uzlaşmasını hakikatin bir delili olarak görür, ne de yönetenlerin Müslüman olmasını yeterli sayar.

Tarikat İslamcılığı

Muhafazakâr İslamcılığın özellikle 28 Şubat öncesindeki bütün hallerini bu kategori altında toplayabiliriz. Bu İslamcılık hali, modern batıya olan karşıtlığı reel politiğin dayatmasıyla duygusal sınırların arkasına hapsetmiştir.

Hukuk ile ahlak arasında birincisini önceleyen asimetrik bir ilişki betimler. Dini anlayışta yenilenme gerekmediğini savunur. Kur’an’dan daha çok din âlimlerinin kitaplarını okur. Çoğunluğun Müslüman olmasını önemser ve genişlemenin yollarını arar. İyilik yolunda savaştığını ve hizmet ettiğini düşünür.

Karizmatik bir liderin öğretilerine uymayı kabul eder. Lider etrafında mistik öğelerin katalizörlüğünde bir birlik hedefler. Yönetenlerin Müslüman olması yeterli olmasa da, gereklidir. Bu bağlamda demokrasiyi içine sindiremese de yararlı bir araç olarak görür.

Mehdi ve Mesih gibi figürlerin sayesinde İttihad-ı İslam’ın sağlanacağına ve böylece İslam dünyasının kurtulacağına inanır.

Çoğunlukçuluğu yüzünden milliyetçilik ya da ulusalcılık gibi ideolojilerle eklemlenebilir. Reel politiğin dayatmasına karşı sürtünme göstermediği için de kapitalizm, emperyalizm, neo-liberalizm gibi devrin kuşatıcı yabancı ideolojilerine uyum sağlayabilir.

Marifet İslamcılığı

28 Şubat sonrasının bazı muhafazakâr/devrimci İslamcılarını bu kategoriye sokabiliriz. Bu İslamcılık hali, modern batıya karşı kategorik bir karşıtlık göstermez. Toplumsal hayattaki kavram ve kurumları ya da bireysel yaşamdaki tutum ve alışkanlıkları kökenlerine göre değerlendirmez. Fakat zihninde Müslüman olan ve olmayan ayrımı bulunur hâlâ.

Hoş görü, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi modern değerlere samimi bir şekilde önem verir. Dinin kaynaklarını bu bağlamda yeniden yorumlamaya çalışır: anlamı açık olmayan müteşâbih ayetleri kendisini haklı çıkartacak şekilde sembolik olarak okur; muhkem ayetlerden savunduğu değerlere uygun görmediklerini ise Kur’an’ın indiği zaman-mekândaki amaçlarıyla sınırlayıp, zamanın ruhuna göre bu amaçlardan yeni hükümler çıkartır.

Kaynakların yeniden yorumlanması yerine bazı kısıtlı şartlar altında doğrudan tasavvufi bir dini anlayışa yöneldiği de olabilir.

Demokrasiyi sorgulamadan doğru bir yönetim biçimi olarak görür. Dört halife dönemini onun arkaik bir pratiği olarak değerlendirir. Medine sözleşmesini de Müslüman olmayanlarla ortak yaşamı sağlayacak örnek bir hukuksal düzenleme şeklinde ele alır.

İttihat-ı İslam olgusu üzerine düşünmez. Milliyetçilik ya da ulusalcılık gibi ideolojilerle eklemlenme olasılığı da düşüktür. Fakat kapitalizmin ya da sosyalizmin çeşitli şekilleriyle uyum gösterebilir.

Hakikat İslamcılığı

Bu kategoriye dâhil edebileceğimiz kişi sayısı oldukça azdır. Hatta var mıdır, Allah bilir. Bu İslamcılık halindeki kişi, Müslüman olan ve olmayan ayrımına sahip değildir. Tüm dinleri özünde İslam kabul eder ve bu özle ilgilenir sadece.

Kavlî ayetleri teker teker değil, bir bütün olarak ele alır. Müteşâbih – muhkem ayrımı da gözetmez. Ayetlerin hepsini aynı anda teker teker geçerli olacak ve birlikte uyumlu bir bütün oluşturacak şekilde anlamlandırır. Belli bir değerler kümesini bu anlamlandırmada yol gösterici olarak kabul etmez. Sadece tevhid ilkesinin gözetiminde anlamlandırmasını yapar ve bu anlamlandırmanın ardından bir değerler kümesi elde etmeye çalışır.

Kevnî ayetleri de kavlî ayetler kadar önemser. Doğa ve toplum kanunlarını tüm çıplağıyla anlamak için uğraşır. Bu kanunlarla kavlî ayetlerin uyumlu gözükmediği yerde her ikisini de tekrar gözden geçirir.

Hakikatin ulaşılacak bir ideoloji değil, gidilecek bir yol olduğuna inanır. Gerek İslami geleneği, gerek modern dünyayı, gerekse kendi kendini bu yolda sorgulamaktan çekinmez. Ortaya koymayı denediği şey, İslamcılığın bir başka ideolojiye eklemlenmesi olarak basitleştirilemez. İslam’la ilişkilendirdiği her şey de başkalaşım geçirir, yepyeni bir şeye dönüşür.

12 Nisan 2009 Pazar

yol-a-çık

- Düşüncelerimiz gelişip, olgunlaşmadan kişiliklerimizi öz-ü-gürce kurabilir miyiz?

- Dostça muhabbetlerde tart-ışmadan düşüncelerimiz gelişip, olgunlaşabilir mi?

- Ortak yanlarımızı görmeden tart-ışmak dostça bir muhabbet mi olur, yoksa kişisel bir mastürbasyon veya kitlesel bir savaş mı?

- Farklılıklarımıza saygı duymadan ortak yanlarımız belirginleşebilir mi?

- Kişiliklerimizi başkalarını ötekileştirerek kuruyorken bizden farklı olanlara saygı duyabilir miyiz?

- Kişiliklerimizi bile satın almak zorunda kaldığımız bir yaşamın anlamsızlığı ötekileştirmeler olmadan örtülebilir mi?

Başladığım yere dönüp, duruyorum. Yeterince keşif yapmamış olacağım ki orayı hala tanımıyorum: Tüm insanların birleşmesi için illa ortak bir düşman mı bulmak gerekecek?

Şu kocaman evrende bizim kadar akıllı başka canlılar olup, olmadığını ya da yumurta kapıya dayanmadan mevcudatın daha ne kadar kısırlaşması gerektiğini bilmediğimizden, yakın gelecekte 12 Maymun’daki gibi hümanizm ile adaleti birbirinden ayırabilen bir genetikçiye ihtiyacımız olabilir. Kimse bu asil göreve gönüllü olmazsa ve birileri beni aksine ikna etmezse seve seve yola çıkabilirim! Maalesef ben bir melek değilim ve öz-ü-gür bir iradeye sahibim..

2 Aralık 2007 Pazar

MeRaK & ŞüPHe



Bence herkeste aynı oranda merak ve şüphe içgüdüsü mevcut ve bunlar bir yerlere yönlenmek zorunda.

Merak içgüdüsü kimisinde işine, kimisinde bilime, kimisindeyse futbol, popstar, tv dizileri, bbg evleri, magazin haberleri gibi şeylere yönlen(diril)iyor.

Şüphe içgüdüsü ise kimisinde alışıldık ve tanıdık olana – ki bu, sorgulama ve eleştirme yetisi kazandırıyor insana, kimisindeyse yabancı olana (Kürd’e, Alevi’ye, Ermeni’ye, Amerikalı’ya, Yahudi’ye,, vs) yönlen(diril)iyor.

* * *

Gerek Orta Asya’dan beraberimizde getirdiğimiz Türk kültüründe, gerekse Anadolu’da Türklerden önce yerleşip, birbiri içinde harmanlanmış olan kadim kültürlerde yabancı olana ilgi duyma baskın bir özellik. Bu özellik sayesinde Anadolu, her yabancı kültürü içinde eritmiş; Türkler de Anadolu’ya gelene kadar karşılaştığı her kültürü kardeş bilip, onlarla etkileşmiş.

Peki, öyleyse yabancı olana şüphe duyma ne zaman ortaya çıkıyor Anadolu’da? Çok eski zamanlarda olmadığı kesin, daha 700 yıl önce Ebu Said Ebu'l Hayr, “Kim olursan ol gel” diyor hala. Ya da Yunus Emre, “Gelin canlar bir olalım” diye sesleniyor.

* * *

Jung, medeniyet çatışmalarının insanoğlunun kendini anlamada çektiği büyük bir sıkıntının yan ürünü olabileceğini iddia etmiş. Bu iddiaya göre, insanoğlu kendini diğer canlı türleriyle fiziksel olarak karşılaştırıp, kendi fiziksel özelliklerini daha iyi anlamaya başladıktan sonra, medeniyetler arasındaki fiziksel farklılıkların bir sorun teşkil etmesi de son buluyor. Fakat kendi zihinsel özelliklerini anlamak için, kendini zihinsel olarak karşılaştırabileceği başka bir canlı türü bulmada bu kadar şanslı değil insanoğlu ve kendi içindeki zihinsel farklılıklar onu hep rahatsız ediyor.

Bu bağlamda, acaba Anadolu’da şüphenin yabancı olana yönlenmesi, din ve mitolojinin toplum yaşantısının merkezinden uzaklaşmaya başlamasıyla ilgili olabilir mi? Çünkü din ve mitoloji, insan türüne kendini zihinsel olarak karşılaştırabileceği tanrılar, periler, cinler, melekler gibi başka canlı türleri sunuyor. Kim bilir?

Ya da Anadolu insanı dünyaya daha çok açılsa – Avrupalılarla, Asyalılarla, Amerikalılarla,, vs dünyayı algılama ve yaşama şeklini kıyaslayabilse; Ermenilerle, Rumlarla, Farslarla, Kürtlerle, Araplarla,, vs kendini kardeş hissetmeye başlar mı yeniden?

Yoksa illa uzayın bir yerlerinden akıllı bir canlı türü dünyayı ziyaret mi etmeli zihinsel farklarımızın sorun uzayımızda eriyip gitmesi için?

Sevgiyle,,

oNuR,, sU LeKeSi

iZ-LeYiCiLeR