demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2017 Pazartesi

Türk Sorunu: Tek Adamcılık


(bakınız: Duvara Karşı)

Durduğumuz yere ve bakış açımıza göre gözlemlerimiz değişir ama ikiyüzlü ya da yüzsüz olmadığımız sürece zihnimiz önümüzde duranı ters düz edecek kadar çarpıtmaz. Bir kere gerçekliği ters düz edince de, tüm olası yer ve açılardan bakmadıkça gerçeğe en yakın algı bir daha asla kurulamaz. 

* * * 

Toplumsal bilinç-altımızın derinliklerinde arkaik inançlarımızdan arta kalan ata kültünün kökleri maalesef hala sağ salim duruyor. İzlerini bugün dinden siyasete, kültürümüzün neredeyse her öğesinde görebiliriz. Önce biraz yakınlaşmak, sonra da oldukça uzaklaşmak gerek sadece... 

Şaman atalarımızın anaerkilliğinde, göçebeliğinde, ekolojikliğinde,, ısrar etseydik ya keşke. Nazar boncuklarından türbelere onların birçok fiziksel putunu korumakla yetinmemiş, atalar kültüyle aşamayacağımıza inanılan zihinsel putlar üretmişiz bir de sürekli düş(ün)cemizde. 

Bazılarımızın koruyucu ataları ve onlarla iletişimden sorumlu kamları diğerlerimizce kötü ruhlar olarak bellenince.. ..kendimizi geçmişlerimizle sınırlamakla kalmamışız, birbirimizden yalıtmışız bugünlerimizi de. 

Dinimizin özünde siyaset olduğu geçmişimizden, siyasetimizin özünde din olduğu bugüne gelin adım adım daha yakından bakalım hep birlikte. 

* * * 

Kadim atalarımız (doğal olarak) bakteri ve virüs gibi hastalık bulaşaklarından habersizmiş. Ve (yine doğal olarak) sebebini anlayamadıkları hastalık ve ölümleri kötü ruhların etkinliklerine yoruyormuş. Ata ruhların yardımını yönlendiren kamlar ile gökçe muncuk ve tomar gibi fiziksel putlar, onların kötü ruhlarla mücadelede sahip oldukları yegâne güçleriymiş. 

Bizler boy boy, devlet devlet,, müslüman ol(durul)urken.. ..birçok eski (şamanik) mem kendine saklanacak bir yer aramış olmalı zihinlerimizde. Şanssızlığımıza, Arap Cahiliye'sinin “Uzak Allah” tasavvuru Muhammedi İslam’ın içine sızmaya çoktan başlamış bile tam da o vakitlerde. Allah ile iletişimin ancak melek ve cinler aracılığıyla mümkün sayıldığı, melek ve cinleri hoş tutmak için de onlar adına yapılan putlara tapınmanın gerekli görüldüğü bu tasavvur, can çırpınan memlerimiz için bir kurtarılmış bölge oluşturmuş zihinsel evrimimizde. 

Putları birer birer kırılmış olsa da, melek ve cin kavramları nerdeyse dini anlayıştaki tevhidi devrimden önceki hallerine dönmüş “Arap Zihni”nde. Putların boş bıraktığı yerleri de Yahudi ve Hıristiyan anlayışlarından ithal edilen din adamlığı doldurmaya yeltenmiş. Bizim zihnimizde ise ata ruhlar için onların melek donu, kötü ruhlar içinse onların cin donu biçilmiş birer kaftan olmuş. Aklı taşık kamlar da zamanla imam, şeyh, şıh,, olabilmiş böylece. Onların heykel şeklindeki eski putlarına benzeyen balballarımızın soyu tükenirken, gökçe muncuk ve tomar gibi putlarımız uyum sağlayabilmiş bu sürece. 

* * * 

Siyasetin dinle her anlamda yer değiştirdiği bu zaman ve mekânda, yurdum siyasetinin ne mevcut sağı sağ, ne mevcut solu sol. Yüzünü nereye döndüyse artık? Ne sembolik, ne metaforik, ne de alegorik bir yanıt bulamıyorum! Acaba sorun yurdum siyasetinin iki yüzlü, üç yüzlü,, hatta yüzsüz olması olabilir mi? 

Yurdum siyasetçilerinin yüzleri şeffaf, arkalarında kim varsa onu görüyoruz aslında... 

Ülkemde siyasi hayata hâkim, kötülüklere karşı kutlu kurucularının siyasi anlayış ve ideolojilerine sığınıp, sıkışan 

(1/5) Komünist > Marxist - Leninist çizgide Şamanik bir (Devrimci) Sol anlayışı, 
(2/5) Kemalist < Garpçı - (Seküler) Türkçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Demokrat/Ulusal) Sol anlayışı, 
(4/5) İslamcı > Milli Görüşçü/Nurcu/Ak Görüşçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Muhafazakâr) Sağ anlayışı, 
(4/5) Ülkücü > Atsızcı/Türkeşçi çizgide Şamanik bir (Milliyetçi) Sağ anlayışı, 
(5/5) Kürtçü < Maocu/Apocu çizgide Şamanik bir başka (Milliyetçi) Sağ anlayışı 

var sadece. 

Üstü kara bir örtü ile kaplı, içi putlarla dolu dört duvar heterotopik bir memleket yani bizimkisi. İbrahim olup, putlarımızı yıkmaya kalksa birisi.. ..haşa elinde baltası ile onun da putunu yapar, diğerlerinin yanına koyarız biz. Zira bu putlar zaman ve mekânda yan yana dizilmiş olsa da, her biri bir başına hâkim farklı farklı bireysel zihinlere. Kimimizin kutsal kitabı Komünist Manifesto, kimimizin kutsal kitabı Nutuk, kimimizinkilerse Nur Risaleleri vesaire. 

* * * 

Bakmayın siz bugün sandıktan tek adamcılığa sadece % 51.41 evet oyu çıkmasına. 85 Anayasasının halk oylaması ile kabul edilmesi üzerine güldürüklü temaşa yazarı Aziz Nesin’in dili halkın % 91.37'ini eleştirmeye varamamış da, % 60’ında takılıp kalmış. Ondan olsa gerek o zamandan beri aşılamayan bu % 60 sınırı. Halkın en az % 90’ı tek adamcı yoksa hala. Hepsinin aynı anda desteğini alacak bir “kutlu” tek adam yok yani sadece ortalıkta. 

Peki, kötülüklere karşı tüm ata ruhların yardımını bize yönlendireceğine inanacağımız yeni bir kam ya da kendisi başlı başına yeni bir ata ruh olacak bir zat çıkarabilecek miyiz aramızdan yakın gelecekte? 

Ben onu bilmem de, tek bir putun yıkılmasından her zaman daha kolay olduğunu iyi bilirim iki putun aynı anda yıkılmasının. İster bir kişinin nezdinde olsun, ister tüm toplumun nezdinde… 

İşte taşın gerçek sırrı budur. İzleye durun, ibretli temaşadır.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Parklardan Köprülere Heterotopikleşen Zaman - Mekânlarda Toplumsal Dönüşümler

 
Hayatımızda sadece bir kahramana yer olmalı: kendimize. Zira ne kendimizden başka bir yerde devrim yapmak mümkün, ne de bir başkasının bizde devrim yapması! İşte tam da bu yüzden, devrimi kendinde yapmaya çalışanlarla cennete, başkalarında yapmaya çalışanlarla cehenneme dönüyor dünya! Biz de bir cehennemden diğerine savurulup duruyoruz her ölçekte güzel ülkemde!

Devrimler yalnız bireysel olur ama bazen toplumsal dönüşümleri tetikleyebilecek kadar kitleselleşebilirler de. Bunun için öncelikle canlı canlı heterotopikleşen ender zaman – mekânlarda kendi halindeki bireysel devrimlerin senkronize hale ge(tiri)lmesi gerekir. Fakat heterotopyanın doğası gereği bu senkronizasyon çok uzun sür(e)mez: yan yana ge(tiri)len bireysel devrimler hızla canlılıklarını yitirirler. Aynı Gezi Parkı ya da Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde olduğu gibi… 

Endişeli laiklerin ve cumhuriyetçi muhafazakârların medya ve devlet tabusu, ilk olarak Gezi Direnişi boyunca sarsılmıştı. Televizyon kanallarının oldukça önemli gelişmeler karşısında "3 maymun - 1 penguen"i oynayabileceğini, polislerin suçsuz bir çocuğu öldürebileceğini ve devlet tedhişini meşrulaştırmak için (türbanlı bacımıza saldırılması ve camide içki içilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başlamışlardı. 

Muhafazakâr demokratların ve milliyetçi muhafazakârların cemaat ve askeri darbe tabusu da ilk defa Köprü Direnişi sırasında benzer bir şiddetle sarsıldı: koca hoca efendilerin birer "terörist başı" kadar tehlikeli olabileceğini, darbecilerin masum insanları öldürebileceğini ve asker tedhişini meşrulaştırmak için (askerlerin başının kesilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başladılar. 

Sözün özü, muhafazakârlarlık şemsiyesi altında toplayabileceğimiz iki büyük topluluk da, kendi kimliksel tabularını kendilerince aşmaya kalktı ard arda Gezi Dayanışması ve Demokrasi Nöbetleri bağlamında. Maalesef bu direnişlerin arka planında bulunan bireysel devrimler, yurdum muhafazakârlığını dönüştürebilecek kadar uzun süre canlı kal(dırıl)madı ama. Öncelikle, kim toplumun hangi kesimini iyi tanıyorsa diğer kesimini homojen varsaymayı tercih etti: AKPcilerin gözünde Erdoğan karşıtlığı Gezi Direnişi'nde tek birleştirici unsur iken, anti-AKPcilerin gözünde Erdoğan taraftarlığı darbeye direnişin tek birleştirici unsuru oldu. Devletin tüm ideolojik aygıtları da bu yanılgıları pekiştirdi. Oysa iki durum da sosyolojik olarak oldukça karmaşıktı. Geziciler toplumun bir kesimi için ne kadar heterojen ise, aslında Nöbetçiler de toplumun geri kalanı için o kadar heterojendi. 

Devrimleri iz'leyenlerin yanılgıları pek bir dirençle karşılaşmadan devrimi bizzat yapanlara da bulaştı. Geziciler kişiliklerle, Nöbetçiler kimliklerle kahramanlık tasladı. Bu tektipleşme eğilimleri yüzünden devrile devrile evrilen "kendilik"lerde kahramanlık destanları yarım kaldı. Bileşenleri kendilerini yıkmaya kalkınca heterotopyalar bileşenlerinin canına kıydı, bireysel karşı-devrimler başladı. Mazlumlar yine ayrıldı, zulümler yine sınıflandırıldı. Öl(dür(t))enin kimliği yüzünden kimileri lanetle(ye)medi kimi cinayetleri her zamanki gibi. Üstelik bu sefer eskisinden daha büyük bir ikiyüzlülükle. 

* * * 

İnsan hep aynı insan güzel yurdumda. Düşündüğü, inandığı farklı olsa da. Zira dini görüş "kendinden muhafazakârlık", siyasi duruş ise "kendine Müslümanlık" çoğunlukla. 

Devlet de hep aynı devlet mi acaba tüm (!) zaman – mekânlarda? Yoksa ben mi yanılıyorum yine, sadece İstanbul'da mı masum olur öl(dürül)en çocuklar? Polis bir tek Gezi Parkı'nda ya da asker yalnız Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde mi dehşet saçabilir ortalığa? 

Kalın sağlıcakla. Ben unutulurum, sorum kalır; dostlar beni hatırlasın.

7 Haziran 2015 Pazar

Benim oyum...



Memleketteki demokrasi temsili (!) sağ olsun, her seçim dönemindeki gibi insanlar yine zorunda olduklarını düşündükleri partilere oy vermeyi planlıyor. Kimi istikrarı sağla(t)mak zorunda, kimi iktidarı devir(t)mek zorunda, kimi kırmızı çizgileri koru(t)mak zorunda, kimi engellemeleri aş(tır)mak zorunda, vs vs vs. Zorunda olunan şeyler listesi zaman içinde az çok değişebilse de zorunda olma hali her daim mevcut herkeste. Özgür bir birey olarak oy vermek mümkün değil. Oy vermeyerek özgürleşmeye de müsaade yok. Tam bir trajedi oyunu sahnedeki sanki!


Bu zorundalılık hissi yüzünden olsa gerek, hangi partiye oy vereceğini seçerken, insanlar kendilerini çok rahat kandırabiliyor. Diğer partilerin olumsuz yanlarını şişirebildiği kadar şişirirken, oy vereceği partinin olumsuz yanlarını da olabildiğince halının altına süpürüp, görmezden geliyor. Oysa en kolay eleştirebileceğimiz parti kendisine oy vereceğimiz parti değil midir? Eleştiremediğimiz ya da eleştirilerimizin üzerinde hiçbir etki yaratmayacağını düşündüğümüz birileri tarafından bir yerlerde temsil edilmemizin bir kıymeti kalır mı?

Kimse hiçbir şeye mecbur değil aslında. Tüm zorundalılıklar uydurmaca oylamalarda. Verecekseniz, özgürce verin oyunuzu. Biz izleyicilerle etkileşimli ve doğaçlama oynansın artık bu oyun. Öyle olmuyorsa da, her trajedinin sonunda olduğu gibi, bu oyun da oyuncuların olduklarını sandıkları kişiler olmadıklarını fark etmeleriyle bitsin: sahne kararsın, salonla beraber içrekler de aydınlansın!
* * *

 
Ben hayatımda ilk defa bir partiye oy vermeyi planlıyorum: HDP’ye. Fakat niyetim, ne mecliste giderek otoriterleşen AKP’yi geriletmek, ne cuntacıların getirdiği anti-demokratik % 10 barajını anlamsızlaştırmak, ne Kürtlerin hak ettiği temsil gücüne kavuşmasını sağlamak, ne de HDP’yi arzuladığı gibi ezilen tüm kimliklerin koruyucusu yapmak. Tek niyetim, Kürtler’den de sustukları zamanlarda hesap sorabilme hakkına sahip olmak!

Devlet Aklı’nın katlettiği masum Kürt çocuklarının hesabını yıllardır elimden geldiğince sormaya çalıştım bu blog sayfası aracılığıyla. Müslüman olduğum için Müslümanları, Türk olduğum için Türkleri hedef aldım sadece. En çok da sessizliklerini.. ..o, her şeyi meşrulaştıran sessizliklerini. PKK’nin terör eylemleri karşısında bile, çuvaldızı kendimize batırmadan iğneyi batırmadım Kürtlere. Hele barış süreci başladıktan sonra, iyice dikkat ettim onlar hakkında yazıp çizdiklerime.

Bugün HDP’ye oy verdikten sonra barajı aşarlarsa elde edeceğim şey, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın katlini meşrulaştıranlardan hesap sorabildiğim rahatlıkla, 3 yaşındaki Revşen Baliç’in katlini meşrulaştıranlardan da hesap sorabilmek olacak. İşte bu seçimlerde kazan(dır)abileceğim tek şey, bu! İşte bu seçimi benim için öncekilerden ayıran yegâne fark!!


20 Eylül 2014 Cumartesi

İslamcılığın Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat Halleri – Türkiye Yakın Tarihi




Giriş

Bir önceki yazıda olduğu gibi, bu yazıda da 70’li yıllardan bugüne kadar olan dönemde Türkiye İslamcılığını belli bir çerçevede betimlemeyi deneyeceğim. Bu sefer {muhafazakâr, devrimci} kategorisi yerine {şeriat, tarikat, marifet, hakikat} kategorilerini çerçeve olarak alacağım. Bu çerçeve, Nurettin Topçu’nun İslamcılığına dair Fırat Mollaer’in yaptığı çözümlemede kullanılan {şeriat, hakikat} kategorisinin doğal bir açılımı sadece. Tabii yanlış anlamadıysam…

Bu sefer kendi eksikliklerim üzerinden değil de, 70’li yıllar öncesine dair birkaç yorum üzerinden gerekçelendirmek istiyorum neden bu kadar kısa bir tarihsel dönemi ele aldığımı.

Türkiye’de İslamcılığın, (1856 yılında Islâhat Fermanında) Müslüman olan ve olmayan halklar arasındaki eşitsizliklerin kaldırılmaya çalışılmasına bir tepki olarak başladığı söylenebilir. Fakat Tanzimât İslamcıları gibi bir şemsiye tanım altında toplayabileceğimiz ilk ideologların, 70’ler sonrasının İslamcılarının temel kaynakları arasında olduğuna dair çok fazla delil bulunmuyor.

Cumhuriyetin ilanından tek partili dönemin sonuna kadar devam eden sekülerleşme sürecinde, batılılaşma ya da modernleşme karşısında öncekinden çok daha yoğun bir aşağılık kompleksinin geliştiğini ve bu yüzden İslamcılığın yeni bir faza girdiğini kabul edebiliriz. Fakat bu kritik dönemin de takipçisi ile arasında sürekli bir bağlılığı olduğunu düşünmüyorum. Bunu kısaca açıklamayı deneyebilirim.

1946’da çok partili sisteme geçişten 70’lere kadar olan dönem, Kemalist ideolojinin baskı araçlarından kısmen kurtulmuş bir şekilde ve dindar görünümlü liberal muhafazakâr bir iktidar altında yaşanmıştır. Bu rahatlama, İslamcılığın tüm hallerinin seyrinde bir kırılma yaratmıştır. İslamcılar arasında bir taraftan kendine güven artarken, diğer taraftan da eleştirel düşünce ve entelektüel birikim azalmıştır.

Ayrıca bu ara dönem, devletin kapitalist ABD ile yakınlaştığı ve kendisini komünist SSCB karşısında konumlandırdığı bir dönemdir. 60’ların sonuna gelirken gençler arasında sosyalizmin hızla yayılması devlet için çözülmesi gereken büyük bir probleme dönüşmüştür. Bu yüzden de İslamcılık devlet tarafından manipüle edilmeye başlanmıştır.

Öncelikle, sosyalizme alternatif olacağı inancıyla Seyyid Kutub ve Mevdudî gibi yabancı İslamcıların eserleri bizzat devlet desteğiyle Türkçeye çevrilip, pazarlanmıştır. Bu bölgesel “kaynaklara dönüş” eserleri hedeflendiği gibi gençler arasında etkili olmuşsa da öngörülmeyen bir şekilde radikal İslamcılık gibi sisteme muhalif bir devrimci İslamcılık halleri tetiklemiştir.

Bunun ardından devlet bu konudaki politikasını değiştirip, daha önce desteklediği eserlere karşı karalama kampanyası başlatmıştır. Eserlerin dış kaynaklı oluşuna vurgu yapılmış ve yazarları din düşmanlığıyla suçlanmıştır. Necip Fazıl gibi bazı yerli İslamcıların tutumları üzerinden bile izlemenin oldukça kolay olduğu bu dönüşümle milli, sistemle uyumlu ve görece daha ılımlı olan muhafazakâr İslamcılık hallerinin tohumları atılmış olmuştur.

Böylece, İslamcılığın seyrindeki mevcut kırılma daha da pekişmiştir. Ne yerel, ne de bölgesel öncülleri ile kuvvetli bir bağı kalmayan yeni bir İslamcılık dönemi başlamıştır Türkiye’de.
  
Şeriat İslamcılığı

Devrimci İslamcılığın hallerinden biri olan radikal İslamcılığı bu kategoride değerlendirebiliriz. Modern batıya kategorik olarak karşı olan bu İslamcılık hali, toplumsal hayatta onun kavram ve kurumlarından, bireysel yaşamda ise onun tutum ve alışkanlıklarından arınıp, uzak durmaya çağırır Müslümanları.

Peygamberden başka bir otoriteye itaati kabul etmez. Kur’an’a dönüp, dini anlayışın aklın ışığında yenilenmesini savunur. Anlamı açık olmayan müteşâbih ayetleri anlamlandırma çabasına girmez. Tasavvuf gibi her türlü mistik öğretiyi şiddetle eleştirir. Arı duru bir din anlayışı hedefler.

Müslümanların modern batı karşısındaki zayıflığını birlik ve bütünlüğün yitirilmesine bağlamaz. Mehdi ve Mesih gibi figürlerin İslam dünyasını kurtaracağına da inanmaz. Kendini düzeltmeyen toplumların Allah tarafından düzeltilmeyeceğinde ısrar eder.

Demokrasi de dâhil, doğrudan kavlî ayetlerden türetilmemiş bütün hukuksal düzenlemeleri tevhide aykırı bulur. Ne çoğunluğun uzlaşmasını hakikatin bir delili olarak görür, ne de yönetenlerin Müslüman olmasını yeterli sayar.

Tarikat İslamcılığı

Muhafazakâr İslamcılığın özellikle 28 Şubat öncesindeki bütün hallerini bu kategori altında toplayabiliriz. Bu İslamcılık hali, modern batıya olan karşıtlığı reel politiğin dayatmasıyla duygusal sınırların arkasına hapsetmiştir.

Hukuk ile ahlak arasında birincisini önceleyen asimetrik bir ilişki betimler. Dini anlayışta yenilenme gerekmediğini savunur. Kur’an’dan daha çok din âlimlerinin kitaplarını okur. Çoğunluğun Müslüman olmasını önemser ve genişlemenin yollarını arar. İyilik yolunda savaştığını ve hizmet ettiğini düşünür.

Karizmatik bir liderin öğretilerine uymayı kabul eder. Lider etrafında mistik öğelerin katalizörlüğünde bir birlik hedefler. Yönetenlerin Müslüman olması yeterli olmasa da, gereklidir. Bu bağlamda demokrasiyi içine sindiremese de yararlı bir araç olarak görür.

Mehdi ve Mesih gibi figürlerin sayesinde İttihad-ı İslam’ın sağlanacağına ve böylece İslam dünyasının kurtulacağına inanır.

Çoğunlukçuluğu yüzünden milliyetçilik ya da ulusalcılık gibi ideolojilerle eklemlenebilir. Reel politiğin dayatmasına karşı sürtünme göstermediği için de kapitalizm, emperyalizm, neo-liberalizm gibi devrin kuşatıcı yabancı ideolojilerine uyum sağlayabilir.

Marifet İslamcılığı

28 Şubat sonrasının bazı muhafazakâr/devrimci İslamcılarını bu kategoriye sokabiliriz. Bu İslamcılık hali, modern batıya karşı kategorik bir karşıtlık göstermez. Toplumsal hayattaki kavram ve kurumları ya da bireysel yaşamdaki tutum ve alışkanlıkları kökenlerine göre değerlendirmez. Fakat zihninde Müslüman olan ve olmayan ayrımı bulunur hâlâ.

Hoş görü, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi modern değerlere samimi bir şekilde önem verir. Dinin kaynaklarını bu bağlamda yeniden yorumlamaya çalışır: anlamı açık olmayan müteşâbih ayetleri kendisini haklı çıkartacak şekilde sembolik olarak okur; muhkem ayetlerden savunduğu değerlere uygun görmediklerini ise Kur’an’ın indiği zaman-mekândaki amaçlarıyla sınırlayıp, zamanın ruhuna göre bu amaçlardan yeni hükümler çıkartır.

Kaynakların yeniden yorumlanması yerine bazı kısıtlı şartlar altında doğrudan tasavvufi bir dini anlayışa yöneldiği de olabilir.

Demokrasiyi sorgulamadan doğru bir yönetim biçimi olarak görür. Dört halife dönemini onun arkaik bir pratiği olarak değerlendirir. Medine sözleşmesini de Müslüman olmayanlarla ortak yaşamı sağlayacak örnek bir hukuksal düzenleme şeklinde ele alır.

İttihat-ı İslam olgusu üzerine düşünmez. Milliyetçilik ya da ulusalcılık gibi ideolojilerle eklemlenme olasılığı da düşüktür. Fakat kapitalizmin ya da sosyalizmin çeşitli şekilleriyle uyum gösterebilir.

Hakikat İslamcılığı

Bu kategoriye dâhil edebileceğimiz kişi sayısı oldukça azdır. Hatta var mıdır, Allah bilir. Bu İslamcılık halindeki kişi, Müslüman olan ve olmayan ayrımına sahip değildir. Tüm dinleri özünde İslam kabul eder ve bu özle ilgilenir sadece.

Kavlî ayetleri teker teker değil, bir bütün olarak ele alır. Müteşâbih – muhkem ayrımı da gözetmez. Ayetlerin hepsini aynı anda teker teker geçerli olacak ve birlikte uyumlu bir bütün oluşturacak şekilde anlamlandırır. Belli bir değerler kümesini bu anlamlandırmada yol gösterici olarak kabul etmez. Sadece tevhid ilkesinin gözetiminde anlamlandırmasını yapar ve bu anlamlandırmanın ardından bir değerler kümesi elde etmeye çalışır.

Kevnî ayetleri de kavlî ayetler kadar önemser. Doğa ve toplum kanunlarını tüm çıplağıyla anlamak için uğraşır. Bu kanunlarla kavlî ayetlerin uyumlu gözükmediği yerde her ikisini de tekrar gözden geçirir.

Hakikatin ulaşılacak bir ideoloji değil, gidilecek bir yol olduğuna inanır. Gerek İslami geleneği, gerek modern dünyayı, gerekse kendi kendini bu yolda sorgulamaktan çekinmez. Ortaya koymayı denediği şey, İslamcılığın bir başka ideolojiye eklemlenmesi olarak basitleştirilemez. İslam’la ilişkilendirdiği her şey de başkalaşım geçirir, yepyeni bir şeye dönüşür.

iZ-LeYiCiLeR