bilim-siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim-siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2014 Salı

Yurdum Mucitleri




Benim hep içim burkuluyor böyle bilim haberlerini okurken, birden parlayan öfke yerini önce acıya, sonra da hüzne bırakıyor. 

Tatvanlı Medeni abiye doğru düzgün bir şekilde bilimsel eğitim verilseydi, bu merak ve motivasyonla kim bilir ne güzel şeyler yapardı hem kendisi, hem de bizler için. 

Haydi, ona böyle bir imkân yarat(a)madık diyelim. En azından televizyonlarda, gazetelerde, kitaplarda,, vs karşısına çıkartsaydık hakiki bilimle tanışma imkânını! Hem böyle rezil olmazdı farkında olmadan, hem de hala güzel şeyler yapma fırsatı olabilirdi.

Biz ne yaptık peki? 

Hollywood propagandalarına taş çıkartan, şunun gibi algı/toplum mühendisliği ürünleri tasarladık devlet eliyle: erke dönergeci. 

Bilim haberciliğinin yüz karası Türkiye medyası (bakınız: bilim-bilmiyim) sınırsız enerji üretebileceğimize inanmışken, Medeni abi nasıl inanmasın?  

Evrim ve kuantum teorileri hakkındaki saçmalamalara bile topluca itiraz edemeyen akademimiz, bu olanaksızlık karşısında da kuzuların sessizliğini bozmamışken, o nereden bilsin kendi kendine neyin peşinde ömrünü törpülediğini?

Seküler devletin meşruiyet devşirmek için – özellikle milli eğitim aracılığıyla – bilim üzerindeki tahakkümünün de, cahil medyanın ideolojik aygıt olmaktan öteye gitmesini engelleyen korkaklığının da, kendine bile yetmekten aciz akademinin bilgiyi toplumla paylaşmada yeteneksizliğinin de canı cehenneme. 

Şu an önemsediğim onlar değil, Medeni abi gibi yurdum mucitleri.

Zaten kaç kişi çıkıyor toplumda maç skorlarını, seçim sonuçlarını, paparazzi dedikodularını,, vs değil de böyle adam akıllı şeyleri merak eden? Onlara da layık gördüğümüz sona bakın hele: âleme madara olup, akademideki çoluk çocuğun diline düşmek!

Oysa ne güzel şeyler yapabilirdi Medeni abi bu merak ve motivasyonla? 

Düşünsenize ya hu! Düşünsenize...

15 Mart 2013 Cuma

BaŞKa TüRLü


Ne içindeyiz hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayız aslında. Çünkü onun sınırını bizle çiziyor “insanca yaşama hakkı”nı kendi mülkiyeti altına alanlar! 

Kendimi mi kandırıyorum, içinde herkes için insanca yaşamın mümkün olduğu başka türlü bir hayat ütopya mı sadece? 

Acaba bilimsel araştırmalar devletler ve şirketlerce değil, toplumca destekleniyor olsaydı, bilim insanları hangi konuları merak edip, araştırır; hangi problemleri çözerdi? 

 

Mesela, açlık ve yoksulluk bugünkü kadar çözümsüz kalır mıydı? Açlık sınırına yakın asgari bir ücretle çalışılacak kadar önemsiz görünen meslekler olur muydu toplumda? 

AIDS’li doğan çocukları ne zaman iyileştirmeye başlardı doktorlar? Afrikalılar, Amerika’da kendileri gibi bir çocuğun hasta doğmasını beklerken mi ölürdü yine? 

Eczanelerde antibiyotik mi satılırdı, bakteriyofaj mı? 

Asker telsizleri ve dinleme cihazları mı daha önce icat edilirdi, internet ve ona bağlanabilen akıllı cep telefonları mı? Elektrikli arabalar mı daha önce tasarlanırdı, benzinli olanlar mı? 

Aslında en önemlisi, tıp ve teknolojideki son gelişmelerden en çok yararlananlar kimler olurdu?? 

Acaba eğitim ideal vatandaş ve işçiler değil, ideal bireyler yetiştirmek için verilseydi, çocuklar okullarda hangi derslerden sorumlu tutulur, hangi konuları öğrenirdi? 

 

Mesela, sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilim dersleri mi daha çok yer alırdı müfredatta, bugünkü gibi tarih mi? 

Programlamayı mı önce öğrenirdi çocuklar, matematiği mi? İlk okulda hangi problemleri çözebilecek donanım edinilirdi? 

Matematik bilmeden fizik, fizik bilmeden kimya, kimya bilmeden biyoloji dersi işlenir miydi? Bu kadar çok formül ezberletilir, bu kadar çok sınav yapılır mıydı? 

Öğretmenden mi daha çok öğrenirdi çocuklar, akranlarından mı? Yoksa kendi kendilerine mi öğrenirlerdi genellikle? Oyun oynarken aldığı keyfi öğrenirken alamaz mıydı o zaman da insanların çoğu? 

Aslında en önemlisi, edindiğimiz bilgi bizi ne kadar bağımlı kılar, ne kadar öz-ü-gürleştirirdi?? 

Acaba medya ideolojik bir aygıt, bir toplum mühendisliği aracı olarak kullanılmıyor olsaydı, halk gazetelerde/kitaplarda ne okur, televizyonlarda/sinemalarda ne izlerdi? 

 
Mesela, kadın cinayetleri ne zaman bir haber değeri taşımaya başlardı? 1 kadın öldürüldükten sonra mı, 100 kadın öldürüldükten sonra mı? Yoksa yine 10,000 kadın öldürüldükten sonra mı? 

Trafik kazalarına dair verilen haberler mi daha uzun olurdu, terörist saldırılarına dair verilenler mi? 

Güneydoğudaki Kürt çocukları ya da Çin’deki Uygur çocukları, İsrail’deki Arap çocukları gibi gösterilir miydi öldürüldüklerinde ana haber bültenlerinde? 

Dizi senaryoları aynı aileden birden fazla kişiye aşık olma üzerine mi kurulurdu, aynı ailede birden fazla dine inanılması ya da aynı toplumda birden fazla dil konuşulması üzerine mi? 

Her dizide en az bir hizmetçi ve bir kabadayı mı olurdu şimdiki gibi, bir bilim insanı/sanatçı ve bir bilge/aşık mi? Hangi meslekler meşrulaştırılır, hangi karakterler özendirilirdi? TV karşısında büyüyen çocuklar büyüyünce pop, sinema veya futbol yıldızı mı olmak isterdi, müzisyen, tiyatrocu veya sporcu mu? 

Aslında en önemlisi, medya günümüzdeki gibi adaletsizliğe katlanmamızı sağlayacak bir kaçış edebiyatı mı üretirdi, adaleti koruyup, kollayacak bir edebiyat mı? 

Belki sadece kendimi kandırıyorumdur, herkes için insanca yaşam bir ütopyadır. Belki de gerçekten haklıyımdır, kendimizi kandırıyoruzdur: aslında biz hiç yaşamıyoruzdur! Ne içindeyizdir hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayızdır aslında. Bizim sayımız arttıkça, onların, hayatın merkezindekilerin hakimiyet alanı genişliyordur sadece.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Eğitim-Öğretim Reformu

Oldukça ciddi bir eğitim-öğretim reformu yapılmadan yapılacak hiçbir reform, Türkiye’de büyük bir fark yaratmaz! Çünkü Eğitim-Öğretim Sistemi’nin iyi çalışmadığı bir ülkede bırakın kötü çalışan sistemleri düzeltmeyi, iyi çalışan sistemlerin iyi çalışmaya devam etmesini bile sağlayamazsınız. Reformların bu kadar çok konuşulduğu bir zamanda, kimsenin bunu önemsememesi oldukça garip.

Öğretmenler için Eğitim-Öğretim Reformu

Türkiye’deki mevcut Eğitim-Öğretim Sistemi başta kendi çalışanlarını, öğretmenleri, mağdur ediyor. Hem de öğretmen olmak için üniversiteye giriş sınavına çalışmaya başladıkları andan, kendi öğrencileri üniversiteden mezun olana kadar, her aşamada!

Başka hiçbir meslek lisesine benzeri tanınmayan ayrıcalıklı bir ek puan sistemi var Öğretmen Liseleri’nin. Bu liselere öğrenci alınırken öğretmenliğe uygunluk şartı aranmadığı için, aslında öğretmen olmada fırsat eşitliği ortadan kalkıyor. Öğretmenliğe uygun olmayan, hatta öğretmen olmayı hiç istemeyen birçok öğretmen lisesi mezununun üniversiteye giriş sınavında aldığı puan, öğretmenlik tercih ettiklerinde yükseltiliyor. Öğretmenliğe oldukça uygun olan, öğretmen olmayı da çok isteyen, fakat öğretmen lisesi çıkışlı olmayan öğrenciler sınavda onlardan daha başarılı da olsa, Eğitim Fakülteleri’ne bu yüzden giremiyor. Böylece ek puan sistemi ile eğitim fakültelerindeki öğrenci kalitesi beklenenin aksine, düşüyor!

Eğitim Fakülteleri’ndeki kalite eksikliği tabii ki sadece öğrencilere mahsus değil. İstekli bir öğretmen adayı çevresinin kalitesizliği yüzünden motivasyonun törpülenmesini engelleyebilse bile, eğitim felsefesi, eğitim bilimleri ve eğitim-öğretim teknolojileri konusunda yetkinleşme imkanını genellikle bulamıyor. Çünkü fakültelerin onlardan beklediği çoğunlukla çocuklara öğrenmeyi öğretmeleri değil, çocukları devlete kayıtsız, şartsız teslim olacak şekilde eğitmeleri oluyor! Öğrenci ister üstün yetenekli olsun, isterse zeka geriliğine sahip olsun; öğrencinin öğrenme tarzı ister görsel, ister işitsel, isterse kinestatik olsun; öğretmen adayları bütün öğrencileri tek-tipleştirebilecek şekilde donatılıyor.

Eğitim Fakülteleri’nden istekli ve yetkin bir şekilde mezun olabilen, tabii bu arada Öğretmen Liseleri ve Eğitim Fakültelerini mesken edinmiş siyasi ve ideolojik yapılanmalardan da kendini koruyabilen öğretmenlere devlet iş vermeden önce, onlardan biraz daha para kazanmak istiyor: Öğretmenler aslında kendilerini aptal bir çocuk yerine koyan KPSS adlı sınava girmek zorunda bırakılıyor (bakınız: Eğitim ve İdeoloji - I). Tabii bu sayede sadece devlet değil, öğretmenleri KPSS’ye hazırlayan özel dershaneler de para kazanıyor.

KPSS’ye iyi hazırlanmak hem zaman, hem maddi gelir, hem de emek gerektiren bir süreç. Bir şekilde bu gereklerin hepsini sağlamış ve KPSS’den oldukça yüksek bir puan almış, bu arada da istek ve yetkinliğini koruyabilmiş bir öğretmen yeterli sayıda kadro açılmadığı için genellikle açıkta kalabiliyor. Yeterli kadro açılmıyor, çünkü devlet kadrolu öğretmenlerin yerine, ücretli öğretmenlik adı altında ve oldukça kötü şartlarda, sayısını ısrarla açıklamadığı kadar (!) öğretmen çalıştırıyor. Tabii bu sayede yine sadece devlet değil, öğretmenleri benzer şartlarda çalıştıran özel dershaneler de para kazanıyor.

Öğretmen olmak için üniversiteye giriş sınavına çalışmaya başladıkları andan, kendi öğrencileri üniversiteden mezun olana kadar, her aşamada öğretmenlerin bir cebinde devletin, diğerinde ise özel dershanelerin eli oluyor. Bu eller görüldüğü gibi sadece ceplerde de kalmıyor: Öğretmenlerde istek, yetkinlik,, ne varsa, bu eller ile boğuluyor!

Bu bağlamda, Türkiye’de bir reform yapılacaksa önce eğitim-öğretim reformu yapılmalı. İlk olarak ücretli öğretmenlik kaldırılmalı ve özel dershaneler kapatılmayacaksa, bu kurumların öğretmenleri çalıştırma koşulları devlet eliyle sınırlandırılmalı. KPSS gibi bir sınav zorunluluğundan vazgeçilmeyecekse, öğretmenlerden bu sınava giriş ücreti alınmamalı ve Eğitim Fakülteleri’nin müfredatına zorunlu KPSS’ye hazırlık dersi konulmalı. Eğitim Fakülteleri, öğretmen adaylarına öğrencilere öğrenmeyi öğretecek donanımı sağlayacak şekilde, mevcut bilgi birikimiyle yeniden yapılandırılmalı. Öğretmen Liseleri ve Eğitim Fakülteleri’ne öğrenci alınımına öğretmenliğe uygunluk şartı eklenmeli. Aksi taktirde Öğretmen Liseleri’ne tanınan ayrıcalıklı ek puan sistemi kaldırılmalı.

Öğrenciler ve Aileleri için Eğitim-Öğretim Reformu

Mevcut sınav sistemleri öğrencilerin zihnini hastalandırırken, bu sınavlarda başarılı olmak için neredeyse zorunlu hale getirilen özel dershaneler de öğrencilerin ailelerini soyuyor.

Düşünmeden bir şeyler öğrenmek, ilintilikleri görmeden de düşünmek mümkün değildir. Bu bağlamda, müfredatlarda yer alan konuların hepsi birbiriyle oldukça ilintili, öyle olmasaydı bilim bir bütün olamazdı zaten. Fakat bu konular aralarında hiçbir ilinti yokmuş gibi anlatılıyor öğrencilere. Bu da öğrencilerin anlatılanları öğrenmesini engelleyip, ezberlemesine sebep oluyor. Öğrencilerin böylece düşünmemeye alıştırılması da yanında cabası.. Yediği yiyecekleri sindirmesi engellenen bir mide gibi oluyor çocukların beyinleri..

Test tekniği üzerine yeniden yapılandırılan mevcut sınav sistemi de düşünmeme ve ezberleme alışkanlığını iyice pekiştiriyor. Yediklerini sindiremeyen bir mide kusturulduğunda ne kadar rahatlarsa, testler de öğrencilerin beyinlerini ilkin o kadar rahatlatıyor. Tabii yediklerini sindirmeden sürekli kusan bir mide insanı ne kadar hasta yaparsa, ezberlediği bilgileri girdiği testlerde kullanıp, bir daha asla kullanmayan beyinleri de öğrencilerin zihinlerini o kadar hasta yapıyor. Böylece Eğitim-Öğretim Sistemi düşünen bir toplum için değil, düşünemeyen bir toplum için bireyler yetiştirir oluyor.

Çocuğunun iyi bir eğitim-öğretim görmesi için devlete her harcamasında vergi veren aileler, sadece çocuklarının zihninin hastalanmasıyla kalmıyor, bir de özel dershanelerin eline düşüyor. Annesinin dershane ücretini ödeyemediği için hapse girmesini gururuna yediremeyip, intihar eden Samet bile reform tartışmalarını bu konuya çekemedi, ne yazık.

Devlet okulları devletin yaptığı test sınavları için o kadar yetersiz ki artık öğrenciler okulla beraber dershaneye başlıyor neredeyse. Çünkü dershaneler bilgileri kolay kolay sindirilemeyecek bir şekle sokmayı devlet okullarından daha iyi biliyor ve öğrencileri mümkün olduğunca çok kusturuyor. Tabii arada hastalanmayı geciktirmek için çocuklara ilaç da veriyor. Dershaneler böylece öğrenciler için o kadar zorunlu hale geliyorlar ki son sınıf öğrencilerine okul öğretmenleri yıllardır nerdeyse hiç ders anlatmıyor ve öğrencilerin hafta içleri de dershanelerindeki programlara katılmasını sağlıyor.

Madem dershaneye gitmeden öğrenciler başarılı olamıyor, öyleyse çocuklar yıllarca neden devlet okullarına gidip, vaktini boş yere harcıyor? Okula gitmek zorunlu olmasa da, en azından öğrenciler çalışmaya daha çok vakit bulsa, aileler de devlete verilen eğitim-öğretim vergileri ile dershanelerin oldukça yüksek olan ücretlerinin bir kısmını karşılasa.. Ne saçmalık, değil mi? Düşünsenize asgari ücretle çalışan ve çocuklarını dershaneye göndermek zorunda olan bir veliyi?

Bu bağlamda, Türkiye’de bir reform yapılacaksa önce eğitim-öğretim reformu yapılmalı. İlk olarak düşündürtmeyici ve ezberletici müfredatlar, düşündürücü ve öğretici hale getirilmeli. Sınav sistemleri de bunu pekiştirecek şekilde yeniden yapılandırılmalı. Eğer bu değişiklikler kısa sürede ya da mevcut kadroyla gerçekleştirilemiyorsa, devlet okulları bir süre için tamamen kapatılmalı ve bütün kadrolar bu değişiklik için kullanılmalı. Sadece dershaneye gitmek öğrencileri ve ailelerini de rahatlatacaktır. Okulları kapatmak mümkün olmayacaksa da dershaneler bir şekilde devlete bağlanmalı ve değişiklikler için onların kadrolarından yararlanılmalı. Bu da mümkün değilse, öğrencilerin dershane ücretlerini devlet kendisi karşılamalı.

Son olarak da, eğitimde anadil meselesi var. Fakat bu mesele başlı başına başka bir yazıya konu olmalı..


2 Aralık 2009 Çarşamba

Köleliğin Erdemi: Eğitilmek ve Çalıştırılmak

“Sırasıyla aile tarafından evde, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okulda, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından orduda eğitilmek; ardından da Devlet veya özel işletmeler tarafından kamu alanlarında veya özel sektörde çalıştırılmak..” Bugün Türkiye’de çoğunluğun yaşantısının oldukça büyük bir kısmı, bireyin sadece belirtisiz bir nesne olarak eklenebileceği bu cümleyle özetlenebilir. Özneler değişken yapılırsa, cümle aslında tüm Dünya için geçerlidir. Fakat bu cümledeki kelimeler ve bu kelimelerin kavram uzayları pek ilgi çekmez. Oysa bu anahtar kelimelerin yüklendikleri anlamlar insan yaşamının anlamını baştan sona değiştirebilir.

Eğit[mek (éğit-) kelimesine “bireyi istenilen bir şekilde terbiye [1] etmek” ve “bireyi bir konuda yetiştirmek” anlamları 1930’lu yıllarda Dil Devrimi ile yüklenmiştir. Orhun ve Yenisey Yazıtları’nda bu kelimenin anlamı “hayvan veya köle beslemek, yetiştirmek ve terbiye [1] etmek”tir. Altun Yaruk [2], Divan-ı Lügat-ı Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerde de kelime bu anlamıyla kullanılmaktadır. Hatta bu kaynaklarda “besleme, ehil hayvan veya hizmetçi” veya “hadım edilmiş köle veya hayvan” anlamlarıyla kullanılan iğdiş (égdiş) kelimesi eğit- kökünden türetilmiştir.

Çalış[mak kelimesinin “işi veya görevi olmak” şeklindeki modern anlamı da çok eski değildir. Divan-ı Lügat-ı Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerde kelimenin anlamı “vuruşmak, çarpışmak, güreşmek”tir. Eski Uygurca kaynaklarda çal[mak [3] kelimesinin anlamı “çarpmak, vurmak, kakmak, ayakla vurmak, bıçak vurmak, çamur veya boya vurmak” olduğu için çalış- kökünün çal- kökünün işteşi olduğu düşünülebilir.

Demek ki çoğunluğun yaşantısını özetleyen, o yukarıdaki cümleyi 1000 yıl önce yaşamış bir Türk duysaydı, doğal olarak şu soruları sorabilirdi: “İnsanların çoğu köle mi ki eğitiliyor? Diyelim ki öyle.. ..peki neden dövüştürülüyorlar? Hem kim bunların efendileri? İnsanları köleler ve hayvanlar gibi önce eğitip, sonra da dövüştürüyor, izleyenlerden de para mı topluyorlar?”

1000 yıl öncesinin anlamlarıyla sorulabilen bu sorular aslında bugünün anlamlarıyla da sorulması gereken sorulardır. Doğal olarak sorulmuyor oluşlarının tek sebebi ise geçen 1000 yıl içinde kavramların ve içlerini doldurdukları zihinlerin oldukça bulanıklaşmış olmasıdır.

18. yüzyıla kadar efendiler kendilerini öne çıkartırken iktidarı tahakküme dönüştürmüş ve bireyin oluşmasını engellemiştir. Modern Devlet’in doğuşuyla Efendiler karanlıklara çekilirken, Biyo-İktidar [4] bedenleri denetimli bir şekilde kapitalizmin üretim araçlarına dahil edebilmek için herkesi bireyselleştirir. Bunun için de evlerde, okullarda ve ordularda zihinleri köleleştirir! Buraların yeterli olmadığı durumlarda da tımarhaneleri ve hapishaneleri kullanır.. Böylece çağdaş kölelerin bedenleri değil, beyinleri kısırlaştırılmış, yani iğdiş edilmiş, eğitilmiş olur. Kölelik de fiziksel bir kavram uzayından zihinsel bir kavram uzayına göçer, bu sayede eskisi kadar fazla dikkat çekmez.

Eğitilmiş, yani köleleştirilmiş zihinleri fabrikalarda, bürolarda, devlet dairelerinde çalıştırıp, zenginliğine zenginlik katan Efendiler aslında içinde bulunduğumuz parasal sistemi denetim altında tutan insanlardır. Efendiler önce Devlet’i, sonra da Devlet aracılığıyla halkı kendilerine borçlandırır. Devlet’ın bastığı, yani onlardan borç olarak aldığı para piyasadaki toplam parayı oluşturur. Devlet borcunu faiziyle geri ödemelidir ama bu ödeme için gereken para piyasada mevcut değildir. Bunun için Efendiler'den daha fazla borç alınır. Ardı sıra enflasyon ve vergiler artar. Kölelerin çalışarak elde edebildiği ortalama gelir, ancak temel ihtiyaçları karşılayabilecek kadar azalır. Hayatta kalmak için iyi çalışmak, yani bu vuruşmada, bu çarpışmada, bu dövüşte yere düşmemek gerekir. Zira çalışma sırasında ayakta kalanlar yere düşenlerden çaldıklarıyla (!) durumlarını biraz düzeltirken, yere düşenler temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelir. Fakat bu parasal sistemde toplum zamanla daha fazla borçlandığı için yere düşen birileri hep olmalıdır. Bir anlamda, uzun süre ayakta kalmak mümkün değildir.

İşte bu yüzden, 1000 yıl öncesinin anlamlarıyla sorulabilen o sorular aslında bugünün anlamlarıyla da sorulması gereken sorulardır.

Zihinlerin çoğu neden köle olarak eğitiliyor? Eğitim öz-ü-gürleştirilse, bedenler değil de zihinler üretse daha iyi bir üretim olmaz mı? İlkel ataları ağır fabrika işçilerinin yerini almış olan makinelerden tonlarca ağırlığı kaldırabilenleri işçilerin, nano-malzemeleri işleyebilenleri ise cerrahların yerini neden almasın? İlkel bilgisayarlar hesaplayıcıların [5] mesleklerini ellerinden almışken, artık insan beyninin yapamayacağı hesaplamaları yapabilen yapay zekalar hekimlerin, hakimlerin ve hakemlerin,, mesleklerini ellerinden neden almasın? Efendiler'in bedenleri denetimli bir şekilde üretim araçlarına dahil etmek isteyişi daha iyi bir üretim hedeflediklerinden değil mi yoksa?

Problem çözmek için yetiştirilen bilimciler, neden toplumsal problemlere de kafa yormasın? Bilimsel problemleri verdikleri araştırma fonlarıyla belirleyen Efendiler toplumsal problemlerin çözülmesini hiç istemiyor mu? Neden hala toplumların kaderini (siyaset) bilimciler değil de siyasetçiler belirliyor?

Peki insanlar çal(p)ışma alanlarında neden dövüştürülüyor? Dünyada herkese yetecek kadar besin ve almaşık (/alternatif) enerji kaynağı yok mu?

Kim bu Efendiler? Onlar da insan değil mi? Sahi, eğit(il)me ve çal(ış)ma eylemleri üzerine kurgulanan bu parasal sisteme niçin ihtiyacımız var? Bir avuç insanı Efendi, diğerlerini ise köle yapan Biyo-İktidar'ın sürekliliğini sağlamak için mi?

Goethe ne güzel söylemiş: “Özgür olmadıkları halde kendilerini özgür sananlar kadar kimse tutsak olamaz”. En büyük erdemimiz köleliğimiz bizim!

[6]

Notlar

1) Terbiye kelimesi Arapçadan anlamı değiştirilmeden alınmıştır. Bu kelime de “usta, efendi, sahip, ulu kişi, tanrı” gibi anlamlara gelen rabb kelimesiyle (çoğulu erbab) aynı kökten çekimlenir ve “rabblık etme” anlamına gelir..

2) Eski Uygurca kaynaklardan birisi.
3) Çak-, çal-, çap-/çarp-, çat- köklerinin her biri çağ-/çaw- kelimesinden türemiştir, “çat sesi çıkarmak, çarpmak, vurmak” anlamına gelir ve paralel anlam genişlemelerine sahiptir. Örneğin çak- kökü pekiştirme ve sertlik bildiren –k ekiyle türetilmiştir. Çalp- kelimesi ise çal- kelimesinden işlevi henüz bilinmeyen –p ekiyle türeyip, çarp- kelimesine dönüşmüştür.

4) Foucault’un Biyo-İktidar çözümlemesi için bakınız: Yönetişim

5) Bugün bilgisayarlar için kullanılan computer kelimesi 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar işi hesaplama olan bir meslek için kullanılıyordu.

6) Roma'da gemide çalıştırılan kölelere sunulan iş seçenekleri: Geminin sğında ya da solunda kürek çekmek.

Kaynaklar

1) Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü – Sevan Nişanyan

2) Genel Türkçe Sözlük - TDK

13 Temmuz 2009 Pazartesi

"öz-ü-gür"lük

Öz-ü-gürlüğün iki almaşık (/alternatif) tanımı var. Birinci tanım iktidar ilişkilerinin dışlandığı, sadece tahakkümlerin bulunduğu eylem uzaylarında geçerli ve bu tanıma göre kişi ne kadar az engelle karşılaşırsa, o kadar öz-ü-gür. İkinci tanımsa tahakkümlerin dışlandığı, sadece iktidar ilişkilerinin bulunduğu eylem uzaylarında anlamlı. Bu eylem uzaylarında da kişi karşılaştığı engelleri ne kadar aşabiliyorsa, o kadar öz-ü-gür.

Bu noktada tahakkümümün bir kişinin diğer(ler)inin eylemlerini şekillendirmesi, iktidarın ise kişilerin karşılıklı olarak birbirlerinin eylem uzaylarını şekillendirmesi olduğunu hatırla(t)makta fayda olabilir.

Bu bağlamda, iktidarların tahakkümlere devrildiği yerlerde öz-ü-gür olanlar yalnız hükmedenler: hükümdarlar, hakimler, hakemler, hekimler olabilir gibi görünüyor. Aslında onların da çoğu asla öz-ü-gür olamıyor. Zira tahakkümlerini sürdürmek için başkalarının eylemlerini kısıtladıkları kadar kendi eylemlerini de kısıtlamak zorunda kalıyorlar. Bir hapishane hücresinde ömür boyu mahkum olan bir hırsız ne kadar öz-ü-gürse, zorunlu ikameti yaldızlı sarayıyla kısıtlı olan kral, güvenli kışlasıyla kısıtlı olan komutan ve lüks villasıyla kısıtlı olan iş adamı da o kadar öz-ü-gür olabilir.


Yaptıkları efendisinin keyfini hoş tutmakla sınırlanmış olan bir köle ne kadar öz-ü-gürse, yapabilecekleri babasının yarım kalmış hayallerini tamamlamak üzere verilen harçlıklarla sınırlanmış olan çocuk, iş adamı ve askerlerin güçlerini arttırmak için verilen bütçelerle sınırlanmış olan bilimci ve seçmenlerin rahatlarını kaçırmamak için verilen oylarla sınırlanmış olan siyasetçi de o kadar öz-ü-gür olabilir.


Susturulmamak (!) için söylediklerine dikkat etmesi gereken bir düşünür ne kadar öz-ü-gürse, söylemleri milli eğitim bakanlığınca belirlenmiş müfredatla kısıtlı olan öğretmen, silahlı kuvvetlerce belirlenmiş anayasayla kısıtlı olan hakim, diyanet işleri bakanlığınca belirlenmiş vaazlarla kısıtlı olan imam da o kadar öz-ü-gür olabilir.


Sözün özü, tahakkümlerin baskın olduğu ilişki ağlarıyla örülmüş yerlerde öz-ü-gürlük büyük bir yanılsama gibi. İşte bu yüzden tahakkümlerin iktidarlara evrildiği zamanlara varmak gerek. Evler, okullar, kışlalar ve ibadethanelerin; meclisler, adliyeler, hastaneler ve ticarethanelerin,, iyi bir evlat, vatandaş, asker, dindar ya da müşteri yetiştirmek için değil, iyi bir insan yetiştirmek için var olduğu zamanlara.. O zamanlarda kişi ne kadar cesursa, o kadar öz-ü-gür; ne kadar öz-ü-gürse o kadar cesur olacak. Şimdiyse kişi ne kadar öz-ü-gürse, o kadar cesur olabilir! Ne kadar cesursa da.. ..o kadar sürgün, o kadar mahkum, o kadar ölü..

2 Şubat 2009 Pazartesi

An'a Yas

1) Devletin varolma amacı insanların hem kendi aralarında, hem de başka can-lılarla öz-ü-gürce ve eş(it)çe yaşayabilmelerini sağlamaktır. Bu amacın bir devlet varlığı gerekmeden gerçekleş(tiril)ebileceği zaman ve mekanlarda devlet kendi varlığını ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Aksi halde kendi varlığını sürdürebilmek için aslından başka, hatta aslıyla çelişik amaçlar edinmesi kaçınılmazdır.

Halk oylamasında eksiksiz tüm halkın böyle bir durumun varlığına şahit olduğunu bildirmesi, devletin varlığının ortadan kaldırılması gereken bir zaman-mekanda olunduğunu gösterecek tek şeydir.

2) Devletin yasama kuvveti aracılığıyla yönetilme biçimi devletin varolma amacına en uygun şekilde belirli aralıklarla seçilmelidir. Seçenekler yargı kuvvetinin bünyesindeki yetkili ve yetkin bir kurul tarafından belirlenip, halk oylamısına sunulmalıdır. Halkın yarısının seçeneklerin yetersizliği yönünde oy vermesi durumunda seçenekler güncellenip, seçim tekrarlanmalıdır.


3) Halk arasında öz-ü-gürlük ve eş(it)lik için devletin yargı kuvveti aracılığıyla her zaman ve mekanda koruması gereken temel insan hakları vardır:

- Ne olursa olsun herkesin yaşama hakkı vardır. Kişi bilinçli bir şekilde bu hakkından vazgeçmedikçe hiçkimse onun bu hakkını elinden alamamalıdır. Bir başkasının bu hakkına tecavüz eden/etmeye çalışan herhangi bir kişinin yaşamını diğerleri arasında sürdürmeye hakkı olmamalıdır. Tabii hakkına tecavüz edilen hayatta kalıp, onu affetmemişse..

Bu bağlamda devlet gönüllü olmayan hiçkimseyi silahlı kuvvetler bünyesine alamamalı ve herkesi içinde bulunduğu tehlike ölçüsünde korumakla yükümlü olmalıdır.

Ayrıca bir başkasını kendisiyle veya bir başkasıyla cinsel ilişkiye zorlamanın cezası, cinayet işlemekle eş nitelikte sayılmalı ve mağdurun isteğine göre belirlenmelidir.

- Ne olursa olsun herkesin kimseye borçlanmadan ve insanca yaşama hakkı vardır.

Bu bağlamda devlet herkesin asgari ölçüde barınma, yakacak, giyecek, besin ve iletişim kaynaklarından; ihtiyaç ölçüsünde sağlık kaynaklarından; istek ve yeterlilik ölçüsünde eğitim kaynaklarından yararlanabilmesini sağlamakla yükümlü olmalıdır. Kişilerin devletin bu yükümlüğünü yerine getirmesini engelleyecek şekilde mal varlığı ve kazanç sahibi olma hakkı olmamalıdır.

- Ne olursa olsun herkesin yaşamı kendince anla(mlandır)maya çalışma ve herhangi bir dine mensup olup, olmamayı öz-ü-gürce seçme hakkı vardır. Kimse bir başkasının bu konudaki bilinçli ve öz-ü-gür seçimine müdahale edememelidir.

Bu bağlamda devlet herhangi bir dini diğerlerinden daha fazla destekleyememeli ve din adı altında tanımlı insan haklarına karşı hareket edilmesine izin vermemelidir.

- Ne olursa olsun herkesin haklarının neler olduğunu bilme hakkı vardır.

Bu bağlamda devlet herkesi ana yasası ve temel haklar konusunda bilinçlendirmekle yükümlü olmalıdır.


4) Can-lılar arasında öz-ü-gürlük ve eş(it)lik için devletin yasama, yargı ve yürütme kuvvetlerinin hepsiyle beraber koruması gereken temel yaşam hakkı vardır:

- Her canlının yaşama hakkı vardır. Bu yüzden insan yaşamının devam etmesi için gerek ve yeter olandan daha fazla hiçbir yeryüzü kaynağı kullanılamamalı ve hiçbir canlı köleleştirilememeli, evcilleştirilememeli ve öldürülememelidir. Canlıların yaşam hakkını bu şekilde koruyabilmek için yetkin ve yetkili bir kurum tarafından asgari bir yaşam kaynağı oluşturulmalıdır. Asgari yaşam kaynağı için öldürülen canlı sayısını azaltmak için sürekli çalışmalar yapılmalıdır. Tükenmek üzere olan tüm yeryüzü kaynakları ve canlı türleri de özel koruma altında tutulup, asgari yaşam kaynağından çıkartılmalıdır.

Bu bağlamda bir canlıyı dini törenlerinde kurban etmek veya bilimsel deneylerinde denek olarak kullanmak isteyenler, asgari yaşam kaynağına dahil edilmiş bir canlıyı seçip, onu doğumundan itibaren en iyi şekilde büyütmeli ve törenin/deneyin ardından tekrar ait olduğu kaynağa dahil etmelidir. Kurban/denek talebinin belirlenen kaynaktan çok olması durumunda canlılar kendilerini en iyi şekilde büyütecek olanlara verilmelidir.

- Her canlının öz-ü-gürce ve eşit(çe) yaşama hakkı vardır. Bu yüzden insanlığın yerleşim ve ulaşım sistemleri diğer canlıların yaşam alanlarına asgari düzeyde müdahele edecek şekilde düzenlenmeli; yer, deniz ve gök asgari düzeyde kirletilecek şekilde uygarlık kurulmalıdır.


5) An'a Yas'ın ilk 5 maddesindekine benzer maddeleri ana yasasına değiştirilemez olarak koymayan devletler adil değildir. Adil olmayan devletlerde herkesin kut-lamalara karşı yas tutma ve devletten adil olmasını gerek zihinsel, gerekse fiziksel olarak isteme hakkı vardır. Bu hakkı bir kişiden bile almak isteyen bir devlet, adi bir devlettir.

Bu bağlamda devletlerin adiliğini adalete (d)evirmek herkesin hakkıdır. Bu hakkı bir kişiden bile almak isteyen bir devlet, zalim bir devlettir, yaşama hakkı yoktur.

iZ-LeYiCiLeR