Türk sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2017 Pazartesi

Türk Sorunu: Tek Adamcılık


(bakınız: Duvara Karşı)

Durduğumuz yere ve bakış açımıza göre gözlemlerimiz değişir ama ikiyüzlü ya da yüzsüz olmadığımız sürece zihnimiz önümüzde duranı ters düz edecek kadar çarpıtmaz. Bir kere gerçekliği ters düz edince de, tüm olası yer ve açılardan bakmadıkça gerçeğe en yakın algı bir daha asla kurulamaz. 

* * * 

Toplumsal bilinç-altımızın derinliklerinde arkaik inançlarımızdan arta kalan ata kültünün kökleri maalesef hala sağ salim duruyor. İzlerini bugün dinden siyasete, kültürümüzün neredeyse her öğesinde görebiliriz. Önce biraz yakınlaşmak, sonra da oldukça uzaklaşmak gerek sadece... 

Şaman atalarımızın anaerkilliğinde, göçebeliğinde, ekolojikliğinde,, ısrar etseydik ya keşke. Nazar boncuklarından türbelere onların birçok fiziksel putunu korumakla yetinmemiş, atalar kültüyle aşamayacağımıza inanılan zihinsel putlar üretmişiz bir de sürekli düş(ün)cemizde. 

Bazılarımızın koruyucu ataları ve onlarla iletişimden sorumlu kamları diğerlerimizce kötü ruhlar olarak bellenince.. ..kendimizi geçmişlerimizle sınırlamakla kalmamışız, birbirimizden yalıtmışız bugünlerimizi de. 

Dinimizin özünde siyaset olduğu geçmişimizden, siyasetimizin özünde din olduğu bugüne gelin adım adım daha yakından bakalım hep birlikte. 

* * * 

Kadim atalarımız (doğal olarak) bakteri ve virüs gibi hastalık bulaşaklarından habersizmiş. Ve (yine doğal olarak) sebebini anlayamadıkları hastalık ve ölümleri kötü ruhların etkinliklerine yoruyormuş. Ata ruhların yardımını yönlendiren kamlar ile gökçe muncuk ve tomar gibi fiziksel putlar, onların kötü ruhlarla mücadelede sahip oldukları yegâne güçleriymiş. 

Bizler boy boy, devlet devlet,, müslüman ol(durul)urken.. ..birçok eski (şamanik) mem kendine saklanacak bir yer aramış olmalı zihinlerimizde. Şanssızlığımıza, Arap Cahiliye'sinin “Uzak Allah” tasavvuru Muhammedi İslam’ın içine sızmaya çoktan başlamış bile tam da o vakitlerde. Allah ile iletişimin ancak melek ve cinler aracılığıyla mümkün sayıldığı, melek ve cinleri hoş tutmak için de onlar adına yapılan putlara tapınmanın gerekli görüldüğü bu tasavvur, can çırpınan memlerimiz için bir kurtarılmış bölge oluşturmuş zihinsel evrimimizde. 

Putları birer birer kırılmış olsa da, melek ve cin kavramları nerdeyse dini anlayıştaki tevhidi devrimden önceki hallerine dönmüş “Arap Zihni”nde. Putların boş bıraktığı yerleri de Yahudi ve Hıristiyan anlayışlarından ithal edilen din adamlığı doldurmaya yeltenmiş. Bizim zihnimizde ise ata ruhlar için onların melek donu, kötü ruhlar içinse onların cin donu biçilmiş birer kaftan olmuş. Aklı taşık kamlar da zamanla imam, şeyh, şıh,, olabilmiş böylece. Onların heykel şeklindeki eski putlarına benzeyen balballarımızın soyu tükenirken, gökçe muncuk ve tomar gibi putlarımız uyum sağlayabilmiş bu sürece. 

* * * 

Siyasetin dinle her anlamda yer değiştirdiği bu zaman ve mekânda, yurdum siyasetinin ne mevcut sağı sağ, ne mevcut solu sol. Yüzünü nereye döndüyse artık? Ne sembolik, ne metaforik, ne de alegorik bir yanıt bulamıyorum! Acaba sorun yurdum siyasetinin iki yüzlü, üç yüzlü,, hatta yüzsüz olması olabilir mi? 

Yurdum siyasetçilerinin yüzleri şeffaf, arkalarında kim varsa onu görüyoruz aslında... 

Ülkemde siyasi hayata hâkim, kötülüklere karşı kutlu kurucularının siyasi anlayış ve ideolojilerine sığınıp, sıkışan 

(1/5) Komünist > Marxist - Leninist çizgide Şamanik bir (Devrimci) Sol anlayışı, 
(2/5) Kemalist < Garpçı - (Seküler) Türkçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Demokrat/Ulusal) Sol anlayışı, 
(4/5) İslamcı > Milli Görüşçü/Nurcu/Ak Görüşçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Muhafazakâr) Sağ anlayışı, 
(4/5) Ülkücü > Atsızcı/Türkeşçi çizgide Şamanik bir (Milliyetçi) Sağ anlayışı, 
(5/5) Kürtçü < Maocu/Apocu çizgide Şamanik bir başka (Milliyetçi) Sağ anlayışı 

var sadece. 

Üstü kara bir örtü ile kaplı, içi putlarla dolu dört duvar heterotopik bir memleket yani bizimkisi. İbrahim olup, putlarımızı yıkmaya kalksa birisi.. ..haşa elinde baltası ile onun da putunu yapar, diğerlerinin yanına koyarız biz. Zira bu putlar zaman ve mekânda yan yana dizilmiş olsa da, her biri bir başına hâkim farklı farklı bireysel zihinlere. Kimimizin kutsal kitabı Komünist Manifesto, kimimizin kutsal kitabı Nutuk, kimimizinkilerse Nur Risaleleri vesaire. 

* * * 

Bakmayın siz bugün sandıktan tek adamcılığa sadece % 51.41 evet oyu çıkmasına. 85 Anayasasının halk oylaması ile kabul edilmesi üzerine güldürüklü temaşa yazarı Aziz Nesin’in dili halkın % 91.37'ini eleştirmeye varamamış da, % 60’ında takılıp kalmış. Ondan olsa gerek o zamandan beri aşılamayan bu % 60 sınırı. Halkın en az % 90’ı tek adamcı yoksa hala. Hepsinin aynı anda desteğini alacak bir “kutlu” tek adam yok yani sadece ortalıkta. 

Peki, kötülüklere karşı tüm ata ruhların yardımını bize yönlendireceğine inanacağımız yeni bir kam ya da kendisi başlı başına yeni bir ata ruh olacak bir zat çıkarabilecek miyiz aramızdan yakın gelecekte? 

Ben onu bilmem de, tek bir putun yıkılmasından her zaman daha kolay olduğunu iyi bilirim iki putun aynı anda yıkılmasının. İster bir kişinin nezdinde olsun, ister tüm toplumun nezdinde… 

İşte taşın gerçek sırrı budur. İzleye durun, ibretli temaşadır.

3 Eylül 2014 Çarşamba

Palyaçolar, Soytarılar, Hayaliler,,



 
Türklük, Kürtlük, Rumluk, Ermenilik,, vs. tabii ki hepsi uydurulmuş kimlikler, kurgulanmış kategoriler. Hiçbirinin fiziksel gerçekliğine inanıyor değilim. Fakat inkâr edemeyeceğimiz bir sosyal gerçeklik de var ki, içinde onları kullandığımız modeller olmadan, Türkiye’de toplumsal çözümlemeler yapmak çoğu zaman pek mümkün değil.

Ermeni kimliği, uzun yıllar boyunca bu topraklardaki tartışmasız en aydın kimlik oldu. Bu yıllar nerede başlar, nerede biter? Bunun arkasında yatan sebepler nedir, ne değildir? Bu konularda henüz net bir fikrim yok. Olmasına gerek var mı, onu da bilmiyorum. Ben, bugünümüze odaklanmak istiyorum sadece.

Recep Tayyip Erdoğan’ın “Benim için neler söylediler. Çıktı bir tanesi, aynı zihniyet, Gürcü’dür diyen oldu. Çıktı bir tanesi, affedersin, çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu.” dedikten sonra, Ermeni köşe yazarları arasında şiddetli bir tartışma başladı ve kısa zamanda onların etrafından her yere yayıldı.

Şüphesiz yazılan birçok yazı arasında en çok dikkat çeken iki şey şuydu: Etyen Mahçupyan, Ermeni yazarları kendilerini seyre gelmiş anti-AKPci sol/liberal aydın aristokrasinin alkışına talip olan  “Palyaço”lar olarak tanımladı. Hayko Bağdat gibi bunu üstüne alınan Ermeni yazarlar ise cevap olarak, Mahçupyan’ın kendisinin de AKPci devlet terörünü meşrulaştırmaya çalışan bir “Saray Soytarısı” olduğunu dile getirdi.

İşin bana en ilginç gelen kısmı, bu yazarların birbirine biçtiği roller değil, bizzat kendilerine yükledikleri misyonlar. Yaptıklarının Türkiye’yi dönüştürme gücüne sahip olduğunu düşünmeleri. Şüphesiz, sözünü ettiğim tarihsel Ermeni aydınlığından kendilerine bir pay çıkartıyorlar. Belki bunu yaparken haksız da değiller. Fakat ne kadar haklılar?

Doğrusunu isterseniz, bugün Ermeni aydını deyince benim aklıma gelen isimler maalesef bu isimler değil. Yeri geldiğinde AKP’nin yanında, yeri geldiğinde ise AKP’nin karşısında duran ama hiçbir zaman tek derdi AKP olmayan, Sevan Nişanyan gibileri benim önceliğim.

Ne yazık ki, toplumsal kutuplaşmalarda sınırları katı çizgilerle çizilmiş taraflardan birinde yer alarak ne kendi tarafınızı dönüştürebilirsiniz, ne de karşı tarafınızı. Bu sınırların üzerinde yürüyüp, onları buharlaştırmadan; insanların kafasındaki yerleşik kalıpları sarsıp, önyargıları kırmadan aydın falan olunmaz. Ya çocukları güldürdüğünüzle kalırsınız, ya da çocukları öldüren kralları…

Kimi güldürdüğünüz de anlamlı bir fark değil. Güldürdüğünüz kişinin – bu kişi ister çocuk olsun, ister kral – gülerken düşünmesini sağlamanız gerekir. Hem kendisini güldürecek kadar yerli ve samimi bulmalı sizi, hem de onu kendisine bile yabancılaştıracak şeylerle güldürdüğünüz için sizden rahatsız olmalı.

Sanırım bu “affedersin meselesi”nde en güzel tavır, AKPci ya da anti-AKPci Ermenilerden değil, Sırrı Süreyya Önder’den geldi. Önder, Çankaya resepsiyonunda Erdoğan çiftine “Adıyamanlıyım, çok affedersiniz Türküm, tedavi oluyorum” dedi ve onları bol bol güldürdü. Fakat bunu yaparken ne palyaço oldu, ne de soytarı.

Ne güzel rastlantı, Mahçupyan da son yazısında Erdoğan’ı alkışlayan Selahattin Demirtaş’ı örnek göstermiş Ermenilere. Kürtlerin solcuların istediği gibi olmadığı için “Yeni Türkiye”nin inşasında yer alacağını söylemeye çalışmış. Kısmen haklı olabilir. Fakat Kürtlerden ders çıkarması gereken sadece anti-AKPci Ermeniler değil, hatta belki Mahçupyan en çok kendisine ders çıkartmalı onlardan.

Demirtaş, Mahçupyan yaptığı gibi Erdoğan’ın kişiliğini değil, ona oy veren halkı alkışladığını açıkladı.  Ve aynı açıklamada gerçekliği su götürmez olan hırsızlık ve katliamlara karşı olduğunu da açık açık vurguladı.

Görünen o ki, Kürtlük kimliği Ermenilik kimliğinin aydınlıkta önüne geçmeye talip bugünlerde. Bunda hem biz Türklerin büyük bir rolü olmalı, hem de Ermenilerin kendilerinin. Umarım herkes kendi payına düşen dersi alır bu ibretlik temaşada.

Nişanyan gibi hayalilere selam olsun. Olan bitene tarafsız değil, kimliksiz kalabilmek; hep beraber gülebilmek, gülerken de düşünebilmek ve birbirimizi olabildiğince rahatsız edebilmek dileğiyle.

Muhabbetle,,

2 Nisan 2013 Salı

SaVaŞ, BaRıŞ, DeMoKRaSi,,

 
Savaş için Savaş 

Savaşı bitirmek için değil, sürdürmek için yapılan bir savaş var(dı) 30 senedir bu ülkede. 

Savaşı kazanıp, terörü bitirmek isteyen bir TC-TSK olsaydı.. 

 ..gerilla eğitimi almış olan teröristlerin avuçlarının içi gibi bildiği bölgelerdeki çatışmalara oraları hayatında ilk defa gören tecrübesiz erler gönderilmezdi. 

 ..olası bir baskın sırasında zamanında yardım götürebilme ihtimali olmayan dağ başlarına karakollar kurulup, içleri yeterince uzun erimli olmayan silahlarla donatılmış askerlerle doldurulmazdı. 

..ordu karargahları sıcak bölgelere taşınırdı ve düşman örgütün merkezi Kandil'e saldırı düzenlemek birinci planda yer alırdı. 

..komutanlar olası gördükleri irtica tehditi için değil, ortadan kaldırmak istedikleri terör gerçeği için toplanıp, Operasyonlar tasarlardı. 

Savaşı kazanıp, Kürtleri öz-ü-gürleştirmek isteyen bir PKK-HPG olsaydı.. 

..eylemlerin ardından demir copların, tazyikli suların ve biber gazlarının eşliğinde ilerleyen polis panzerlerin önüne ellerinde taştan başka bir silah olmayan küçücük çocuklar gönderilmezdi. 

..ister devletin zorlamasıyla, isterse yüksek ideallerin peşinde Güneydoğu’ya gelip, buradaki cehalet ve hastalıklarla mücadele etmeye çalışan genç öğretmen ve doktorlar kaçırılmaz, okul ve hastaneleri bombalanmazdı. 

..intihar bombacıları çarşı ve sokaklardaki sivil halkı hedef almaz, askere gidip, düşman karargahlardaki üst düzey komutanlara suikast düzenlerdi. 

..tam siyasi ortamın Kürtlerin haklarının gaspını tartışmaya elverişli olmaya başladığı anlarda Reşadiye Saldırısı gibi müdahalelerle durulan sular dalgalandırılmaz, ateşkes ilan edilirdi. 

Ama bunların hiçbiri olmadı. Yıllarca ne TC-TSK, ne de PKK-HPG, bazen Doğu’da bir köyde masum bir Kürt çocuğunu, bazense Batı’da bir şehirde masum bir Türk çocuğunu bile vurabilen bu kanlı savaşı bitirmeyi hiç istemedi. İki örgüt de çözümsüzlük hali üzerinden meşrulaştırdı kendi otoritesini. İçerde ya da dışarda, bu savaştan en çok kar edenler hep onlar oldu.


Silahlı Mücadele Vs Siyasi Mücadele 

Gün geldi, devran döndü: Türk ve Kürt kanı üzerinden kazanılan meşruiyetler nihayet tartışılıp, eleştirilmeye başlandı. 

Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla askeriyenin halk katında saygınlığı ve güvenirliği gittikçe azaldı. Muhafazakar Müslüman siyasetçiler de MNP/MSP/RP/FP/SP çizgisinden AKP’ye doğru farklılaşırken, Batı’ya yaklaşarak güçlendi. Böylece siyasi alanda güç kaybeden TC-TSK, muhafazakar Müslümanlar’ın kurduğu TC-Hükümeti’nin sivil iradesini iz-lemek zorunda kaldı. 

Düşmanı itibar kaybettikçe, PKK’nın hataları daha çok göze batar oldu. Devrimci Kürt siyasetçiler de HEP/DEP/HADEP/DEHAP/DTP çizgisinden BDP’ye doğru farklılaşırken, Kemalist Cumhuriyet'in diğer mağdurlarıyla yakınlaşarak, güçlendi. Ama en önemlisi, sivil itaatsizlik eylemleri ile PKK-HPG'nin silahlı mücadelesine belki ondan daha güçlü bir alternatif sunmuş oldu. 

Askeriye nasıl sivil irade karşısında zayıfladıysa, PKK de BDP karşısında öyle zayıfladı. 

BDP'nin son hamlesi (!), Abdullah Öcalan'ın siyasi mücadeleye çekmek ve onun devrimci Kürtler üzerindeki karizmasıyla Recep Tayyip Erdoğan'ın muhafazakar Müslümanlar üzerindeki karizmasını dengelemek, zihinlere hakim olan savaş psikolojisini dağıtıverdi. Birdenbire her yerde savaşa karşı barış, silaha karşı siyaset kon-uş-ulmaya başlandı. 


AKP’nin Gayri-Samimiyeti 

AKP’nin arkapalanda yürüttüğü başka hiçbir gizli program olmadan, Türk Sorunu’nu çözmek için barışı gündeme taşıdığını düşünmek büyük bir iyimserlik olurdu. Ahmet Altan’dan Hasan Cemal’e, hem yıllardır barışın gelmesini isteyen, hem de yeri geldiğinde AKP ve PKK’yi eleştirebilen yazarların tam da bu sıralar susturulması bile, bu iyimserliği daha oluşmadan bozmaya yeterli. 

İktidar, süren savaşın kentlerin merkezine dönmek isteyen varlıklı kesimin çıkarlarına ters olduğunu düşünüyor olabilir. Arzulanan kentsel dönüşümün Türkiye’nin büyük bir kısmını kapsayacağı ve terör devam ettikçe tamamlanamayacağı aşikar. 

Hatta, Dağdan in(diril)ecek Kürtler’e şehir merkezlerindeki şantiyelerde kullanılacak kaba bir iş-gücü olarak bile bakılıyor olabilir. 

Belki de motivasyon ülkedeki burjuvaziyi güçlendirmek değil, küresel ölçekteki neo-liberal kapitalist düzene daha rahat eklemlenmektir. Ortodoğu’da dengelerin istedikleri gibi yeniden kurulmasını tetiklemek için Büyük Patronlar’ın kafasında Kürtler’in de etkin bir aktör olduğu yeni bir senaryo olduğu aşikar. 

Hatta, çözüm sürecine Suriye’ye kadar ulaşan Arap Baharı’yla başlayıp, Türkiye – İsrail ilişkilerinin düzelmesiyle devam eden, daha geniş bir zaman çerçevesinden bakılıyor olabilir. 

Belki de Recep Tayyip Erdoğan neo-Osmanlıcı hayallerindeki başkanlık düzenine giden yolda en büyük engel olarak görüyordur Türk – Kürt savaşını. Bu savaşı bitirecek olan bir iktidarın daha uzun yıllar Türkiye’yi dilediği gibi yöneteceği aşikar. 

Hatta, PKK ve BDP’nin tabanına AKP’nin oyunu arttıracak hedef bir kitle olarak bakılıyor olabilir. 

Varsın, olsun.. ..hele bir şu silahlar sussun, iki halkın elini ayağını bağlayan şu zincirler bir kırılsın da önce. Onun ardından gizli programlar her ne ise, onlarla vakti geldiğinde mücadele ederiz hep birlikte!


Kürt Hareketi’nin Teslimiyeti 

Anadilde eğitimden özerkliğe, yıllardır Kürt Hareketi’nin peşinden koştuğu birçok hakkı elde etmeden, hatta bunları gözden çıkarırcasına masaya oturulması kimilerince bir teslimiyet olarak yorumlandı. 

Kürt Hareketi’ni kendi ideallerindeki sosyal(ist) düzene ulaşmayı sağlayacak en önemli araç olarak görenler için barış kon-uş-maları tabii ki çok erken başladı. Fakat çatışmalarda ölen çocuklarının cenazesine sarılmaya bile çekinen Kürt anneleri – babaları ya da her şeyini geride bırakıp, dağa çıkan gencecik Kürt erkekleri – kızları, bu savaşı şimdi bitirmek istiyorsa, başka kimseye söz düşmez. 


CHP’siz Barış 

Barış kon-uş-malarına CHP de dahil edilmezse aslında savaşı üreten zihinlerden birisi, belki de en önemlisi masaya oturtulmamış olacak. Bir kanadı eksik olan bir kuş ne kadar uçabilirse, CHP’siz barış süreci de o kadar vasat işleyecek. Devletin kurucu iradesinin temsiliyetinin yokluğu, barışı kon-uş-an diğer zihin(ler) üzerinde karşı konulamaz bir baskı yaratacak. 

Baskı yüzünden iktidar da, Kürt Hareketi de kendinen birçok taviz verebilir. Verilen tavizler ne kadar çok olursa da, savaşın ardından barışın; barışın ardından da demokrasinin gelmesi o kadar geç olur. 

Fakat sürece dahil olabilmesi için önce CHP’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gerekiyor ki, bugün için bu çok olası gözükmüyor. Böyle bir yüzleşme partiyi ortadan ikiye bile bölebilir. 

CHP'yi sürece çekebilecek en olası aktör Abdullah Öcalan gibi. O da bunun farkında olacak ki, barış çağrısını CHP için büyük bir put olan Atatürk'ün karşıtlığı üzerinden kurmuyor. Aksine her fırsatta onu överek, kendine örnek aldığını belirtiyor. Ulus Devlet modeline, Emperyalist Batı'ya yükleniyor. AKP tabanına göz kırparken, CHP tabanına arkasını dönmüyor. 

Şimdilik Kemalistler, Recep Peker'lerle, Mahmut Esat Bozkurt'larla, İsmet İnönü'lerle bile yüzleş(tiril)ebilse ve kurucu irade ile Ittihat ve Terakki arasındaki organik bağı fark edebilse, ne büyük bir adım olur. Zira Atatürk tarih sahnesinde yanlızlaştı(rıldı)kça, onlarca kırılması daha güç bir put haline geliyor.


Sözün Özü 

Savaş bittiğinde ne kendiliğinden gelecek, ne de AKP eliyle getirilebilecek barış. Yan yana değil, beraber yaşamayı; iki halk değil, bir toplum olmayı öğrenmeliyiz bunun için. Farklı inançlara, kültürlere ve etnik kökenlere sahip özgür bireylerce gönüllü olarak kurulan bir toplumda, umut yolunu bulur. Vermemiz gereken mücadele bu yönde olmalı.

iZ-LeYiCiLeR