Hayatımızda sadece bir kahramana yer olmalı: kendimize. Zira ne kendimizden başka bir yerde devrim yapmak mümkün, ne de bir başkasının bizde devrim yapması! İşte tam da bu yüzden, devrimi kendinde yapmaya çalışanlarla cennete, başkalarında yapmaya çalışanlarla cehenneme dönüyor dünya! Biz de bir cehennemden diğerine savurulup duruyoruz her ölçekte güzel ülkemde!
Devrimler yalnız bireysel olur ama bazen toplumsal dönüşümleri tetikleyebilecek kadar kitleselleşebilirler de. Bunun için öncelikle canlı canlı heterotopikleşen ender zaman – mekânlarda kendi halindeki bireysel devrimlerin senkronize hale ge(tiri)lmesi gerekir. Fakat heterotopyanın doğası gereği bu senkronizasyon çok uzun sür(e)mez: yan yana ge(tiri)len bireysel devrimler hızla canlılıklarını yitirirler. Aynı Gezi Parkı ya da Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde olduğu gibi…
Endişeli laiklerin ve cumhuriyetçi muhafazakârların medya ve devlet tabusu, ilk olarak Gezi Direnişi boyunca sarsılmıştı. Televizyon kanallarının oldukça önemli gelişmeler karşısında "3 maymun - 1 penguen"i oynayabileceğini, polislerin suçsuz bir çocuğu öldürebileceğini ve devlet tedhişini meşrulaştırmak için (türbanlı bacımıza saldırılması ve camide içki içilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başlamışlardı.
Muhafazakâr demokratların ve milliyetçi muhafazakârların cemaat ve askeri darbe tabusu da ilk defa Köprü Direnişi sırasında benzer bir şiddetle sarsıldı: koca hoca efendilerin birer "terörist başı" kadar tehlikeli olabileceğini, darbecilerin masum insanları öldürebileceğini ve asker tedhişini meşrulaştırmak için (askerlerin başının kesilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başladılar.
Sözün özü, muhafazakârlarlık şemsiyesi altında toplayabileceğimiz iki büyük topluluk da, kendi kimliksel tabularını kendilerince aşmaya kalktı ard arda Gezi Dayanışması ve Demokrasi Nöbetleri bağlamında. Maalesef bu direnişlerin arka planında bulunan bireysel devrimler, yurdum muhafazakârlığını dönüştürebilecek kadar uzun süre canlı kal(dırıl)madı ama. Öncelikle, kim toplumun hangi kesimini iyi tanıyorsa diğer kesimini homojen varsaymayı tercih etti: AKPcilerin gözünde Erdoğan karşıtlığı Gezi Direnişi'nde tek birleştirici unsur iken, anti-AKPcilerin gözünde Erdoğan taraftarlığı darbeye direnişin tek birleştirici unsuru oldu. Devletin tüm ideolojik aygıtları da bu yanılgıları pekiştirdi. Oysa iki durum da sosyolojik olarak oldukça karmaşıktı. Geziciler toplumun bir kesimi için ne kadar heterojen ise, aslında Nöbetçiler de toplumun geri kalanı için o kadar heterojendi.
Devrimleri iz'leyenlerin yanılgıları pek bir dirençle karşılaşmadan devrimi bizzat yapanlara da bulaştı. Geziciler kişiliklerle, Nöbetçiler kimliklerle kahramanlık tasladı. Bu tektipleşme eğilimleri yüzünden devrile devrile evrilen "kendilik"lerde kahramanlık destanları yarım kaldı. Bileşenleri kendilerini yıkmaya kalkınca heterotopyalar bileşenlerinin canına kıydı, bireysel karşı-devrimler başladı. Mazlumlar yine ayrıldı, zulümler yine sınıflandırıldı. Öl(dür(t))enin kimliği yüzünden kimileri lanetle(ye)medi kimi cinayetleri her zamanki gibi. Üstelik bu sefer eskisinden daha büyük bir ikiyüzlülükle.
* * *
İnsan hep aynı insan güzel yurdumda. Düşündüğü, inandığı farklı olsa da. Zira dini görüş "kendinden muhafazakârlık", siyasi duruş ise "kendine Müslümanlık" çoğunlukla.
Devlet de hep aynı devlet mi acaba tüm (!) zaman – mekânlarda? Yoksa ben mi yanılıyorum yine, sadece İstanbul'da mı masum olur öl(dürül)en çocuklar? Polis bir tek Gezi Parkı'nda ya da asker yalnız Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde mi dehşet saçabilir ortalığa?
Kalın sağlıcakla. Ben unutulurum, sorum kalır; dostlar beni hatırlasın.
Benim babam öldü. O sabah mutlu uyandım diye mutluluğa küstüm ben. Hala daha mutluluk hızla suçluluğa bozunur bende.
Mutlulukla beraber bir de futbola küstüm. O güne kadar kaybedilen maçların ardından için için ağlardım çaresizce. Ve o gün babam ölmüştü ama.. ..ağlamaktan fazlası gelmiyordu elimden işte yine. Ne her şeyi bırakıp, kaçabiliyordum; ne de her şeye rağmen dimdik ayakta durabiliyordum. Başım öne eğik, sessizce yaşlar dökülüyordu yüzümden yere.
Hangi maçı kaybetmek eş olabilirdi ki babamı kaybetmekle? Bir daha hiç üzülmedim tuttuğum takım yenildiğinde.
Bir de, bir de televizyona küstüm. Cenaze evinde televizyon izlenmez deyip, televizyonu kapattıklarında bir daha tekrar hiç açmayacaklar sanmıştım. Ne yalan söyleyeyim, bu biraz yüreğimi büyütmüş, acımı seyreltmiş, hüzne çevirmişti. Madem babam yoktu artık hayatımızda, televizyon da olmayacaktı.
Öyle olmadı ama. Sayılı yas günleri bitti ve televizyon salonumuza geri geldi. Babam geri gelmediği halde hem de.
Sizin hiç babanız öldü mü?
3 yaşındaki Cevdet’in babası öldü. Ve babasını şehit ilan eden Devlet, Cevdet’i tüm ülkenin televizyondan canlı canlı izlediği bir futbol maçına götürdü. Galibiyet sevinciyle coşan mutlu tribünde küçük bir kara delik gibi fotoğraflara geçti Cevdet’in öksüz yüzü. Bense başka nedenlerle defalarca küsmüş olduğum Devlet’e, bu sefer de (benimkisi dâhil) tüm ölü babalar için küstüm. Aynı anda onlarca başka çocuğun suskun bir pusuda babasız kaldığından habersizce..
En yakın(ın)dan ölümün soğuğunu tanıdığı, doğumun sıcağını kokladığı halde, çocukları öldür(t)menin ya da babasız yaşatmanın ne demek olduğunu anlamayanlar var ya.. ..onlara Allah elinde ayetleriyle peygamber bile gönderse kalpleri yumuşamaz, vicdanları aydınlanmaz gibi geliyor bana artık.
Gözlerindeki perdeyi yırtacak bir fotoğraf, kulaklarındaki mührü kıracak bir feryat olsaydı keşke. Fakat padişah fermanlarından, paşa kanunlarından ya da eşkıya çağrılarından başka bir şeyi önemsemiyorlar maalesef. Padişahlar, paşalar ve eşkıyalar içinse – çocuk(lu) olsun, olmasın fark etmez - insan gerektiği zaman arttırılabilir ya da azaltılabilir olan nüfusun en küçük parçası sadece!
Doğusundan batısına bu topraklarda devlet terörünü her görmek istemediğinde yüzünü Filistin'deki devlet terörüne çeviren Sünni Türkiye Müslümanlığı..
Gezi'de iktidarın bekası uğruna polisin masum çocukları öldürebileceğini, medyanınsa bunun üzerini örtüp şehir efsaneleri üretebileceğini bir kez gördüğü halde şimdi Güneydoğu’da yine gözleri görmez, kulakları duymaz, akılları yatmaz olan Ulusalcı Türkiye Liberalliği..
Ve Ak Saray'a karşı yaptığı “seni başkan yaptırmayacağız” türündeki cesur çıkışın bir benzerini Kandil Dağı'na karşı da yap(a)mayan, polise/askere karşı halkın önünde kendini siper ettiği gibi gerilla karşısında polisin/askerin önünde siper ol(a)mayan, Barışsever Kürt Siyaseti..
Utanıyorum kendimden! Utanıyorum sus pus oturup, bunları yazıp, çizmekten!!
En büyük tabu ölüm değil, yaşam memlekette. Ölüm ise aslında bir araç: bazen onun, bazen bunun ama.. ..hep bir araç sadece!
Türk kültürü, konar-göçerliğin kalıplığında şekil almıştır. Her göçebe
toplulukta olduğu gibi bizde de sözlü iletişim yazılı iletişimden daha
etkilidir. Gerçekliği göz ile değil, kulakla kuşatmaya çalışırız. Dün kitap
okumayıp, mani, şiir, destan, türkü,, vs. dinlediğimiz gibi; bugün de kitap
okumayıp, haber, klip, dizi, film,, vs. izleriz.
Geçmişle ilişkimiz mekânsal değil, zamansaldır. Sınırlarımızı coğrafyayla değil
tarihle çizeriz. Bin yıl önce bu topraklara geldiğimizde Batı’da Roma, Doğu’da
Pers, onların ortasındaysa kadim Anadolu yerleşik kültürlerinin etkisiyle biz
de yerleşik hayata geçmişizdir, doğrudur. Fakat bu kültürler, toplum yapımızdan
çok, devlet yapımız üzerinde radikal değişimlere sebep olmuştur.
Anadolu’ya yerleştikten sonra toplum yapımızı en belirgin şekilde
etkileyen, başka tür bir konar-göçer kültür olan Arap kültürü olmuştur. Ortaya
çıkan Türk-İslam sentezi de bu bağlamda hala daha çok konar-göçer bir kültürdür.
İmparatorluk sınırlarını sürekli Batı’ya doğru genişletme çabamız da bu
yüzdendir, matbaayı oldukça geç kullanmaya başlamamız da.
Aslında Modern Batı kültürü karşısında zayıf kalmamızın da sebebi
konar-göçerliğimizle ilgilidir. Ne zaman yazılı iletişim toplumsal ilerleme için
olmazsa olmaz hale gelmiştir, biz de o zaman çağdaşlarımıza göre gerilemeye
başlamışızdır.
Gerilemenin inkâr edilemez bir noktaya ulaşmasından sonra, bu topraklarda ilk
ortaya atılan çözüm önerisi Batılılaşma olmuştur. Buna refleksel bir tepki
şeklinde ise alternatif bir çözüm önerisi olarak İslamcılık doğmuştur.
Bugün
Türkiye İslamcıları, en az Batılılaşma kadar İslamcılığın da çıkmaz
sokakları olduğunu görememiştir. Bugünlerde Yusuf Kaplan örneğinde
belirginleştiği gibi, hala da göremiyor sanki.
Birinci çıkmaz sokak, Batı’nın kültür ve teknolojisinin ayrılabilir şeyler
olarak düşünülmesidir. Fakat işin aslı hiç de öyle değildir. Kültür ve
teknoloji birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Batı’dan teknolojiyi almaya
başladığınızda, kültüre de kapıyı aralamış olursunuz. Bu noktadan sonra
kültüre, özellikle de bilimsel kültüre kapıları sonuna kadar açmadıkça da, teknolojik
bağımlılığınızdan kurtulamazsınız.
İslamcılığın şeriat halinin giderek zayıflaması da bu yüzdendir, tarikat ve
marifet hallerinin giderek Batılılaşması da.
İkinci çıkmaz sokak, Batı’ya karşı katı bir sınır çizilebileceğinin
düşünülmesidir. Konar-göçer kültürlerde coğrafi sınırlar yapaydır ve her zaman
buharlaşabilir. Yeterince yerleşikleşmeden mekânsal bir savunma söz konusu
olamaz. Bugün en yerleşik olanlarımız Batılılaşanlarımızdır.
Gezi Direnişinin Türkiye’deki ilk mekânsal savunma olması ve bu harekete
katılanların çoğunun muhafazakâr İslamcılığın karşısında konumlanması da bu
yüzdendir, şeriat İslamcılığının kurduğu mutlak Batı karşıtı duvarların sonraki
hallerde yıkılması da.
Üçüncü çıkmaz sokak – ki Batılılaşma taraftarları da aynı hatayı yapmıştır –
yazılı iletişimin önemini koruduğu sürece kültürümüzün çağdaş Batı kültürünü
yakalayabileceğinin düşünülmesidir. Bugün yönetimimizi tamamen Batılılara
bıraksak bile, bu mümkün değildir. Hiçbir toplum mühendisliği bizi onlarla aynı
seviyeye çıkartmaya yetmez.
En iyi üniversitelerimizde bile genel olarak bilimin sefil, bilim
insanlarınsa yetersiz olması bu yüzdendir.
Yarın
Size çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Kültürel olarak
konar-göçerlikten yerleşikliğe geçmemiz için belki daha bir bin yıl daha
gerekecek gibi görünüyor. Fakat ben hiç de o kadar karamsar değilim. Zira konar-göçerliğimizden
kurtulmamız gerektiğineyse asla katılmıyorum. Bence en büyük hatamız ondan
kurtulmaya çalışmak. Aksine, toplumsal yapımızı kabullenip, ona uygun şekilde
kurum ve teknolojiler geliştirmek zorundayız.
Misal, kitap okumayı sevmiyoruz ama sesli veya görsel kitapları da sevmez
miyiz? Video ağırlıklı özgür internet üniversitelerinde dersler bugünküler
kadar sıkıcı gelir mi bize? Üniversite binalarına sadece hocalarla sohbet etmek
ya da tartışmak için gitsek, ayaklarımız yine geri geri gider mi?
Teknoloji dünden bugüne yazılı iletişimi bize mecbur kılmıştı ama ilerlemesi
orada kalmadı. Sözlü ve görsel iletişim, her geçen gün giderek daha da
kolaylaşıyor. Bu kaçırılmaması gereken bir fırsat olabilir. Konar-göçerlikle
yerleşiklik arasında uygun bir denge tutturur, özgün kurum ve teknolojiler
geliştirebilirsek, neden yeterince başarılı olmayalım ki?
sonraki yazılar : İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Şarkın Devlet Aklı - Türkiye Uzak Tarihi (taslak) İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Din ve Bilim - Türkiye Uzak Tarihi (taslak)
Aradan bir seneye yakın zaman geçti ve ben şimdi eskisinden daha çok
korkuyorum gelecekten. Zira, Gezi’cilik bir kimlik oldu, Gezi’ciler de diğerleri gibi çoğunluk olup,
devleti yönetme hayalleri kurmaya başladı.
Bu topraklarda binlerce yıldır hüküm sürmüş, değişen
şartlara kendini uyarlamada ustalaşmış ve iki büyük imparatorluk kurarken, iki
de yüksek medeniyetin çöküşünü iz-lemiş olan Kadim Devlet Aklı [1], bugünlerde
yine oldukça uyumsal bir dönüşüm yaşıyor. Özellikle başbakanın şahsı üzerinden
bir süredir kendini belli eden bu başkalaşım, Gezi direnişi ve yolsuzluk
davaları karşısında alınan ortak tavırla iyice belirginleşti.
Bu çapta büyük bir dönüşüm, Cumhuriyet kurulurken
yaşanmıştı en son. Belki de bu iki dönüşüm arasındaki benzerlik ve
farklılıklara odaklanmak, yakın geleceğimizle ilgili bazı ipuçları yakalamamızı
sağlayabilir.
***
Geçmiş dönüşümün merkezinde önce anayasal bir düzene
kavuşmayı, sonra da Osmanlı Sarayı’nın iktidarını denetlemeyi hedefleyerek yola
çıkan “İttihat ve Terakakki Cemiyeti” (ya da güncel bir çeviri ile “Birlik ve
İlerleme Partisi”) vardı. Mevcut dönüşümün merkezinde ise önce
demokratikleşmeyi ve darbe anayasasını değiştirmeyi, sonra da askeri vesayeti
kaldırmayı hedefleyerek yola çıkan “Adalet ve Kalkınma Partisi” var.
İki dönüşüm arasındaki ilk önemli benzerlik,
merkezlerindeki parti isimlerinin ve hedeflerinin yakın çağrışımlarından
ziyade, bu partilerin yaklaşık 10’ar yıllık siyasi iktidarları boyunca zenginler
profilinin hızla el değiş(tiril)miş olması.
O zamana kadar çoğunlukla Osmanlı’nın gayri-Müslim
milletlerinde birikmiş olan sermaye, İTC hükümetteyken hile ve zor yoluyla
Milli’leştirilmişti. İttihat (birlik) tasavvurları sadece Türkleri kapsadığı
için, terakki (ilerleme) de sadece Türkler için olmuştu. AKP hükümetteyken ise
hile ve yolsuzluk yoluyla Beyaz Türkler’inkine alternatif Müslüman bir sermaye
oluşturuldu. Adalet tasavvurları sadece Müslümanları kapsadığı için, kalkınma
da sadece Müslümanlar için oldu.
Dönüşümler arası ikinci benzerlik, haksız bir şekilde elde
edinilen zenginlikler tehlikeye girdiğinde, durumun bir “vatan – millet
meselesi” haline ge(tiril)miş olması.
I. Dünya Savaşı’nın galipleri, İTC üyelerinin
yargılanmasını ve gasp edilen gayri-Müslim mülklerinin iadesini talep etmişti.
Bunun üzerine, iktidarı boyunca Batı yanlısı olan İTC, Batı’yı düşmanlaştırıp,
“milli mücadele” ve “ulusal egemenlik” bayraklarına sarılmıştı. Hem de I. Dünya
Savaşı’ndakinden çok daha sıkı... Onların bu motivasyonu olmasa, Kuva-yi
Milliye birlikleri bu kadar düzenli örgütlenir ve Kurtuluş Savaşı bu kadar cana
başla verilir miydi ya da verilmese halk için ne fark ederdi, Allah bilir [2].
Bugünün taze zenginlerini telaşlandıran ise Batı’nın
bizzat kendisi değil, geliştirdiği modern hukuk anlayışıydı. Gündemdeki
yolsuzluk davaları ile 10 senelik birikimler, daha doğrusu ganimetler tehlikeye
girince, Batı’nın en yakın dostları, onu düşmanlaştırıp, “milli mücadele” ve
“ulusal egemenlik” bayraklarına sarıldı. Hem de şimdiye dek hiç olmadığı kadar
sıkı... Her türlü eleştiri ve muhalefet yine vatan hainliği ile suçlandı. Yeni
bir devlet kurulmuyor olsa da, devlet kurumları yeniden yapılandırıldı. Ve halk
yine onlara inandı, “çalıyorlarsa çalışıyorlar, soyuyorlarsa beni soyuyorlar,
sana ne!” dedi.
Üçüncü benzerlik de oldukça manidar: gönüllü sürgündeki
etkin fikir önderlerinin gözden düş(ürül)müş olması.
İttihatçıların hem Batı
karşısında aklanması, hem de Devlet Aklı’na daha derinden eklemlenip, onu
dönüştürebilmesi için ödemesi gereken bedeller küçük olmamıştı. İlk bedel, Üç
Paşalar İktidarı’nın en önemli ismi, Turancılığın lideri İsmail Enver olmuştu.
SSCB’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmış ve en
büyük vatan haini ilan edilmişti. Planlandığı önceden öğrenilen işgallere karşı
savunmasız kalmamak için hile ile de olsa Almanları ittifaka ikna etmesi,
savaşa girme sebebi kabul edilmişti. Daha sonra Milli Mücadele’nin lokomotifi
olacak olan en önemli askeri birliği, 9. Kolordu’yu, etkin cephelerde
harcamaması çılgınlık olarak anılmıştı. Bir Sovyet memuru olarak gönderildiği
Orta Asya’da Kızıl Ordu’ya karşı Türkleri ayaklandırırken can vermesi bile bunu
değiştirmemişti.
Bu sefer seçilen kurban ise Nurcu
Cemaatinin yaşayan en önemli ismi, Hizmet Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen
oldu. ABD’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmaya
ve en büyük vatan haini ilan edilmeye başlandı. Planlandığı önceden öğrenilen
darbelere karşı savunmasız kalmamak için yasal olmayan yollarla da olsa
delilleri açığa çıkarttırması, birdenbire milli orduya kumpas kabul edildi.
Şimdiye kadar askeri vesayetle mücadelenin lokomotifi olan devlet içi
örgütlenmesi, “Paralel Devlet” diye anılıp, teker teker ayıklandı.
Ele almak istediğim son benzerlik
de – ki en önemlisi bu – yükselen bir lider karizması etrafında saflar yeniden
belirlenirken, Devlet Aklı’nın kendini zamanın şartlarına uyarlayarak yeniden
üret(tir)miş olması.
İttihatçıların ödemesi gereken
ikinci bedel Atatürk’e biat olmuştu. I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasına
(hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Mustafa Kemal, Enver
Paşa’nın gölgesinden çıkartılıp, yeni devlette Kurucu İrade’nin başına
geçirilmişti. Kendinden beklendiği gibi saltanatı kaldırarak Osmanlı Sarayı’nı
iktidar oyunun dışına itmiş ama bunun için ona verilen güçle yoldaşı Eski
İttihatçılara da aman vermemişti. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki
seçenek kalmıştı: ya Kemalizm’e devşirilmek, ya da diğer muhaliflerle beraber
zorla susturulmak. Sözünden sual olunmaz padişahlık şahsında yeniden can
bulmuş, yargı ve ordunun ebedi bekçiliğine intikal etmişti.
28 Şubat Darbesi sırasında ve
sonrasında (hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Recep
Tayyip Erdoğan da Milli Görüşçü hocası Necmettin Erbakan’ın gölgesinden
çıkartılıp, Ilımlı İslam Hareketi’nin başına geçirilmişti. Kendinden beklendiği
gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni iktidar oyunun dışına itti ama bunun için ona
verilen güçle yoldaşı Nurculara ve Eski Milli Görüşçülere de aman vermemeye
başladı. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki seçenek kaldı: ya
devşirilerek Usta’ya biat etmek, ya da diğer muhaliflerle beraber hileyle
susturulmak. Halk için en hayırlısının halkın kendisinden daha iyi bilineceği
hastalığı şahsında yeniden can buldu, yargı tekrar yürütmeye bağlandı, ordu
tekrar etkin siyaset yapar oldu.
***
Şimdi sıra, biraz da farklılıkları vurgulamaya geldi. İlk
bariz farklılık, dönüşümleri yönlendiren etmenlerin doğasına dair.
Bir önceki dönüşümün baskın sürücü kuvveti, ülkenin içinde
bulunduğu dış dinamiklermiş: batılılaşma ve sekülerleşme hedefi, dünya savaşı,
işgal ortamı, barış süreci, soykırım suçlamaları, bazı komşuların Komünist
olması,, vb. Devlet Aklı, kendini Kapitalist bir dünyaya adapte etmeye
çalışırken Kemalizm’e varmış. Mevcut dönüşümün baskın sürücü kuvveti ise
Türkiye’nin sahip olduğu iç dinamiklerdi: demokratikleşme ve dindarlaşma
hedefi, iç savaş, darbe ortamı, barış süreci, bazı Müslümanların
anti-Kapitalist olması, yolsuzluk suçlamaları,, vb. Bu kez Devlet Aklı,
neo-Liberal bir Kapitalizm’le uyuşmaya çalışarak doğru yol aldı.
Dönüşümler arası farklılıklardan
ikincisi ise merkezlerinin doğası ile ilgili.
İTC tekdüze ve yekpare bir
örgütlenmeymiş. AKP ise çift merkezli bir yapılanma içindeydi. Bir tarafta
devlet içinde yukarıdan aşağıya örgütlenmeyi seçen Milli Görüşçü siyaset
anlayışı, diğer tarafta devlet içinde aşağıdan yukarıya örgütlenmeyi seçen
Nurcu cemaat yaklaşımı vardı. Biri milli eğitimi yeniden programlamayı
denerken, diğeri özel dershaneler ile kendini üretiyordu. Biri Orta Doğu’ya yine hükmetmeyi
arzularken, diğeri Batı ile iyi ilişkileri sürdürmek istiyordu. 28 Şubat’ın
ardından aralarındaki sınırlar ne kadar bulanıklaşmış olsa da, sis bulutları
yavaşça dağıldı ve merkezler arası bir bunalım başladı.
Değineceğim en önemli farklık da
Kadim Devlet Aklı’nın değişmezlerinden olan “Devlet’in Bekası” anlayışındaki
insanın doğasında ve devletin sınırında.
Milliyetçilik akımları ile dünya
imparatorluklarının küçük küçük devlet(çik)lere bölündüğü 20. yy başlarında,
İTC’nin Türklük üzerine kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan
anlayışını çok milletli [3] tebaadan ulusal nüfusa evriltmişti. Gayri-Müslim
tebaa gözden çıkartılmış, Müslümanlar ise önce (Sünni – Hanefi/Maturidi
itikatta) tek-tipleştirilmeye, sonra da Türkleştirilmeye çalışılmıştı. Bu
bağlamda, Misak-ı Milli sınırları da Türkleştirilmesi mümkün olmayan Araplar
dışında kalan tüm eski Müslüman tebaayı kapsayacak kadar daraltılmıştı. Bu
sınırlar dahilinde de Kürtler hariç tüm Müslüman halklar üzerinde başarı
sağlanmıştı.
Kürselleşme ile uluslararası
birliklerin kurulduğu 21. yy başlarındaysa, AKP’nin Müslümanlık üzerine
kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan anlayışını ulusal nüfustan tek
milletli [3] tebaaya doğru yönlendirdi. Kürt nüfusu Türkleştirme programı terk
edildi. Önce onlar üzerinden bölgedeki diğer Müslüman Kürtlere, sonra da tüm
Müslümanlara ulaşma hedefi güdülmeye başlandı. Bu bağlamda, İttihad-ı İslam’ı
sağlamak adına daha geniş sınırlara göz dikildi. Sınırlar dahilindeyse Sünni –
Hanefi/Maturidi itikattan uzaklaşmış her bireyi tekrar dindarlaştıracak
programlar planlandı.
***
İpucu yakalamayı başkalarına
bırakıp [4], ben mevcut dönüşümün ismini koymakla yetineceğim: “Ilımlı Kemalizm”.
Dönüşümlerin arasındaki benzerlikler “Kemalizm” ismini, farklılıklar ise
“Ilımlı” sıfatını çağrıştırdı bende. Acaba 2023'te birileri gerçekten bu
isimlendirmeyi kullanacak mı, kim bilir. Yeterince yaşarsak göreceğiz...
[1] Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı İmparatorlukları ile
Antik Yunan ve Ortaçağ İslam Medeniyetlerinden bahsediyorum.
[2] Bazen iyi ve kötü arasına onlarca kılcal damar örerek
karmaşıklaşıyor hayat. Böyle zamanlarda ne yaşananları, ne de yaşanmayanları
hakkıyla çözümlemek ve onlarla ilgili kesin yargılara varmak mümkün olmuyor.
Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği Türkiye hayali ile Ali Kemal’in
gerçekleştiremediği Türkiye hayali de aslında işte böyle..
[3] Millet kelimesinin son
yüzyıla kadar hakim olan anlamına, dine işaret ediyorum.
[4] Bu arada, son resmin anlamını belirginleştirmek adına: söz ve görüntülere eş-zamanlı dikkat edin aşağıda
İlk video aracılığıyla iki karşıt toplumsal kesime de aynı
zihinsel mikrobun, "birilerinin kurtarılabileceği ve de kurtarılması
gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkuyorum. Ya da zaten
izleyicinin zihninde mevcut olan bu mikrobun güçlen(diril)mesinden..
Tehlikedeki ilk hedef kitle, kısaca anti-AKP’ciler olarak
adlandıracağım, koşulsuz AKP karşıtı olan, çoğunluğu Gezi hareketi içine
katılan, ulusalcı, laik, apolitik,, vb toplumsal kesimler. İkinci videoyu
arayacak kadar bilinçli olmayan anti-AKP’ciler için i) rektör olan bir
profesörün hükümet kanalı TRT’de Şii düşmanlığı yapacağı, meşrulaş(tırıl)abilir
ve ii) AKP destekçiliği, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline
ge(tiri)lebilir [1].
Tehlikedeki ikinci hedef kitle
ise kısaca AKP’ciler olarak adlandıracağım, koşulsuz AKP destekçisi olan,
çoğunluğu Sünni müslümanlardan oluşan toplumsal kesim olabilir.
İkinci videoyu arayacak kadar
bilinçli olmayan AKP’ciler için i) Şii düşmanlığı, rektör olan bir profesörce
devlet kanalı TRT’de yapılmış gösterilerek meşrulaş(tırıl)abilir ve ii)
Şiililer, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir.
İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan AKP’ciler için ise i) AKP
karşıtlığının tamamen yapay olduğu ve çarpıtmalarla üretildiği,
meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) AKP karşıtlığı, insanların kurtarılması gereken
bir kimlik haline ge(tiri)lebilir [2].
Tabii bu, benim korkum:
gerçekleşmeyebilir de. Yine de aman dikkat, oyuna gelmemek ve bağışıklık
kazanmak gerek bu bulaşıcı fikre. Ne kişi kendinden başkasını kurtarabilir, ne
de kişiyi kötü yapan değişmez bir doğası olabilir. Bunlara vurgu yapmadıkça,
sistem bambaşka görünüşlerde yeniden yapılandırıp, durur kendisini.
Son olarak, ilk video üzerine
neden bu kadar korkup, karmaşık bir yazı kurguladığımı an’lamak isteyenler için
ibretli temaşa burada bitmesin. İşte o videoyu paylaşan hesap ile paylaşılan
diğer videolar:
[1] İkinci videoyu arayacak kadar
bilinçli olan anti-AKP’cilere "birilerinin kurtarılabileceği ve de
kurtarılması gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkmuyorum.
Onlar kendi sorgusuz karşıtlıklarını sorgulayacaktır.Onlar için ilk video zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı
olarak düşünülebilir.
[2] İkinci videoyu arayacak kadar
bilinçli olan AKP’cilerin genelleme yapıp, kendi sorgusuz desteklerini
sorgulama ihtimali de var. Bu potansiyele sahip olanlar için de ilk video
zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı olarak düşünülebilir.
Gezi'nin ardından "bizi bir araya getiren politikaydı: biz de parti kurup, örgütlü siyaset yapalım" diyenler de var, "bizi güzelleştiren herhangi bir partinin kanatları altına girmeyişimizdi: parti kurmayıp, kendinden örgütlü sivil dayanışmaya devam edelim" diyenler de. Ben her ikisini de demeyeceğim.
Temsili demokrasi ülkemizde kılık değiştirmiş bir oligarşi olmaktan öteye hiç gitmedi ve bundan sonra da gidecek gibi görünmüyor. Bizse topluca ilk defa bunu hissedip, katılımcı, çoğulcu, doğrudan bir demokrasi talep eder olduk. Ben bu talebi vurgulayıp, bir adım öteye taşıyalım diyorum.
Mesela direniş ve dayanışmamızı çıkmaza giren yeni anayasa sürecine eklemleyelim: kapalı kapılar ardında tasarlanan her maddenin teker teker bizim tartışma ve oylamamıza açılmasını isteyelim. Azımızı bile rahatsız eden konularda maddeleri değiştirme ya da reddetme hakkımız olsun.
Mesala direniş ve dayanışmamızı ayak direnen barış sürecine eklemleyelim: dört duvar arasında yapılan her görüşmeyi canlı canlı izleyip, değerlendirmelerimizle geri beslemeyi isteyelim. Çoğumuzun içine sinmeyen durumlarda görüşmeleri hızlandırma ya da yavaşlatma hakkımız olsun.
Mesela direniş ve dayanışmamızı hala atanan yöneticilerle yürütülen üniversitelere eklemleyelim: bölüm, fakülte, enstitü ve rektörlükteki kurullara biz de girelim. Ama bir temsilciyle izlemek için değil, oylamak için. Bölüm, fakülte, enstitü başkanı ve rektör seçimlerine biz de katılalım. Ama bir temsilciyle değil, hep birlikte.
Gezi parkında başlayan ve tüm ülkeye yayılan dayanışma ve direniş hareketinin bence üç büyük getirisi oldu.
1) Bu ülkede ilk defa kimliklerin kişilikleri maskelemesi engellendi:
Kendi kendine örgütlenen ve çoğu apolitik gençlerden oluşan dayanışma, kimlik tabanında siyasi duruşu olan ve hiyerarşik yapılanma içinde bulunan her türlü örgüt ile arasına anlamlı bir mesafe koydu. Ambulansın peşine takılan ulusalcı kurnaz şoförlerin ambulansın önüne geçmesine de özellikle izin vermedi.
Farklı kimliklerden bir sürü insan yan yana durdu, omuz omuza yürüdü. Ay yıldızlı Türk bayrağı ve sarı-kırmızı-yeşil Kürt bayrağı beraber taşındı, namaz kılan devrimci/antikapitalist müslümanların başında ateist solcular nöbet tuttu, LGBT’li bireyler polis şiddetinden kaçanlara evlerini açtı, farklı tribünlerin taraftarları sokaklarda kaynaştı,,
2) Bu ülkede ilk defa devletin bireyi maskelemesi engellendi:
Yüzyıldır süregelen, Ermeni, Kürt, Alevi, Solcu, Sağcı, Dindar,, gibi birçok farklı kimliğe ayrı ayrı uygulanan, bu yüzden de çoğunluk tarafından hep yok sayılan Devlet Provokasyonu, Devlet Şiddeti ve hatta Devlet Terörü meşruluğunu sonunda yitirdi. Şimdiye kadar bu meşruiyetin üretilmesinde ideolojik bir araç olarak kullanılan görsel/yazılı medyanın da gerçek yüzü ortaya çıktı.
Toplumun devlet farkındalığı bir seviye daha yükseldi, kendisi için can(lar)ın göz kırpmadan feda edileceği kutsal bir yapılanma algısı yerini kendisi karşısında her daim savunmada durulması gerek baskıcı bir yapılanma algısına bıraktı. İnsanlar kitaplarda, gazetelerde, haberlerde,, karşılarına çıkan birçok şeyin doğruluğundan şüphe duyulması gerektiğini kavradı.
3) Bu ülkede ilk defa çoğunlukçuluğun çoğulculuğu maskelemesi engellendi:
Kılık değiştirmiş oligarşiden başka bir şey olmayan temsili demokrasimizin bize yetmeyeceği, ne parti üyelerinin, ne de parti seçmenlerinin başkanların izlediği politikaları etkileyemediği göründü. Özgürlükçülerin çoğulcu/katılımcı/doğrudan demokrasi talebi kitleler arasında an’laşılmaya ve yayılmaya başladı
.
Milli eğitim sisteminin ve görsel/yazılı medyanın bizlere yüklediği bilgilerin aksine, İttihat ve Terakki’den Kurucu İradeye, Tek Parti Dönemi’nden bugünün AKP’sine bu topraklarda Devlet Aklı’nın hiç değişmediğinin işaretleri belirginleşti. Azınlık ve çoğunluk iktidarının benzerliği ve sorunun çoğulculuğun reddinde yattığı fark edildi.
Kimlik kişiliği, devlet bireyi ve çoğunlukçuluk çoğulculuğu şimdiye kadar hep olduğu gibi maskele(ye)mediği için kişiler, işçi/asker/vatandaş; kalabalıklar, taraftar/seçmen/cemaat olmaktan bir adım öteye geçti. Ve bu, özgür bireylerden oluşan bir toplum olma yolundaki ilk adım oldu.
Dayanışma bir süre sonra bitse bile ardından hiçbir şey eskisi gibi ol(a)mayacak. Ne Mustafa Kemal'in, ne de (Recep) Tayyip'in askeri; ne CHP'nin, ne de AKP'nin seçmeni olmak zorunda olunmadığı artık gün gibi ortada.
İşin kötüsü CHP ve AKP de artık bu gerçekten kaçamıyor. Bunun için de tehlikeli bazı tedbirler alıyor gibi görünüyor:
1) CHP direnişin ilk günlerini oy yüzdesini arttırma potansiyeline sahip bir hareket olarak yorumluyor gibiydi. Dayanışma içinde bütünleşen yüzden farklı bileşen oldukça iştah kabartıcı olmuş olmalı. Fakat hükümeti düşürme hedefindeki miting tasarısı bile Taksim’de şiddetli bir tepkiyle karşılaşınca, işler değişti. Yine de, hiç öyle olmamış gibi CHP büyük bir bilgi kirliliği yarattı. AKP seçmeni bile (tam da başbakanın istediği gibi (!)) direnişi CHP’nin liderliğindeki bir süreç olarak düşünmeye başladı. CHP birimleri tarafından sosyal medyada pazarlanan photoshop harikası fotoğraflar da bunun tuzu biberi oldu: dayanışma ve AKP seçmeni CHP’nin de katkılarıyla birbirine giderek yabancılaştı, aralarında aşılmaz zihinsel duvarlar yükseldi.
2) AKP direnişin ilk günlerini başbakanı yalnızlaştırıp, partiyi yeniden yapılandırma potansiyeline sahip bir hareket olarak yorumluyor gibiydi. Fakat partiden yükselen tüm karşıt söylemlere rağmen başbakan daha da sertleşip, güçlendikçe, işler değişti. Polis ve jandarmadan oluşan güvenlik güçlerinin saldırı ve provokasyonları pasif ve barışçıl direnişi kıramayınca, seçmenler telefonlarla mitinglere çağrıldı, parti binaları ve cami önlerinden belediye otobüsleri kaldırıldı, metrolar gece yarılarına kadar açık tutuldu, mitinglerde şiddet teşvik edildi.. ..ve eli sopalı, bıçaklı, satırlı insanlar sokaklara salındı. Devlet ve halkın bir kesimi arasındaki gerilim, zorla halkın iki farklı kesimi arasına taşınmaya çalışıldı.
Bana öyle geliyor ki, hem CHP’nin, hem de AKP’nin tavrı darbe çığırtkanlığından başka bir şey değil. Tanımlayamadıkları, bu yüzden kendi tabanlarının kimliğini de sarsıp, yıkma potansiyeline sahip pasif, barışçıl, apolitik ve anarşik bir direniş ve dayanışma var sokaklarda. 1968’de Fransa’da doğan ve topraklarımıza girmemesi için darbelerden bile kaçınmadığımız hareketin hayaleti gençleri ele geçirmiş gibi. Umarım daha önce kanlı 1 Mayıs’ta olduğu gibi otobüslerle Taksim’e taşınan dindarların polis önünde gençleri bıçaklamasının planlarını yapmıyordur yine birileri. Yapıyorlarsa bilsinler ki, ne Taksim onların bildiği Taksim, ne de Türkiye onların bildiği Türkiye artık! aslında son 21 gün, son 42 yıldan daha uzun geçti.