ılımlı kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ılımlı kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2014 Cuma

AKP ve "3"lü Modeller



Türkiye'deki siyasi ve sosyolojik meseleleri çözümlemeyi deneyen modelleri elimden geldiğince sosyal medya üzerinden izlemeyi deniyorum. Ne yazık ki biz fizikçilerin çoğunda her şeye dair fikir sahibi olup, söz söylemeyi deneme dürtüsü oldukça güçlü. Hele de benim gibi kökeniniz biyolojik bilimler olup, yaşamı daha iyi anlamayı kendinize dert edinince; sosyal konularda merak da, ukalalık da diz boyu oluyor.
İzlediğim bu modeller arasında özellikle AKP iktidarını daha iyi an'lamak için bazen dönüşümlü olarak, bazense iç içe kullandığım birkaç tanesini kısaca özetlemek ve hatta birleştirmek istedim. Yine ne yazık ki, biz fizikçilerin farklı teorileri tek bir teori altında toplama eğilimi de oldukça fazla.
Samim Akgönül’ün “3 B” modeli [1] ile başlayayım. Bu model, devlet - din ilişkisinin son yüzyıl boyunca geçirdiği evrimi oldukça derli toplu bir çerçeveden takip etme ve AKP'nin bu evrimdeki yerini belirginleştirme imkânı sunuyor. Modele ismini veren 3 B – inanç (“belief”), aidiyet (“belonging”) ve davranış (“behaviour”) – devletle ilişkisinde dinin tanımlanabileceği üç farklı ardışık durağa karşılık geliyor. Kurucu İrade’nin dine karşı ilk iki durak ile son duraktaki tutum zıtlığı – yani toplumun Sünni/Hanefi İslam’a göre inanmasını, kimliğini bu doğrultuda kurmasını ama yaşamında bunu görünür kılmamasını istemesi – zaman içinde AKP’yi doğuracak olan bir toplumsal gerilim yaratıyor. 2007 sonrasında AKP’nin yaptığı ise, bu gerilimi minimize etmek oluyor: son duraktaki tutumu ilk ikisi ile uyumlu hale gelecek şekilde ters-düz etmek.
AKP’nin sürdü(rdü)ğü dönüşümü “Ilımlı İslam” olarak değil de, “Ilımlı Kemalizm” olarak tanımlayıp, Kadim Devlet Aklı’ndaki sürekliliğe dikkat çekmeyi denerken [2], ben de tam buna benzer bir şeyler söylemek istiyordum.
AKP’yi yüzyıllık bir çerçevede ele alan bu modelden sonra, yaklaşık yarım yüzyıllık bir çerçeve kullanan bir diğer modele geçelim şimdi. Tanıl Bora, Türkiye’deki siyasal yaşam için “3 muhafazakâr hali” tanımlıyor [3]: muhafazakâr demokratlık ya da liberal muhafazakârlık (DP > AP > ANAP > AKP hattı), milliyetçi muhafazakârlık (paralel Ülkücü CKMP > MCP > MHP ve Milli Görüşçü MNP > MSP > RP > FP > SP hatları) ve cumhuriyetçi muhafazakârlık (sürekli CHP’de birleş(tiril)en sosyal demokrat hat). Bu yaklaşım, öncelikle AKP'yi Milli Görüşçü hattan ayırıp, tarihsel olarak daha doğru konumlandırmayı sağlıyor. Zira gömlek değiştirenlere değil, gömleklere odaklanıyor. Bu da son birkaç yılda AKP'nin devletleşerek geçirdiği dönüşümü çok daha beklendik kılıyor [4].
Sanırım mevcut halleri birer terimle değil de birden fazla terimle tanımlamak, paradoksal görünen birçok şeyi normalleştiriyor ve model de gücünü buradan alıyor. Fakat Tanıl Bora’nın hem daha eski, hem de daha bilindik bir başka modelinde [5] durum farklı: o zamanki Türkiye sağı her biri tek terimle tanımlanan “3 sağ hali” ile – muhafazakârlık, İslamcılık ve milliyetçilik ile – ele alınıyor. Samim Akgönül, Tanıl Bora’nın tanımladığı ve tabii ki etkileşime kapalı olmayan bu 3 sağ halinin AKP bünyesinde birbirine kaynaştığını, hatta vahşi kapitalist (daha doğrusu neo-Keynesyen) yeni bir halin de mevcut birleşmeye eklemlendiğini öne sürüyor [6].
“3 sağ hali” modelinden “3 muhafazakâr hali” modeline geçme gerekliliği bile başlı başına üzerinde durulması gereken bir şey. Milliyetçiliğin (İslamcılığın) Ülkücüler (Milli Görüşçüler) tarafından pompalanan yoğun anti-komünizm (anti-semitizm) propagandasıyla milliyetçi muhafazakârlığa dönüştü(rüldü)ğünü söyleyebiliriz. Bu yüzden ne Nihal Atsız’ın Türkçülüğü, ne de Ercüment Özkan’ın İslamcılığı, günümüze kadar ulaşamadı. Önceden muhafazakârlık olarak tanımlanan ideoloji ile sonradan liberal muhafazakârlık olarak tanımlanan ideolojinin ise birbirinden çok farklı şeyler olduğunu söylemek zor. Samim Akgönül’ün işaret ettiği neo-Keynesyen yeni bir bileşenin ortaya çıkması dışında…
Bu yeni bileşene odaklanmak için de yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir çerçeve kullanan, Fırat Mollaer’in “çağdaş 3 tarz-ı siyaset” modeline [7, 8] bakabiliriz. Bu model, siyasi yelpazeyi tekno-muhafazakârlık, endişeli Kemalizm ve liberal sol olarak üçe ayırıyor. Samim Akgönül’ün neo-Keynesyen yeni bir hal olarak adlandırdığı çılgın projecilik, tekno-muhafazakârlık tanımlamasında oldukça belirgin bir şekilde vurgulanıyor. Ayrıca Tanıl Bora’nın muhafazakârlığı modernleşme karşısına konumlandırmaya olan itirazı da daha güçlü bir ifade buluyor. Öyle ki, bu modele göre Türkiye'deki modernleşme ekollerini dünyadaki benzerleri gibi ikiye ayırmak mümkün: i) toplumu akılcı olarak yeniden yapılandırmaya çalışanlar (Komünistler, Anarşistler, Liberaller, Kemalistler vs.) ve ii) bu yaklaşıma kategorik olarak karşı olan, toplumsal tutuculukla görece daha uyumlu ve toplumu deneyci olarak yeniden yapılandırmaya çalışanlar (80 sonrasının tekno-muhafazakârları). Sanırım bu yaklaşımın gücü de özünde bir betimlemeden öte eleştiri olmasından kaynaklanıyor.
Özellikle AKP iktidarının geçmişini daha iyi an'lamak için Samim Akgönül’ün, Tanıl Bora'nın ve Fırat Mollaer'in sözünü ettiğim yaklaşımlarını bazen dönüşümlü olarak, bazense iç içe kullanmak mümkün ve yeterli görünüyor. “3 B” modeli, “Cumhuriyet Mitingleri”ne katılanların korktuğu gibi AKP ideolojisinin cumhuriyet düşmanı bir şeriatçılık olmadığını; “3 sağ hali” ve “3 muhafazakâr hali” modelleri, “Yetmez ama Evet”çilerin abarttığı gibi AKP ideolojisinin eski statükoya alternatif bir özgürleşme programı olmadığını ve “çağdaş 3 tarz-ı siyaset” modeli, “Gezi Direnişi”nde bulunanların iddia ettiği gibi AKP ideolojisinin modernleşme karşıtı bir gericilik olmadığını gözler önüne seriyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın çıraklığı Necmettin Erbakan’ın arkasında geçtiyse; kalfalığı Adnan Menderes, Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın; ustalığı Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün izinde geçmiş/geçiyor diyebiliriz. Fakat özetlemeye çalıştığım bu “3”lü modellerin hiçbiri bu dönemler arasındaki geçişlerle ilgilenmiyor. Belki de bu yüzden olsa gerek, AKP ideolojisinin dünü ve bugünü hakkında ne kadar çok şeyler söyleseler de, geleceğine dair güçlü bir ipucu vermiyorlar.

Dönemler arası geçişleri de inceleyecek bir modelde ideolojiler kadar kişiler de önemli olmalı kanımca. Sosyal medyadaki AKP çözümlemelerine uzun bir süredir hâkim olan Erdoğan - Gül karşılaştırması da olsa olsa bu bağlamda ilginç olabilir. Levent Gültekin'in geçenlerde yayınlanan bir yazısında [9] Erdoğan - Gül karşılaştırması dindar siyasetçiler arasında hep olageldiği iddia edilen bir gelenekçi - yenilikçi ayrımı üzerine oturtturuluyor. Milli Görüşçü milliyetçi muhafazakârlıktan liberal muhafazakârlığa geçiş çözümlenirken, önce bu ayrım çeşitlendiriliyor yazıda: “gelenekçiler”, “yenilikçiler”, “itikatta yenilikçi, amelde gelenekçiler”, “itikatta gelenekçi, amelde yenilikçiler”. Yazara göre o geçişte Abdullah Gül bir “yenilikçi”yken, Recep Tayyip Erdoğan bir “itikatta gelenekçi, amelde yenilikçi”ydi. Son dönemde ise özüne dönen Erdoğan tarafından “yenilikçi” olanların hepsi “itikatta yenilikçi, amelde gelenekçi” olmaya zorlandı. Bu zorlamanın dışında kalan tek isim ise Gül oldu ve onun partisine geri dönecek oluşu AKP’yi değiştirme potansiyeline sahip yegâne güç.

Peki, Levent Gültekin’in yenilikçi - gelenekçi dikotomisinden umduğu değişim AKP’de gerçekleşirse, mevcut “3”lü modeller kapsamında bu değişimi betimlemek mümkün olur mu? Yoksa yeni tanımlamalar içeren başka modeller mi geliştirmek zorunda kalırız?

[1] Samim Akgönül, “Türkiye’de din, 3 B teorisi ve AKP”

[2] Onur Pusuluk, “Ilımlı Kemalizm”

[3] Tanıl Bora: “Seküler-mütedeyyin hattını yerinden oynatan hareketlerönemli”
[4] "Muhafazakâr demokratlar kendi iktidarlarının başlangıç safhalarında devleti minimize etmeyi, devletin başındaki kutsallık hanesini kaldırmayı hedeflerler. Klasik anlamda liberal devlet fikrine yatkındırlar. Örneğin 60’ların ortalarındaki Demirel “gerçekten inanamıyorum!” dedirtecek düzeyde liberal demokrattır. 70’lerdeki Demirel neredeyse faşizan düzeyde devlet tapıncına sahiptir. Bu sadece Demirel’in dönüşümüyle açıklanmayacak bir durumdur. Liberal muhafazakâr eklemlenme içindeki tahterevallinin durumuna bağlıdır." - [3]'ten alıntı. 
[5] Tanıl Bora, “Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık” İstanbul: Birikim, 1999.
[6] Samim Akgönül, “Üç sağdan üç sola: Alternatifdoğar mı? Doğmalı mı?”
[7] Fırat Mollaer’le yeni “Üç Tarz-ı Siyaset” üzerine

[8] Fırat Mollaer, “Tekno-Muhafazakâr Holdingler Kıyamet Alameti”

[9] Levent Gültekin, “AK Parti’de yenilikçi-gelenekçi tartışması”

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Uyan ey (anti-)AKPci

Cumhurbaşkanlığı seçimine bir gün kala sosyal medya hepten katlanılmaz oldu. Anti-AKPcisinden de gına geldi, AKPcisinden de,, 


Önce Anti-AKPci arkadaşlara seslenelim, uyanın artık: 

- RTE’nin seçilip, seçilememesi sadece kendisi için ölüm kalım meselesi. Onun temsil ettiği ideoloji – liberal muhafazakarlık, muhafazakar demokratlık, tekno-muhafazakarlık,, vs – onun gidişiyle birdenbire ortadan kaybolacak bir şey değil. Bu ideoloji, zenginleşen Anadolu Kaplanları ve fakirleşen Müslüman seçmen arasındaki hızla artan ekonomik uçurumu önemsizleştirmek için sürekli yeniden üretilmeye muhtaç. Yeni bir karizmatik lider ortaya çıkarana kadar biraz geriler belki. Ama inanın ideologlarının yeni bir Büyük Usta bulması, sosyal demokratların yeni bir Karaoğlan bulmasından kat be kat daha kolay. Bu yüzden, RTE’nin iktidarda nasıl devrileceği değil, temsil ettiği ideolojinin toplumda nasıl zayıflatılacağı önemli olan. Zaten el ele verip, RTE’yi devirmek, onu ölümsüzleştirebilir bile. Devirememek ise hem güçlendirir, hem de ölümsüzleştirir. 


- Anlamamak istemiyorsunuz ama bu ideoloji ne gerici, ne de dinci. RTE, cumhurbaşkanı olursa Şeriat falan getirmeyecek. Onun dindar nesil diye bağırıp, çağırması seçmeninin gözünü boyayan bir şov sadece. Kemalist Kurucu İrade, aklı önceleyen ve toplumu keskin bir şekilde yeniden yapılandıran bir modernleşme planlamıştı, tutmadı. Kapitalizm, toplumsal bir dirençle karşılaştı. Milletin Muhafazakâr Adamları bunu gördü, deneyimi önceleyen ve toplumu yumuşak bir şekilde yeniden yapılandıran alternatif bir modernleşme planladı. Bu o kadar tuttu ki, AKP döneminde toplumsal dönüşüm giderek hızlandı ve Kurucu İdare’nin bile hayal edemediği bir hal aldı. Şimdi neo-Kapitalizm, sürtünmesiz ortamda hareket edercesine rahatlıkla eklemleniyor her şeye Türkiye’de. Bu bağlamda, anlamlı bir AKP eleştirisi, anlamlı bir modernleşme eleştirisi gerektiriyor. Gericilik yapıştırması değil! 


- Türkiye’de polis terörünü Gezi Direnişi sırasında AKP icat etmedi: Kürtlere, Alevilere, Solculara,, vs on yıllardır neler yaşadıklarını sorabilirsiniz. İktidarda kendine bu ölçüde zenginlik devşiren ve partisine bunu aktaran ilk lider de maalesef RTE değil. Mustafa Kemal’in resmi mal varlığına ve CHP’ye miras bıraktıklarına bakıp, karşılaştırabilirsiniz. Ya da İttihat ve Terakki Cemiyeti idaresinde gayri-Müslim’lerden kalanlarla zenginleşen ve Cumhuriyet’in kuruluşunda önde gelen diğer isimlere… Toplumu Sünni’leştirme programının mucidi de mevcut iktidar değil. Diyanet’i onlar kurmadı, onlar daha zengin yaptı. Köy kanuna Diyanet’in görevlendireceği bir imam eşliğinde cami şartını da onlar getirmedi; onlar camilerin sayısını arttırdı. Türkiye’de halkın nasıl giyinip, nasıl yaşayacağına da ilk kez karışılmıyor. Yapmak istediğim kimseyi aklamak değil. Demek istediğim, AKP’ye itiraz etmek için önce Türkiye’deki hakim Devlet Aklı’na itiraz etmek gerektiği. Yoksa itirazınızın hiçbir makul desteği bulunmaz. 


- AKP seçmeni, RTE’ye kömür ya da makarna dağıttığı için tapan cahil bir koyun sürüsü değil. AKP tabanının çekirdeğindeki bazıları ona taparcasına bağlıdır, doğrudur. Fakat oldukları kadar fakirken, oldukları kadar cahilken, oldukları kadar güçsüzken,, vs herkese tepeden bakabilecek bir makama gelebilene tapar sadece halk. Gün boyu çekilen sefil yaşamın ıstırabını dindiren uyuşturuculardan birisi de uyumadan önce o kişinin yerine kendini koyarak hayal kurabilme özgürlüğüdür zira. Patronlarını zenginleştirirken kendilerini ölüme terk etse bile maden işçileri seve seve gidebilir bu yüzden başbakanın mitinglerine. Bu bağlamda, RTE’nin ya da kendisine oy verenlerin kimlik ve kişiliklerine saldırmak beklendiği gibi bir işe yaramıyor. Aksine, bu saldırılar toplumda bir koruma refleksini tetikliyor ve AKP’ye çekirdek tabanından çok daha geniş bir kitlesel destek sağlıyor. Doğru olan halkı bu kadar fakir, bu kadar cahil, bu kadar güçsüz,, vs bırakan yerleşik sistemin bütününe saldırmaktır. 


Şimdi sıra AKPci arkadaşlara geldi, siz de uyanın artık: 

- RTE’nin cumhurbaşkanı seçilememesi sandığınız gibi bir Vatan-Millet-Sakarya meselesi değil. Başka türlüsü. AKP eski statükoyla sadece kendine yetecek kadar hesaplaştı ve sonunda an’laştı: askeri vesayet artık iktidara karşı diklenmiyor ama hala gazetecilere ayar veriyor, davalara müdahale ediyor, yasa-dışı eylemler planlıyor. Hem de bu sefer iktidar destekli olduğu için daha da güçlü. Artık Türkiye sınırlarındaki camilerin değil, komşu ülkelerdeki türbelerin bombalanması konuşuluyor. Artık etnik ve din kökenli kanlı çatışmalar teşvik edilerek yurt içi değil, tüm Orta Doğu kontrol edilmek isteniyor. İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Kürtlere yine ihtiyacı var derin devletin. Milliyetçi bir ulus kurma projesi değil, emperyalist ve oryantalist bir neo-Osmanlıcılık şimdi peşinden koşulan. Doğu Anadolu’da PKK ve Hizbullah’a değil, Suriye’de ÖSO’ya, Irak’ta IŞİD’e göz yumuluyor. Bu sefer onlarca, yüzlerce değil, binlerce masum ölüyor. 


- AKP’nin temsil ettiği muhafazakâr ideoloji size dair kılık kıyafet dışında hiçbir şeyi muhafaza etmiyor. Aksine, sizleri değiştirip, dönüştürecek yegâne güç o. Ormanları kesen, dereleri zehirleyen, köyleri şehre katan, mahalleye alış-veriş merkezi diken, küçük esnafı bitiren, orta direği merkezden çepere göç ettiren, memuru ve işçiyi köleleştiren,, vs güç. Ve bu güç, iddia edildiği gibi büyük bir Türkiye vadetmiyor. Çılgın kentsel dönüşüm projeleriyle müteahhitlerin fethettiği müstakbel TOKİ Cumhuriyeti’nde siz şimdikinden daha da küçük olacaksınız. Siz büyümedikçe de, bu ülke büyümeyecek. Arsadan rant, atamadan torpil bekleyenlerin Allah’ın adını dillerinden düşürmemesine kanmayın. Onlar sadece kendi çıkarlarını muhafaza etme derdinde. Allah’ın Din’i, size neo-Kapitalistler’i takip etmenizi – doğayı katledip, ayetlerini yok etmenizi; mazlumu hor görüp, fakirleştirmeyi, zalimi hoş görüp, zenginleştirmeyi; emretmiyor! 


- AKP her liberal muhafazakâr parti gibi, devlete ele geçirene kadar liberaldi. Artık onun için önemli olan insan değil, devlet. RTE de her ne kadar halk ağızıyla konuşursa konuşsun, Millet(in) adamı falan değil, sapına kadar Devlet Adamı. Onun millete vurgu yapıp durması, halka vurgu yapıp duran Kemalistlerden daha ılımlı (!) şekilde toplumu yeniden biçimlendirmesine bir gönderme sadece. Toplumun yüzde kırk beşinin bile değil, MÜSİAD’ın, Anadolu Kaplanları’nın, TÜRGEV’in,, çıkarları önemli onun gözünde. Ve her Devlet Adamı gibi onun için de devletin nüfusu, devletin bekası için her gerektiğinde yeniden ayarlanabilecek bir parametre. Kendisine oy kazandıracağından emin olmadığı sürece bir değil, bin çocuğun devlet tarafından öldürülmesine bile itiraz etmiyor. Aksine devletin tüm tetikçilerine sahip çıkıyor. AKP serüveniyle bir süre özgürlükçü bir gömlek giymiş gibi gözükmüşse de, 28 Şubat’tan önce bu konuda her nasıldıysa, hala daha öyle. 


- AKP karşıtları, komplo teorilerinde size anlatıldığı gibi dış mihrakların ajanı, vatan haini, darbe yanlısı ya da bölücü falan değil. Hepsi, sizden ne bir eksik, ne bir fazla, bu vatanın evladı. Hiçbir anne-baba, başbakanı protesto ederken polis tarafından öldürülsün ve başbakan zor durumda kalsın diye çocuklarını eyleme göndermez. Hiçbir güç odağı da onları buna zorlayamaz. O çocuklar da vatan – millet aşkına düşüyor sadece sokaklara. İstanbul’da trafiği kilitleyen de, suyu azaltan da, birçok farklı kimliği karşısında aynı çatı altında toplayıp toplumu kutuplaştıran da,, iktidarın uygulamalarından başka bir şey değil. Doğru olan başkasının iyi niyetini sorgulamadan önce, kendi iyi niyetini sorgulamaktır. 



iZ-LeYiCiLeR