sanal ortamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanal ortamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2014 Cumartesi

İslamcılığın Çıkmaz Sokakları: Göçebe Kültür – Türkiye Uzak Tarihi




Dün

Türk kültürü, konar-göçerliğin kalıplığında şekil almıştır. Her göçebe toplulukta olduğu gibi bizde de sözlü iletişim yazılı iletişimden daha etkilidir. Gerçekliği göz ile değil, kulakla kuşatmaya çalışırız. Dün kitap okumayıp, mani, şiir, destan, türkü,, vs. dinlediğimiz gibi; bugün de kitap okumayıp, haber, klip, dizi, film,, vs. izleriz.

Geçmişle ilişkimiz mekânsal değil, zamansaldır. Sınırlarımızı coğrafyayla değil tarihle çizeriz. Bin yıl önce bu topraklara geldiğimizde Batı’da Roma, Doğu’da Pers, onların ortasındaysa kadim Anadolu yerleşik kültürlerinin etkisiyle biz de yerleşik hayata geçmişizdir, doğrudur. Fakat bu kültürler, toplum yapımızdan çok, devlet yapımız üzerinde radikal değişimlere sebep olmuştur.

Anadolu’ya yerleştikten sonra toplum yapımızı en belirgin şekilde etkileyen, başka tür bir konar-göçer kültür olan Arap kültürü olmuştur. Ortaya çıkan Türk-İslam sentezi de bu bağlamda hala daha çok konar-göçer bir kültürdür. İmparatorluk sınırlarını sürekli Batı’ya doğru genişletme çabamız da bu yüzdendir, matbaayı oldukça geç kullanmaya başlamamız da.

Aslında Modern Batı kültürü karşısında zayıf kalmamızın da sebebi konar-göçerliğimizle ilgilidir. Ne zaman yazılı iletişim toplumsal ilerleme için olmazsa olmaz hale gelmiştir, biz de o zaman çağdaşlarımıza göre gerilemeye başlamışızdır.

Gerilemenin inkâr edilemez bir noktaya ulaşmasından sonra, bu topraklarda ilk ortaya atılan çözüm önerisi Batılılaşma olmuştur. Buna refleksel bir tepki şeklinde ise alternatif bir çözüm önerisi olarak İslamcılık doğmuştur.

Bugün

Türkiye İslamcıları, en az Batılılaşma kadar İslamcılığın da çıkmaz sokakları olduğunu görememiştir. Bugünlerde Yusuf Kaplan örneğinde belirginleştiği gibi, hala da göremiyor sanki.

Birinci çıkmaz sokak, Batı’nın kültür ve teknolojisinin ayrılabilir şeyler olarak düşünülmesidir. Fakat işin aslı hiç de öyle değildir. Kültür ve teknoloji birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Batı’dan teknolojiyi almaya başladığınızda, kültüre de kapıyı aralamış olursunuz. Bu noktadan sonra kültüre, özellikle de bilimsel kültüre kapıları sonuna kadar açmadıkça da, teknolojik bağımlılığınızdan kurtulamazsınız.

İslamcılığın şeriat halinin giderek zayıflaması da bu yüzdendir, tarikat ve marifet hallerinin giderek Batılılaşması da.

İkinci çıkmaz sokak, Batı’ya karşı katı bir sınır çizilebileceğinin düşünülmesidir. Konar-göçer kültürlerde coğrafi sınırlar yapaydır ve her zaman buharlaşabilir. Yeterince yerleşikleşmeden mekânsal bir savunma söz konusu olamaz. Bugün en yerleşik olanlarımız Batılılaşanlarımızdır.

Gezi Direnişinin Türkiye’deki ilk mekânsal savunma olması ve bu harekete katılanların çoğunun muhafazakâr İslamcılığın karşısında konumlanması da bu yüzdendir, şeriat İslamcılığının kurduğu mutlak Batı karşıtı duvarların sonraki hallerde yıkılması da.

Üçüncü çıkmaz sokak – ki Batılılaşma taraftarları da aynı hatayı yapmıştır – yazılı iletişimin önemini koruduğu sürece kültürümüzün çağdaş Batı kültürünü yakalayabileceğinin düşünülmesidir. Bugün yönetimimizi tamamen Batılılara bıraksak bile, bu mümkün değildir. Hiçbir toplum mühendisliği bizi onlarla aynı seviyeye çıkartmaya yetmez.

En iyi üniversitelerimizde bile genel olarak bilimin sefil, bilim insanlarınsa yetersiz olması bu yüzdendir.

Yarın

Size çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Kültürel olarak konar-göçerlikten yerleşikliğe geçmemiz için belki daha bir bin yıl daha gerekecek gibi görünüyor. Fakat ben hiç de o kadar karamsar değilim. Zira konar-göçerliğimizden kurtulmamız gerektiğineyse asla katılmıyorum. Bence en büyük hatamız ondan kurtulmaya çalışmak. Aksine, toplumsal yapımızı kabullenip, ona uygun şekilde kurum ve teknolojiler geliştirmek zorundayız.  

Misal, kitap okumayı sevmiyoruz ama sesli veya görsel kitapları da sevmez miyiz? Video ağırlıklı özgür internet üniversitelerinde dersler bugünküler kadar sıkıcı gelir mi bize? Üniversite binalarına sadece hocalarla sohbet etmek ya da tartışmak için gitsek, ayaklarımız yine geri geri gider mi?

Teknoloji dünden bugüne yazılı iletişimi bize mecbur kılmıştı ama ilerlemesi orada kalmadı. Sözlü ve görsel iletişim, her geçen gün giderek daha da kolaylaşıyor. Bu kaçırılmaması gereken bir fırsat olabilir. Konar-göçerlikle yerleşiklik arasında uygun bir denge tutturur, özgün kurum ve teknolojiler geliştirebilirsek, neden yeterince başarılı olmayalım ki?

sonraki yazılar : İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Şarkın Devlet Aklı - Türkiye Uzak Tarihi (taslak)
                           İslamcılığın Çıkmaz Sokakları : Din ve Bilim - Türkiye Uzak Tarihi (taslak)

13 Ekim 2013 Pazar

BiTKiSeL HaYaT


Dücane Cündioğlu’nun bir röportajında “Türkiye'deki tek filozof benim. Bu ülkedeki tek metafizikçi benim çünkü.” dediğini okuduktan sonra merak edip, blog sayfasını buldum ve yazdıklarını okumaya başladım.


Önce insanın, sonra da canlının ne olduğunu sorgulayarak başladığı bir yazısında Cündioğlu, i) duyulara ve harekete sahip olmadığı düşünüldüğü için bitkilerin (3 boyutlu gördüğü) Klasik Fizik’te canlı sayılmadığını, ii) (1 boyutlu gördüğü) Modern Fizik’te ise canlı sayıldığı iddiasının yersiz olduğunu, iii) Modern Bilim’de insanın bile canlı sayılamayacağını, iv) zira “can”ı kabul etmeyenin “canlı”yı kabul edemeyeceğini yazıyor. Ve ekliyor “ama bizim nezdimizde otlar da, taşlar da hep canlıdır” diye..

 
İnsanın insan olduğunu anlamasını sağlayan şeyin “hayal” olduğunu vurgulayarak başladığı bir başka yazısında ise modernlerin i) hayal edemediğini, ii) hatta hayal kuramadığını, iii) ve sadece ölçüp, hesaplayıp, plan yaptığını yazıyor. Ve ekliyor “Madenler, bitkiler ve hayvanlar hayal edemezler. Bir tek insan, evet sadece insan hayal eder, edebilir.” diye..

  
Bu iki yazıyı okurken aklıma sık sık Stefano Mancuso’nun bitki zekasının köklerine dair yaptığı bir TED konuşması geldi.

Konuşma, bitkilerin duyulara ve harekete sahip olmadıkları düşünüldüğü için i) Aristo’da canlı ve cansızlar arasındaki sınırda düşük-düzey bir ruha sahip sayıldığını ii) (Nuh Kıssası’na bakılırsa) İncil’de canlı sayılmamaya devam edildiğini, iii) aydınlanma döneminde yaradılış piramidinde canlıların en aşağı tabakası sayılmaya başlandığını iv) ve modern popüler bilim belgesellerinde bile bazen canlı olduklarının unutulduğunu söyleyerek başlıyor. Ve ekliyor “insanlık tarihi boyunca sürdürülen bu görüş hatalıdır” diye..

Konuşmada sunulan kanıtların başlıcaları, bitkilerin i) hayvanlardan daha karmaşık duyulara sahip olduğu, ii) alışık olmadığımız bir zaman ölçeğinde (ışık, yer çekimi, vb etkilere karşı) tepkisel hareketlerde bulunabildiği, iii) büyürken oyun oynayabildiği ya da geceleri uyuyabildiği, iv) bazen hareket eden başka canlıları avlayabildikleri, v) bazen de hareket eden hayvanları manipüle ederek kullanabildiği. 

  
Fakat Cündioğlu’nun yazılarını okurken konuşmayı anımsamamı sağlayan kısım, bu kanıtların ardından, Darwin tarafından bitki köklerinin hayvan beynine benzetildiğinin söylenmesiyle başlıyor. Mancuso, i) bitkilerin kök uçlarının en çok oksijen tüketen bitki hücrelerini barındırdığını, ii) bu hücrelerdeki elektriksel etkinliğin etkin insan sinir hücrelerindekilere benzediğini ve iii) en küçük bitkilerde bile bu hücrelerden on milyonlarcasının oluşturduğu ağların bulunduğunu gösteriyor. Sonra da bitki kök ucu ağlarının hayvan ya da insan beyni gibi işleyebileceğini iddia ediyor.

Bitkilerde bilince dair modern bilimin bulguları hayvanlarda bilince dair olanlar [1]  kadar çok olmasa da tabi ki bu kadar değil. Misal, bitkiler i) Monica Gagliano’ya göre kök hücrelerinin akustik titreşimleriyle, ii) Josef Stuefer’a göre sürüngen saplar üzerinden, iii) John Pickett’a göre yeraltı mantar ağları üzerinden ve iv) David Rhoades ve Gordon Orians’a göre feromon adlı uçucu ve koku benzeri küçük kimyasallarla iletişim kurabiliyor [2].

 
Şimdi bitkilerde bilinçli farkındalığı ölçüp, hesaplamaktan bir adım öteye geçelim ve sırtımızı (Cündioğlu gibi metafiziğe değil de) fiziğe yaslayarak hayal etmeyi deneyelim:

Bitkilerin hesap gücü ve karmaşıklığı bizlerinki kadar, hatta belki bizlerinkinden daha yüksek beyinleri olduğu iddiasını doğru kabul edelim. Biliyoruz ki çevreleriyle iletişim de kurabiliyorlar ama hareketleri oldukça kısıtlı. Bu durumda onlarda oluşmasını bekleyeceğimiz en olası farkındalık, her birinin hem çevresel algılar, hem de kişisel tercihler üzerine kuracağı birer hayal dünyası olmaz mı?

Biz insanlar üzerinden bir benzetme aklımdan geçeni anlatmak için daha kolay bir yol olabilir. Uyurken ya da koma halinde bizim de hareketimiz oldukça kısıtlı. Fakat ses, koku ve dokunma gibi bazı algılarımız etkin bir şekilde işlemeye devam ediyor. O kadar ki, bu algılar görmekte olduğumuz rüyaları bile şekillendirebiliyor. 


Yan yana uyuyan, rüyasında konuşan ve her birinin komşularını duyabildiği onlarca kişi düşleyin. Uyanmamaları için kendilerine belli aralıklarla bir ilaç veriliyor olsun. Hatta bu ilaç onların fizyolojisini algılarının şekillendirebileceği rüyalar görebilecekleri bir durumda tutsun. Rüyaları anlamlandırmak için kimi zaman duyulan bir söz rüyada bambaşka bir kişiye bambaşka bir bağlamda söylettiriliyor olabilir. Yine de rüyalar, her adımda bazen yürüyenin değiştirdiği, bazense kendi kendine değişen – yani diğerlerince değiştirilen – labirentlere benzer.

 
Eğer kişi sayısı yeterince çok ve kişiler arası iletişim yeterince yoğunsa, rüyalar bir yerden sonra birbirine yakınsamaya başlar. Rüyalar yakınsadıkça da sözler bağlamı korunarak kimden duyuluyorsa ona söylettiriliyor olur. Limitte bütün kişisel rüyalar ortak tek bir rüyada birleşir. Bir şeyi yaparken ya da yapmayı hayal ederken beynimizde aynı etkinliğin gerçekleştiğini de göz önünde bulundurursak, düşlediğimiz bu insanların içinde bulundukları sanal gerçekliği (ortak tek bir rüyayı) bizim fiziksel gerçekliğimizden daha az gerçek kılacak bir şey olacağını sanmıyorum.

Düşlediğimiz bu bilinçsiz farkındalığın benzeri bir bilinçli farkındalık bitkilerde neden olmasın? Bitkiler de beyinleriyle ölçüp, hesaplamaktan öte her daim hayal kurarak yaşıyor olabilir. İçinde kendi “ben” tasavvurlarını diğerlerinin tasavvurlarıyla etkileştirdikleri; bazen çevreden algıladıkları, bazense kendi kişisel tercihleri ile şekillenen ve hakikati kuşatmalarını sağlayan anlamlı hayaller kurmaları, modern bilime göre mümkün görünüyor.

Hayali burada durdurup, yazının başına dönebiliriz. Cündioğlu’nun işaret ettiği gibi modern bilimin insanı diğer canlılardan farksızlaştırdığı doğru. Fakat bu farksızlaştırma canlıları cansızlaştırma anlamına gelmiyor. Aksine, her canlıyı hayal ed(ebil)en birer canlı saymak bile mümkün. Yeter ki metafizik yapmadan önce yeterince fizik yapalım; ölçüp, hesapladıktan sonra da hayal kurmaya devam edelim.

  
Bu konuda son sözüm: Türkiye’de tek bir filozof bile olduğunu düşünmüyorum. Bir filozof aynı zamanda bir fizikçi, bir biyolog, bir sosyolog,, vb olmalı çünkü. Kuantum ve görelilik fiziği bilmeden zaman ve mekan,  moleküler biyoloji ve sinir-bilim bilmeden yaşam ve bilinç üzerine yeterince düşünülebilir ve düşlenilebilir mi?

Notlar:

[1] Cambridge Deklerasyonu’na göre hayvanlardaki bilinçli farkındalık insandakinden hiç de farklı değil. Örnekler üzerinden bu farksızlığı gö(ste)rmek oldukça kolay. Misal, i) konuşan Papağan Alex renk, sayı, şekil ve büyüklük,, üzerinden cisimleri bizim gibi gruplayabiliyor; ii) hafıza şampiyonu Şempanze Ayumu bizden daha hızlı rakamları sıralayabiliyor; iii) Honolulu'lu Yunuslar işaret dili aracılığıyla öğretilen varlık, yokluk,, gibi soyut kavramları bizim gibi anlayabiliyor; iv) güzel ahlaklı Maymun Capuchins eşitsizliğe isyan edip, bizim gibi adalet isteyebiliyor; v) konuşamasa da Babun Dan anlamlı kelimeleri anlamsız harf dizilerinden bizim gibi ayırabiliyor ya da vi) Bonobo Kanzi kendisi özellikle eğitilmediği halde iki buçuk yaşındaki bir insan çocuğunun anladığı karmaşık cümlelerin hepsini, hatta fazlasını anlayabiliyor ve (iletişime pek de kullanışlı olmayan) lexigramlar aracılığıyla insanlara cevap verebiliyor.



13 Ağustos 2010 Cuma

FeysBuk

Feysbuk Eleştirisi: Fena fi’l-Feysbuk Hali
11 Ekim 2007, günlerden “Perşembe”

Vira Bismillah :)

Efenim.. Bu grup “Fena fi'l-Feysbuk hali”ne er(iy)enlerin yahut erme riski olanların toplaşması amacıyla uydurulmuştur. Bu hal, Feysbuk dahilinde gidilebilecek en ileri noktada olmayı, kişinin yaşamının Feysbuk yaşantısı içinde erimesini, ifade eder.

Bu halden evvel, sırasıyla geçilmesi gereken dört büyük kapı vardır.

1) Şeriat'ül-Feysbuk: Kişi bu kapıdan geçince, sadece yakın arkadaşlarına istek gönderir veya onlardan gelen istekleri kabul eder.

2) Tarikat'ül-Feysbuk: Kişi bu kapıdan geçince, artık gezinmeye başlar, arkadaşlarının arkadaşlarına bakınır olur.

3) Marifet'ül-Feysbuk: Kişi bu kapıdan geçince, "search" ile tanıdıklarını arar, bulamazsa onlara davet gönderir.

4) Hakikat'ül-Feysbuk: Kişi bu kapıdan geçince, grupları yakından takip eder, hatta grup kurar, yeri geldiğinde profil özelliklerine göre aramalar yapar, gerçek hayatta hiç tanımadığı insanlarla tanışır ve arkadaş olur.

Şimdilik vaktimiz ve yerimiz kısıtlıca olduğu için bu kapıları ve onlardan geçmek için gerekenleri derinlemesine açıklamıyoruz. Ammaa çok yakında, kavram uzayımız tastamam olacaktır ;) Şimdilik uzayımızı gerecek bazları belirlemek kafi..

Ey eren yahut erecek olan kişi! Unutma ki, sen Feysbuk'a bir adım yaklaşırsan, o sana 10 adım yaklaşacaktır!! Tövvvbe tövvvvbeee.. Ağlanacak halimize, gülüyoruz :P


Feysbuk Eleştirisininin Eleştirisi: Dünya İşleri
13 Ağustos 2010, günlerden “Cuma”

Ey Feysbuk er(iy)enleri.. Dünya işlerini dalıp, ihmal ettim sizleri. Affola.

Feysbuk diyarına ilk göç edenler olarak bizler, göçebe doğamızdan kurtulamadık bir türlü: Tam er(iy)ecekken sanal dünyada, uyanıveriyoruz bir anda. Zira sanal dünya ve gerçek dünya iki ayrık diyar bizim için.

İkinci göç dalgasındakiler ve de bizzat bu diyarda doğan bebeler ise hakikat'ül-Feysbuk'u iliklerine kadar içleşleştirmişler. Sanal ve gerçek ayrımı yok onlar için: İkisi hep beraber, hep içiçe oldu onlar için. Bunu anla(ya)mayan biz yaşlılar, kızıyoruz onlara, eleştiriyoruz gençleri. Neymiş? Bilgisayar karşısında tüketiyorlarmış günlerini.. Hadi canım, biz de.. Bize göre sanal bu diyarlar, bize göre yüz yüze görüşmek en doğru iletişim! Ve işte budur çağın gerisinde kalışımızın göstergesi.

Yarın çalışmaktan en yakın arkadaşımızla bile buluşmak için vakit kalmayacak.

Yarın sanal dünyadaki görüntüler hologramla olacak; dokunma, koklama,, bütün duyular uyarılacak.

Sonra devlet denilen hapisanelerin duvarları yıkılacak, dileyen dünyanın diğer ucuna taşınacak.

Sonra uzak gezegenlere götürülecek yaşam, aradaki uzaklıklar ışık yıllarını bulacak.

Bunları yapanlar biz olmayacağız, bunları yapacakları nasıl anlayacağız? Hadi canım biz de, kandırmayalım kendimizi: Dünya demek, “Yakın Olan” demek!

2 Aralık 2007 Pazar

Tekillik


öN-SöZ

Var sayalım ki bizlerden milyarlarca kat büyük boyutlarda olan varlıklar var. Ve kendilerince yaptıkları mikroskoplar ile dünyayı incelesinler. Aynı bizlerin atomları, molekülleri, hücreleri,, incelediğimiz gibi.


Ne görecekler? Ve gördüklerini nasıl yorumlayacaklar?



Onların çıkarımlarını bizim kavram uzayımıza iz düşürdüğümüzde, binaların bitki hücrelerine, taşıtların hayvan hücrelerine, canlıların ise moleküllere karşılık gelme olasılığı var mıdır?

Eğer böyle bir olasılık varsa, şu senaryo ne kadar anlamlı olur?..:

 

Hayat çeşitlenmek, etkileşmek, birleşmek ve daha büyük bir varlık düzeyine geçip, tekrar başa dönmekten başka bir şey değildir. Çeşitlenmeyi tetikleyen itici güç, belirli bir çeşitlilik eşiğinden sonra ters yönde etkimeye başlar: Canlılar arasındaki karşılıklı etkileşim, onların birbirine yakınsamasına ve benzeşmesine sebep olur. Ve her çaba, etkileşimlerin daha sağlıklı ve daha sağlam olması yolunda hizmet eder. Yeryüzünde şu anki yaşamın temel birimi, hücreler değil, moleküllerdir. Bir zamanlar yeryüzündeki canlılığın çeşitliliğini oluşturan bu moleküller, ürettikleri teknoloji ile aralarındaki etkileşimi geliştirecek şekilde evrilmişlerdir. Etkileşimleri gelişirken, bir taraftan da bununla dolaşık olarak kendileri ve ürettikleri yapay zekalar arasındaki fark da erimeye başlamıştır. Etkileşim güçlerinin doyum noktasından sonra da oluşturdukları birlikler faz değiştirmeye.. Şimdi insanoğlunun merkezine yerleşmeye başladığı canlılığın atasıdır bu birlikler.

İnsanoğlunun ürettiği her şeyi, moleküller gibi, kendi aralarındaki etkileşimleri güçlendirme çabası olarak ifade edebiliriz. Ve hikayesini de, sonunda başka bir canlılığın molekülleri olma yolunda ilerlemek olarak..


SöZ

Tiltttt...


Bir varmış, bir yokmuş. Hem varmış, hem yokmuş,,


Yeryüzünde bizim tanımladığımız anlamda bir “canlılık” henüz yokmuş. Ve bugün bizlerin canlı ve cansız tanımlarımız arasında sıkışıp, kalmış olan virüsler, o günlerin en güzide canlılarıymış. Misal ya, bugünün bizleri gibi..


Günler gecelere karıştıkça, virüsler çoğalmış, çoğalmış, çoğalmış. Onlar çoğaldıkça da yeryüzünün diğer sakinleri birer birer azalmış. O kadar ki, sonunda dünyada başka hiçbir canlı kalmamış! Bu biyo-çeşitlilik adına öyle büyük bir felaketmiş ki, o silinen diğer “canlılardan” bugüne herhangi bir iz bile kalmamış.


Yeryüzünde yalnız kalınca virüsler, kendi yaşamları da tehlikeye girmiş. Bir anlamda, kendi kazdıkları kuyuya düşmüşler. Ama bu kuyuyu açan medeniyetleri, bu kuyudan çıkma olanağını da sunmuş bir gün onlara.


İçlerinden bir grup (Ak Grup), o zamana kadar bambaşka amaçlar doğrultusunda üretmiş ve kullanmış oldukları sanal gerçeklik kavramına bir ip misali sıkıca sarılma kararı almış. Bir başka grup (Kara Grup) ise bu çalışmalara daha ezelden karşıymış. “Seçkin”ler tarafından dışlanmış ve bu çalışmalardan nasiplenemeyecek olan bir başka grup, kısa bir süre içinde nicedir onların desteğini kazanmaya çalışan Kara Grup etrafında toplanmaya başlamış.


Ve virüs tarihinin en “kanlı” savaşları başlamış Ak ile Kara’nın etrafında. Tabii ne kan, bizim bildiğimiz kan; ne de savaş, bizim bildiğimiz savaşmış..


Bu savaşlar yıllar sürmüş. Her günü bizim için yüzyıl niteliğinde.. Ve savaş sürdükçe, Ak ile Kara birbirini o kadar iyi tanır olmuş ki, kendilerini o kadar tanımıyorlarmış. Ak Grup, bugün bizlerin arkaik hücre diyebileceğimiz zeki etmenler tasarlamış. Binlerce virüs, böyle bir zeki etmen içinde yerleşik olarak, kendilerine göre sanal bir gerçeklikte yaşayabiliyormuş. Bu tasarımın her adımda karşısında olan Kara Grup da, o geliştikçe kendisini geliştiriyormuş.


Bu arkaik hücre tasarımlarının onlarcası Kara Grup’un suikastları ile ortadan kaldırılmış. Ve her defasında, bir öncekinden daha iyisi yapılmış. Ak Grup sonunda hibrit etmenler tasarlar olmuş. Etmen içinde etmenler.. Biz bugün onlara endo-simbiyotik yaşam formları diyebiliyoruz.


Ak Grup’un hibrit etmenleri belirli bir seviyeden sonra bilişsel bir faz değişimine uğramaya başlamış ve Kara Grup’un korktuğu, Ak Grup’un başına gelmiş. Bireysel Kara Grup saldırılarını savuşturabilmek adına, kendi yarattıkları sanal gerçekliklere teslim etmiş gerçekliğini Ak Grup.


Bugünün tek hücreli canlıları hızlıca evrilmeye başlamış böylece. Ve artık çok farkında olmasa da 1-0 öne geçmiş Ak Grup. Ama kısa sürede bu son model tek hücrelilerle başa çıkmanın yolunu bulmuş Kara Grup. Derken hızlı bir atılım daha gerçekleşmiş sanal gerçeklikte: Tek hücreliler artık birbirleriyle haberleşebilecek kadar gelişmiş. Öyle ki, sonunda çok hücreliler evrilmiş. 2-1!


Uzun bir süre, Kara Grup geri çekilmiş. Ve sonra düzenli ordular da oluşturarak tekrar saldırmışlar Ak Grup’a. Hem hiyerarşi, hem de anarşinin üst düzeyde olduğu bu ordular karşısında neye uğradığını şaşırmış çok hücreliler. Ve 2-2!


Derken, sanal gerçeklikte bir faz değişimi daha gerçekleşmiş: Artık bir çok hücrelinin teker teker hücrelerinden bağımsız bilişsel bir farkındalığı oluşmaya başlamış. Bu üst düzey 2. kuşak farkındalıkların bir kısmıyla, Kara Grup’un düzenli orduları anlaşmaya varmış sonunda. Hem de komutanlarından ayrılarak.. Daha önce de bireysel göçler olmuş Ak ve Kara Grup arasında ama bu sefer ki bambaşkaymış.


Kara Grup’un düzenli ordularına vücut içinde görevler vermiş üst düzey 2. kuşak farkındalıklar ve onları bölük bölük hücrelere yerleştirmişler içlerinde. 1. kuşak farkındalık düzeyinde olan ve o güne kadar çok hücrelilere savaşta yardım etmiş olan tek hücreliler ise ayaklanmaya kalkmış buna karşın. Onların içinden bir grupla da anlaşmak ve simbiyotik yaşamı kabul etmek zorunda kalmış bu üst düzey farkındalıklar. Böylece gücüne güç katıp, farkındalık düzeyinde bir sıçrama daha yaşamışlar. O kadar ki, artık kendi aralarında türleşme tamamen gerçekleşmiş ve hayatta kalmak için birbirleriyle savaşmak zorunda kalmışlar 3. kuşak farkındalıklar. 3-2!!


Diğer taraftan, alt farkındalık düzeyindeki dışlanmış tek hücreliler ile Kara Grup’un düzenli ordu komutanları anlaşmaya varmış. Uğradıkları ihanetin intikamını almak ve sanal gerçeklikle savaşmak için, dışlanmış sanal gerçekliklerle ortak çalışmaya başlamışlar komutanlar.


Dışlanmış ama güçlenmiş tek hücreliler ile Kara Grup’un (ikisine birlikte Gri Grup diyebiliriz) özelleşmiş saldırıları durumu tekrar beraberliğe taşımış: 3-3! Artık savaşlar daha sessiz olmaya başlamış ama. Zira onları sessiz kılan, 3. kuşağın kendi içinde verdiği bol gürültülü savaşlar olmuş. Önce bu grup içerisinden, diğerlerine göre daha güzide bir grup belirmiş: İnsanoğlu!


İnsanoğlu bir zamanlar virüslerin yaptığı gibi, kendi gerçeklik düzeyindeki diğer canlıları bir bir yok etmeye başlamış. Ve tarih tekerrür etmeye başlamış: Gri Grup’un saldırıları böylece artık daha çok İnsanoğlu’nu hedef alır olmuş: 3-4!


Ama insanoğlu da virüsler gibi, kendilerine göre bir sanal gerçeklik yaratmaya başlamış. Bu sanal gerçeklik sayesinde, hem kendisini, hem de Gri Grubu çok daha iyi tanır olmuş. Özellikle Gri Grup’un Ak kısmına karşı kendi ürettiği antibiyotikleri kullanmaya başlayınca durumu 4-4 yapmış. Ama kısa bir sürede Ak kısım toparlanmış.


Bu aralar savaş yine sessiz devam ediyor. Eğer İnsanoğlu kendi arasında bireysel çıkarlar uğruna savaşmaya devam ediyor olmasaydı, Ak kısma karşı Kara kısmı (faj tedavisi), Kara kısma karşı ise Ak kısmı kullanarak bu savaşı içten içe sessizleştirebilirdi. Ama Gri Grup üzerindeki bilgisini kendi türdeşleri ile savaşlarında kullanmaya başladığından beri, bu gücün kontrolünü de kaybetmeye başladı. Üstelik kendi sanal gerçekliği ile henüz tam bir yüzleşme fırsatı da bulamadı! Filmler ve kitaplar dışında..


Ve gökten iki elma düştü: Birisi geçmişe, birisi geleceğe,,


Sevgiyle,,


oNuR :: sU LeKeSi

iZ-LeYiCiLeR