milli eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2014 Salı

Yurdum Mucitleri




Benim hep içim burkuluyor böyle bilim haberlerini okurken, birden parlayan öfke yerini önce acıya, sonra da hüzne bırakıyor. 

Tatvanlı Medeni abiye doğru düzgün bir şekilde bilimsel eğitim verilseydi, bu merak ve motivasyonla kim bilir ne güzel şeyler yapardı hem kendisi, hem de bizler için. 

Haydi, ona böyle bir imkân yarat(a)madık diyelim. En azından televizyonlarda, gazetelerde, kitaplarda,, vs karşısına çıkartsaydık hakiki bilimle tanışma imkânını! Hem böyle rezil olmazdı farkında olmadan, hem de hala güzel şeyler yapma fırsatı olabilirdi.

Biz ne yaptık peki? 

Hollywood propagandalarına taş çıkartan, şunun gibi algı/toplum mühendisliği ürünleri tasarladık devlet eliyle: erke dönergeci. 

Bilim haberciliğinin yüz karası Türkiye medyası (bakınız: bilim-bilmiyim) sınırsız enerji üretebileceğimize inanmışken, Medeni abi nasıl inanmasın?  

Evrim ve kuantum teorileri hakkındaki saçmalamalara bile topluca itiraz edemeyen akademimiz, bu olanaksızlık karşısında da kuzuların sessizliğini bozmamışken, o nereden bilsin kendi kendine neyin peşinde ömrünü törpülediğini?

Seküler devletin meşruiyet devşirmek için – özellikle milli eğitim aracılığıyla – bilim üzerindeki tahakkümünün de, cahil medyanın ideolojik aygıt olmaktan öteye gitmesini engelleyen korkaklığının da, kendine bile yetmekten aciz akademinin bilgiyi toplumla paylaşmada yeteneksizliğinin de canı cehenneme. 

Şu an önemsediğim onlar değil, Medeni abi gibi yurdum mucitleri.

Zaten kaç kişi çıkıyor toplumda maç skorlarını, seçim sonuçlarını, paparazzi dedikodularını,, vs değil de böyle adam akıllı şeyleri merak eden? Onlara da layık gördüğümüz sona bakın hele: âleme madara olup, akademideki çoluk çocuğun diline düşmek!

Oysa ne güzel şeyler yapabilirdi Medeni abi bu merak ve motivasyonla? 

Düşünsenize ya hu! Düşünsenize...

28 Aralık 2013 Cumartesi

Yönetişim Savaşları 1 - Eğitim Cephesi


O kadar yoğun bir yönetişim savaşının ortasındayız ki.. ..bırakın tarafları, tarafsız kalmaya çalışan biz iz-leyiciler bile çok yorulduk. Güvenirliği belirsiz bir veri bombardımanına sürekli maruz kalmamız yetmezmiş gibi, bir de herkes kendi gelecek hayalleri güdümünde bu savaşı yorumlamayı deniyor. Kimi Hükümet'i bitiriyor, kimi Cemaat'i, kimi de her iki Sivil Vesayet'i. Kimi İttihad-ı İslam'ı diriltiyor, kimi Kemalist Cumhuriyet'i, kimi de Gezi Ruhu'nu. Benim niyetim sizi kendi hayallerime inandırmak değil, söz.

Bence, bu savaşı başlatan şey üzerinde, Hükümet'in dershaneleri birer özel okula çevirme planı hakkında yeterince durarak başlamıyor hiçbir çözümleme. Bakalım ben konunun hakkını verebilecek miyim..

***

Herhangi bir toplum mühendisliği projesi, eğitim sistemini meşru bir şekilde yeniden yapılandırmadan başarılı olamaz, olsa da uzun vadede başarılı kalamaz.

Kurucu İrade, oluşturduğu Milli Eğitim Sistemi'nin meşruiyetini zorunlu din dersleri, İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri sayesinde elde etmişti. Zira tekke, zaviye, medrese,, gibi eski din tabanlı eğitim kurumlarını kapatmıştı. Biraz bunun da etkisi ile, halkın inanan ama inandığı gibi yaşamaktan uzak(laşan) bir Hanefi/Sünni/Müslümanlıkta normalize olması ve Kemalist/Bilimci/Seküler bir yönetim kurulması, varılması gereken ilk aşama olarak tasarlanmıştı. Tam da bu ara aşamaya büyük bir başarıyla ulaşılmışken, oyuna beklenmedik bir oyuncu eklendi: Fethullah Gülen önderliğinde evrilmekte olan Nurcular.

Kemalist Yönetim,  ikinci askeri darbenin ardından Milli Eğitim Sistemi'nde müfredatın yanı sıra iki büyük değişiklik daha yapmak zorunda kalmıştı: 1) üniversite öğrencilerinin merkezi bir sınav ile seçilmesi ve 2) devlet okullarına öğretmenlerin yine bir merkezi sınav ile atanması. Şüphesiz, bu merkezileştirmenin temelinde daha iyi bir kontrol arzusu vardı. Fakat hem kontrol altına alındıkça milli eğitimin zayıflaması, hem de merkezi sınavların doğası, paralel ve kontrolü daha güç yeni bir eğitim akımının, özel dershanelerin meşrulaşmasına izin verdi. Bu da plan dahilinde miydi, bilmiyorum. Tartışmaya açık bir konu. Emin olduğum şu ki, alternatif bir toplum mühendisliği projesi başlatmak için özel dershanelerden daha iyi bir ortam bulunamazdı. Ve Hizmet Cemaat'i bu fırsatı kaçırmadı.

Milli eğitim o kadar zayıfla(tıl)mıştı ki, onun ulaştığı her öğrenciye oldukça kısa bir sürede dershaneler de ulaşabilir oldu. Merkezi öğretmen ata(ma)maları da dershanelerin eğitmen ihtiyacını yeterince ucuz bir şekilde gidermesini sağladı. Fakat Cemaat, sadece diğer cemaatlerden değil, diğer dershanecilerden de bir adım öndeydi: dershanelere paralel kurduğu Işık Evleri'nde gönüllü abi ve ablalar ile burslu, burssuz tüm öğrencilere ücretsiz ders vererek kendini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde meşrulaştırıyordu. Ayrıca, bu evlerde Said Nursi'nin risaleleri ve Fethullah Gülen'in kasetleri/kitapları aracılığı ile kendisine özgü memlerin yayılmasını da sağlıyordu.

Cemaat, bünyesine kat(a)madığı dershane öğrencilerinin hoşgörüsünü kazanarak meşruiyetini sağlamlaştırdı. Şakirt ve şakirdeleri ise örgütlenme ihtiyacı duyduğu meslek gruplarını seçmeye programlı bir şekilde teşvik etti. Bazen öğretmenliği popülerleştirdi, bazen tıbbı, bazense mühendisliği.. Böylece sadece emniyet, yargı, askeriye,, gibi devlet organları içinde örgütlenmedi, tüm toplumsal ağlarda kilit noktalara üyelerini yerleştirdi. Büyüdükçe zenginleşti, zenginleştikçe de güçlendi. Sonunda tüm dünyada özel okulları olan ve uluslarası ticareti şekillendiren küresel bir aktöre dönüştü.

Fethullah Gülen önderliğinde Cemaat, eğitim (ve ticaret) üzerinden bu şekilde evrilirken; Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş, siyaset üzerinden alternatif bir toplum mühendisliği projesi yürütmeyi deniyordu. Eğitim politikası sadece İmam Hatipler ile kısıtlıydı. AKP ile Milli Görüş Ak Görüş'e evrilirken, eğitim politikası da genişledi. Defalarca Milli Eğitim Bakanı değiştirilmesi ve her seferinde sistemin yeniden ele alınması aslında bunun göstergesiydi: AK Görüş, kendi projesine uygun bir milli eğitim sistemini arıyordu.

Cemaat ve Hükümet, diğer cephelerde ittifak halinde gibi görünse de, eğitim cephesinde araları ilk günden beri giderek açılıyordu. Öyle olması kaçınılmazdı da. Hükümet, milli eğitimi fethetmeyi ve kendi çıkarına kullanmayı seçmişti. En çok Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni atayarak, özellikle okul yönetimlerinde, örgütlendi. Eğitim Bir-Sen'i birdenbire en büyük eğitim sendikasına dönüştürdü. Atan(a)mayan öğretmenlerin oluşturduğu ve özel dershanelerin sahip çıktığı ucuz eğitmen havuzuna da ücretli öğretmenliğin yaygınlaş(tırıl)ması ile devleti ortak etti.

Hükümet, öğretim kadrosunu şekillendirmekle yetinmedi. İmam Hatip Ortaokulları'nı özgürleştirdi ve dindar bir nesil hayaliyle müfredat bağlamında Devlet Liseleri'ni İmam Hatip'leştirdi. Bu arada yüksek öğretime de el attı: üniversite rektörlerini kendine göre atadı, TÜBA'ya siyasi bir darbe yaptı, TÜBİTAK'ı yeniden yapılandırdı,, vs. Parti projesi için milli eğitim önem kazandıkça, özel dershaneler anlamsızlaştı. Belki onların Cemaat'in kendini üretmede kullandığı asıl araç olduğunu farketmediği, belki de farkettiği için, kim bilir.. ..Hükümet, dershanelerin önce kapatılması, sonra da milli eğitim içinde özel okullar olarak devşirilmesine karar verdi.

İster bilinçli olsun, ister bilinçsiz, bu karar Cemaat için büyük bir tehlike demekti. İşte bu yüzden, emniyet ve yargıda üyeleri tasfiye edilirken bile sesini yükseltmeyen bu topluluk, dershane tartışmasında ve sonrasında Hükümet'e açıkça muhalefet etmeye başladı ve doğrudan siyasete dahil oldu.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

GeZi'NiN aRDıNDaN



Gezi'nin ardından "bizi bir araya getiren politikaydı: biz de parti kurup, örgütlü siyaset yapalım" diyenler de var, "bizi güzelleştiren herhangi bir partinin kanatları altına girmeyişimizdi: parti kurmayıp, kendinden örgütlü sivil dayanışmaya devam edelim" diyenler de. Ben her ikisini de demeyeceğim.

Temsili demokrasi ülkemizde kılık değiştirmiş bir oligarşi olmaktan öteye hiç gitmedi ve bundan sonra da gidecek gibi görünmüyor. Bizse topluca ilk defa bunu hissedip, katılımcı, çoğulcu, doğrudan bir demokrasi talep eder olduk. Ben bu talebi vurgulayıp, bir adım öteye taşıyalım diyorum.

Mesela direniş ve dayanışmamızı çıkmaza giren yeni anayasa sürecine eklemleyelim: kapalı kapılar ardında tasarlanan her maddenin teker teker bizim tartışma ve oylamamıza açılmasını isteyelim. Azımızı bile rahatsız eden konularda maddeleri değiştirme ya da reddetme hakkımız olsun.

Mesala direniş ve dayanışmamızı ayak direnen barış sürecine eklemleyelim: dört duvar arasında yapılan her görüşmeyi canlı canlı izleyip, değerlendirmelerimizle geri beslemeyi isteyelim. Çoğumuzun içine sinmeyen durumlarda görüşmeleri hızlandırma ya da yavaşlatma hakkımız olsun.

Mesela direniş ve dayanışmamızı hala atanan yöneticilerle yürütülen üniversitelere eklemleyelim: bölüm, fakülte, enstitü ve rektörlükteki kurullara biz de girelim. Ama bir temsilciyle izlemek için değil, oylamak için. Bölüm, fakülte, enstitü başkanı ve rektör seçimlerine biz de katılalım. Ama bir temsilciyle değil, hep birlikte.


5 Nisan 2010 Pazartesi

Eğitim-Öğretim Reformu

Oldukça ciddi bir eğitim-öğretim reformu yapılmadan yapılacak hiçbir reform, Türkiye’de büyük bir fark yaratmaz! Çünkü Eğitim-Öğretim Sistemi’nin iyi çalışmadığı bir ülkede bırakın kötü çalışan sistemleri düzeltmeyi, iyi çalışan sistemlerin iyi çalışmaya devam etmesini bile sağlayamazsınız. Reformların bu kadar çok konuşulduğu bir zamanda, kimsenin bunu önemsememesi oldukça garip.

Öğretmenler için Eğitim-Öğretim Reformu

Türkiye’deki mevcut Eğitim-Öğretim Sistemi başta kendi çalışanlarını, öğretmenleri, mağdur ediyor. Hem de öğretmen olmak için üniversiteye giriş sınavına çalışmaya başladıkları andan, kendi öğrencileri üniversiteden mezun olana kadar, her aşamada!

Başka hiçbir meslek lisesine benzeri tanınmayan ayrıcalıklı bir ek puan sistemi var Öğretmen Liseleri’nin. Bu liselere öğrenci alınırken öğretmenliğe uygunluk şartı aranmadığı için, aslında öğretmen olmada fırsat eşitliği ortadan kalkıyor. Öğretmenliğe uygun olmayan, hatta öğretmen olmayı hiç istemeyen birçok öğretmen lisesi mezununun üniversiteye giriş sınavında aldığı puan, öğretmenlik tercih ettiklerinde yükseltiliyor. Öğretmenliğe oldukça uygun olan, öğretmen olmayı da çok isteyen, fakat öğretmen lisesi çıkışlı olmayan öğrenciler sınavda onlardan daha başarılı da olsa, Eğitim Fakülteleri’ne bu yüzden giremiyor. Böylece ek puan sistemi ile eğitim fakültelerindeki öğrenci kalitesi beklenenin aksine, düşüyor!

Eğitim Fakülteleri’ndeki kalite eksikliği tabii ki sadece öğrencilere mahsus değil. İstekli bir öğretmen adayı çevresinin kalitesizliği yüzünden motivasyonun törpülenmesini engelleyebilse bile, eğitim felsefesi, eğitim bilimleri ve eğitim-öğretim teknolojileri konusunda yetkinleşme imkanını genellikle bulamıyor. Çünkü fakültelerin onlardan beklediği çoğunlukla çocuklara öğrenmeyi öğretmeleri değil, çocukları devlete kayıtsız, şartsız teslim olacak şekilde eğitmeleri oluyor! Öğrenci ister üstün yetenekli olsun, isterse zeka geriliğine sahip olsun; öğrencinin öğrenme tarzı ister görsel, ister işitsel, isterse kinestatik olsun; öğretmen adayları bütün öğrencileri tek-tipleştirebilecek şekilde donatılıyor.

Eğitim Fakülteleri’nden istekli ve yetkin bir şekilde mezun olabilen, tabii bu arada Öğretmen Liseleri ve Eğitim Fakültelerini mesken edinmiş siyasi ve ideolojik yapılanmalardan da kendini koruyabilen öğretmenlere devlet iş vermeden önce, onlardan biraz daha para kazanmak istiyor: Öğretmenler aslında kendilerini aptal bir çocuk yerine koyan KPSS adlı sınava girmek zorunda bırakılıyor (bakınız: Eğitim ve İdeoloji - I). Tabii bu sayede sadece devlet değil, öğretmenleri KPSS’ye hazırlayan özel dershaneler de para kazanıyor.

KPSS’ye iyi hazırlanmak hem zaman, hem maddi gelir, hem de emek gerektiren bir süreç. Bir şekilde bu gereklerin hepsini sağlamış ve KPSS’den oldukça yüksek bir puan almış, bu arada da istek ve yetkinliğini koruyabilmiş bir öğretmen yeterli sayıda kadro açılmadığı için genellikle açıkta kalabiliyor. Yeterli kadro açılmıyor, çünkü devlet kadrolu öğretmenlerin yerine, ücretli öğretmenlik adı altında ve oldukça kötü şartlarda, sayısını ısrarla açıklamadığı kadar (!) öğretmen çalıştırıyor. Tabii bu sayede yine sadece devlet değil, öğretmenleri benzer şartlarda çalıştıran özel dershaneler de para kazanıyor.

Öğretmen olmak için üniversiteye giriş sınavına çalışmaya başladıkları andan, kendi öğrencileri üniversiteden mezun olana kadar, her aşamada öğretmenlerin bir cebinde devletin, diğerinde ise özel dershanelerin eli oluyor. Bu eller görüldüğü gibi sadece ceplerde de kalmıyor: Öğretmenlerde istek, yetkinlik,, ne varsa, bu eller ile boğuluyor!

Bu bağlamda, Türkiye’de bir reform yapılacaksa önce eğitim-öğretim reformu yapılmalı. İlk olarak ücretli öğretmenlik kaldırılmalı ve özel dershaneler kapatılmayacaksa, bu kurumların öğretmenleri çalıştırma koşulları devlet eliyle sınırlandırılmalı. KPSS gibi bir sınav zorunluluğundan vazgeçilmeyecekse, öğretmenlerden bu sınava giriş ücreti alınmamalı ve Eğitim Fakülteleri’nin müfredatına zorunlu KPSS’ye hazırlık dersi konulmalı. Eğitim Fakülteleri, öğretmen adaylarına öğrencilere öğrenmeyi öğretecek donanımı sağlayacak şekilde, mevcut bilgi birikimiyle yeniden yapılandırılmalı. Öğretmen Liseleri ve Eğitim Fakülteleri’ne öğrenci alınımına öğretmenliğe uygunluk şartı eklenmeli. Aksi taktirde Öğretmen Liseleri’ne tanınan ayrıcalıklı ek puan sistemi kaldırılmalı.

Öğrenciler ve Aileleri için Eğitim-Öğretim Reformu

Mevcut sınav sistemleri öğrencilerin zihnini hastalandırırken, bu sınavlarda başarılı olmak için neredeyse zorunlu hale getirilen özel dershaneler de öğrencilerin ailelerini soyuyor.

Düşünmeden bir şeyler öğrenmek, ilintilikleri görmeden de düşünmek mümkün değildir. Bu bağlamda, müfredatlarda yer alan konuların hepsi birbiriyle oldukça ilintili, öyle olmasaydı bilim bir bütün olamazdı zaten. Fakat bu konular aralarında hiçbir ilinti yokmuş gibi anlatılıyor öğrencilere. Bu da öğrencilerin anlatılanları öğrenmesini engelleyip, ezberlemesine sebep oluyor. Öğrencilerin böylece düşünmemeye alıştırılması da yanında cabası.. Yediği yiyecekleri sindirmesi engellenen bir mide gibi oluyor çocukların beyinleri..

Test tekniği üzerine yeniden yapılandırılan mevcut sınav sistemi de düşünmeme ve ezberleme alışkanlığını iyice pekiştiriyor. Yediklerini sindiremeyen bir mide kusturulduğunda ne kadar rahatlarsa, testler de öğrencilerin beyinlerini ilkin o kadar rahatlatıyor. Tabii yediklerini sindirmeden sürekli kusan bir mide insanı ne kadar hasta yaparsa, ezberlediği bilgileri girdiği testlerde kullanıp, bir daha asla kullanmayan beyinleri de öğrencilerin zihinlerini o kadar hasta yapıyor. Böylece Eğitim-Öğretim Sistemi düşünen bir toplum için değil, düşünemeyen bir toplum için bireyler yetiştirir oluyor.

Çocuğunun iyi bir eğitim-öğretim görmesi için devlete her harcamasında vergi veren aileler, sadece çocuklarının zihninin hastalanmasıyla kalmıyor, bir de özel dershanelerin eline düşüyor. Annesinin dershane ücretini ödeyemediği için hapse girmesini gururuna yediremeyip, intihar eden Samet bile reform tartışmalarını bu konuya çekemedi, ne yazık.

Devlet okulları devletin yaptığı test sınavları için o kadar yetersiz ki artık öğrenciler okulla beraber dershaneye başlıyor neredeyse. Çünkü dershaneler bilgileri kolay kolay sindirilemeyecek bir şekle sokmayı devlet okullarından daha iyi biliyor ve öğrencileri mümkün olduğunca çok kusturuyor. Tabii arada hastalanmayı geciktirmek için çocuklara ilaç da veriyor. Dershaneler böylece öğrenciler için o kadar zorunlu hale geliyorlar ki son sınıf öğrencilerine okul öğretmenleri yıllardır nerdeyse hiç ders anlatmıyor ve öğrencilerin hafta içleri de dershanelerindeki programlara katılmasını sağlıyor.

Madem dershaneye gitmeden öğrenciler başarılı olamıyor, öyleyse çocuklar yıllarca neden devlet okullarına gidip, vaktini boş yere harcıyor? Okula gitmek zorunlu olmasa da, en azından öğrenciler çalışmaya daha çok vakit bulsa, aileler de devlete verilen eğitim-öğretim vergileri ile dershanelerin oldukça yüksek olan ücretlerinin bir kısmını karşılasa.. Ne saçmalık, değil mi? Düşünsenize asgari ücretle çalışan ve çocuklarını dershaneye göndermek zorunda olan bir veliyi?

Bu bağlamda, Türkiye’de bir reform yapılacaksa önce eğitim-öğretim reformu yapılmalı. İlk olarak düşündürtmeyici ve ezberletici müfredatlar, düşündürücü ve öğretici hale getirilmeli. Sınav sistemleri de bunu pekiştirecek şekilde yeniden yapılandırılmalı. Eğer bu değişiklikler kısa sürede ya da mevcut kadroyla gerçekleştirilemiyorsa, devlet okulları bir süre için tamamen kapatılmalı ve bütün kadrolar bu değişiklik için kullanılmalı. Sadece dershaneye gitmek öğrencileri ve ailelerini de rahatlatacaktır. Okulları kapatmak mümkün olmayacaksa da dershaneler bir şekilde devlete bağlanmalı ve değişiklikler için onların kadrolarından yararlanılmalı. Bu da mümkün değilse, öğrencilerin dershane ücretlerini devlet kendisi karşılamalı.

Son olarak da, eğitimde anadil meselesi var. Fakat bu mesele başlı başına başka bir yazıya konu olmalı..


2 Aralık 2009 Çarşamba

Köleliğin Erdemi: Eğitilmek ve Çalıştırılmak

“Sırasıyla aile tarafından evde, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okulda, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından orduda eğitilmek; ardından da Devlet veya özel işletmeler tarafından kamu alanlarında veya özel sektörde çalıştırılmak..” Bugün Türkiye’de çoğunluğun yaşantısının oldukça büyük bir kısmı, bireyin sadece belirtisiz bir nesne olarak eklenebileceği bu cümleyle özetlenebilir. Özneler değişken yapılırsa, cümle aslında tüm Dünya için geçerlidir. Fakat bu cümledeki kelimeler ve bu kelimelerin kavram uzayları pek ilgi çekmez. Oysa bu anahtar kelimelerin yüklendikleri anlamlar insan yaşamının anlamını baştan sona değiştirebilir.

Eğit[mek (éğit-) kelimesine “bireyi istenilen bir şekilde terbiye [1] etmek” ve “bireyi bir konuda yetiştirmek” anlamları 1930’lu yıllarda Dil Devrimi ile yüklenmiştir. Orhun ve Yenisey Yazıtları’nda bu kelimenin anlamı “hayvan veya köle beslemek, yetiştirmek ve terbiye [1] etmek”tir. Altun Yaruk [2], Divan-ı Lügat-ı Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerde de kelime bu anlamıyla kullanılmaktadır. Hatta bu kaynaklarda “besleme, ehil hayvan veya hizmetçi” veya “hadım edilmiş köle veya hayvan” anlamlarıyla kullanılan iğdiş (égdiş) kelimesi eğit- kökünden türetilmiştir.

Çalış[mak kelimesinin “işi veya görevi olmak” şeklindeki modern anlamı da çok eski değildir. Divan-ı Lügat-ı Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserlerde kelimenin anlamı “vuruşmak, çarpışmak, güreşmek”tir. Eski Uygurca kaynaklarda çal[mak [3] kelimesinin anlamı “çarpmak, vurmak, kakmak, ayakla vurmak, bıçak vurmak, çamur veya boya vurmak” olduğu için çalış- kökünün çal- kökünün işteşi olduğu düşünülebilir.

Demek ki çoğunluğun yaşantısını özetleyen, o yukarıdaki cümleyi 1000 yıl önce yaşamış bir Türk duysaydı, doğal olarak şu soruları sorabilirdi: “İnsanların çoğu köle mi ki eğitiliyor? Diyelim ki öyle.. ..peki neden dövüştürülüyorlar? Hem kim bunların efendileri? İnsanları köleler ve hayvanlar gibi önce eğitip, sonra da dövüştürüyor, izleyenlerden de para mı topluyorlar?”

1000 yıl öncesinin anlamlarıyla sorulabilen bu sorular aslında bugünün anlamlarıyla da sorulması gereken sorulardır. Doğal olarak sorulmuyor oluşlarının tek sebebi ise geçen 1000 yıl içinde kavramların ve içlerini doldurdukları zihinlerin oldukça bulanıklaşmış olmasıdır.

18. yüzyıla kadar efendiler kendilerini öne çıkartırken iktidarı tahakküme dönüştürmüş ve bireyin oluşmasını engellemiştir. Modern Devlet’in doğuşuyla Efendiler karanlıklara çekilirken, Biyo-İktidar [4] bedenleri denetimli bir şekilde kapitalizmin üretim araçlarına dahil edebilmek için herkesi bireyselleştirir. Bunun için de evlerde, okullarda ve ordularda zihinleri köleleştirir! Buraların yeterli olmadığı durumlarda da tımarhaneleri ve hapishaneleri kullanır.. Böylece çağdaş kölelerin bedenleri değil, beyinleri kısırlaştırılmış, yani iğdiş edilmiş, eğitilmiş olur. Kölelik de fiziksel bir kavram uzayından zihinsel bir kavram uzayına göçer, bu sayede eskisi kadar fazla dikkat çekmez.

Eğitilmiş, yani köleleştirilmiş zihinleri fabrikalarda, bürolarda, devlet dairelerinde çalıştırıp, zenginliğine zenginlik katan Efendiler aslında içinde bulunduğumuz parasal sistemi denetim altında tutan insanlardır. Efendiler önce Devlet’i, sonra da Devlet aracılığıyla halkı kendilerine borçlandırır. Devlet’ın bastığı, yani onlardan borç olarak aldığı para piyasadaki toplam parayı oluşturur. Devlet borcunu faiziyle geri ödemelidir ama bu ödeme için gereken para piyasada mevcut değildir. Bunun için Efendiler'den daha fazla borç alınır. Ardı sıra enflasyon ve vergiler artar. Kölelerin çalışarak elde edebildiği ortalama gelir, ancak temel ihtiyaçları karşılayabilecek kadar azalır. Hayatta kalmak için iyi çalışmak, yani bu vuruşmada, bu çarpışmada, bu dövüşte yere düşmemek gerekir. Zira çalışma sırasında ayakta kalanlar yere düşenlerden çaldıklarıyla (!) durumlarını biraz düzeltirken, yere düşenler temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelir. Fakat bu parasal sistemde toplum zamanla daha fazla borçlandığı için yere düşen birileri hep olmalıdır. Bir anlamda, uzun süre ayakta kalmak mümkün değildir.

İşte bu yüzden, 1000 yıl öncesinin anlamlarıyla sorulabilen o sorular aslında bugünün anlamlarıyla da sorulması gereken sorulardır.

Zihinlerin çoğu neden köle olarak eğitiliyor? Eğitim öz-ü-gürleştirilse, bedenler değil de zihinler üretse daha iyi bir üretim olmaz mı? İlkel ataları ağır fabrika işçilerinin yerini almış olan makinelerden tonlarca ağırlığı kaldırabilenleri işçilerin, nano-malzemeleri işleyebilenleri ise cerrahların yerini neden almasın? İlkel bilgisayarlar hesaplayıcıların [5] mesleklerini ellerinden almışken, artık insan beyninin yapamayacağı hesaplamaları yapabilen yapay zekalar hekimlerin, hakimlerin ve hakemlerin,, mesleklerini ellerinden neden almasın? Efendiler'in bedenleri denetimli bir şekilde üretim araçlarına dahil etmek isteyişi daha iyi bir üretim hedeflediklerinden değil mi yoksa?

Problem çözmek için yetiştirilen bilimciler, neden toplumsal problemlere de kafa yormasın? Bilimsel problemleri verdikleri araştırma fonlarıyla belirleyen Efendiler toplumsal problemlerin çözülmesini hiç istemiyor mu? Neden hala toplumların kaderini (siyaset) bilimciler değil de siyasetçiler belirliyor?

Peki insanlar çal(p)ışma alanlarında neden dövüştürülüyor? Dünyada herkese yetecek kadar besin ve almaşık (/alternatif) enerji kaynağı yok mu?

Kim bu Efendiler? Onlar da insan değil mi? Sahi, eğit(il)me ve çal(ış)ma eylemleri üzerine kurgulanan bu parasal sisteme niçin ihtiyacımız var? Bir avuç insanı Efendi, diğerlerini ise köle yapan Biyo-İktidar'ın sürekliliğini sağlamak için mi?

Goethe ne güzel söylemiş: “Özgür olmadıkları halde kendilerini özgür sananlar kadar kimse tutsak olamaz”. En büyük erdemimiz köleliğimiz bizim!

[6]

Notlar

1) Terbiye kelimesi Arapçadan anlamı değiştirilmeden alınmıştır. Bu kelime de “usta, efendi, sahip, ulu kişi, tanrı” gibi anlamlara gelen rabb kelimesiyle (çoğulu erbab) aynı kökten çekimlenir ve “rabblık etme” anlamına gelir..

2) Eski Uygurca kaynaklardan birisi.
3) Çak-, çal-, çap-/çarp-, çat- köklerinin her biri çağ-/çaw- kelimesinden türemiştir, “çat sesi çıkarmak, çarpmak, vurmak” anlamına gelir ve paralel anlam genişlemelerine sahiptir. Örneğin çak- kökü pekiştirme ve sertlik bildiren –k ekiyle türetilmiştir. Çalp- kelimesi ise çal- kelimesinden işlevi henüz bilinmeyen –p ekiyle türeyip, çarp- kelimesine dönüşmüştür.

4) Foucault’un Biyo-İktidar çözümlemesi için bakınız: Yönetişim

5) Bugün bilgisayarlar için kullanılan computer kelimesi 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar işi hesaplama olan bir meslek için kullanılıyordu.

6) Roma'da gemide çalıştırılan kölelere sunulan iş seçenekleri: Geminin sğında ya da solunda kürek çekmek.

Kaynaklar

1) Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü – Sevan Nişanyan

2) Genel Türkçe Sözlük - TDK

iZ-LeYiCiLeR