Durduğumuz yere ve bakış açımıza göre gözlemlerimiz değişir ama ikiyüzlü ya da yüzsüz olmadığımız sürece zihnimiz önümüzde duranı ters düz edecek kadar çarpıtmaz. Bir kere gerçekliği ters düz edince de, tüm olası yer ve açılardan bakmadıkça gerçeğe en yakın algı bir daha asla kurulamaz.
* * *
Toplumsal bilinç-altımızın derinliklerinde arkaik inançlarımızdan arta kalan ata kültünün kökleri maalesef hala sağ salim duruyor. İzlerini bugün dinden siyasete, kültürümüzün neredeyse her öğesinde görebiliriz. Önce biraz yakınlaşmak, sonra da oldukça uzaklaşmak gerek sadece...
Şaman atalarımızın anaerkilliğinde, göçebeliğinde, ekolojikliğinde,, ısrar etseydik ya keşke. Nazar boncuklarından türbelere onların birçok fiziksel putunu korumakla yetinmemiş, atalar kültüyle aşamayacağımıza inanılan zihinsel putlar üretmişiz bir de sürekli düş(ün)cemizde.
Bazılarımızın koruyucu ataları ve onlarla iletişimden sorumlu kamları diğerlerimizce kötü ruhlar olarak bellenince.. ..kendimizi geçmişlerimizle sınırlamakla kalmamışız, birbirimizden yalıtmışız bugünlerimizi de.
Dinimizin özünde siyaset olduğu geçmişimizden, siyasetimizin özünde din olduğu bugüne gelin adım adım daha yakından bakalım hep birlikte.
* * *
Kadim atalarımız (doğal olarak) bakteri ve virüs gibi hastalık bulaşaklarından habersizmiş. Ve (yine doğal olarak) sebebini anlayamadıkları hastalık ve ölümleri kötü ruhların etkinliklerine yoruyormuş. Ata ruhların yardımını yönlendiren kamlar ile gökçe muncuk ve tomar gibi fiziksel putlar, onların kötü ruhlarla mücadelede sahip oldukları yegâne güçleriymiş.
Bizler boy boy, devlet devlet,, müslüman ol(durul)urken.. ..birçok eski (şamanik) mem kendine saklanacak bir yer aramış olmalı zihinlerimizde. Şanssızlığımıza, Arap Cahiliye'sinin “Uzak Allah” tasavvuru Muhammedi İslam’ın içine sızmaya çoktan başlamış bile tam da o vakitlerde. Allah ile iletişimin ancak melek ve cinler aracılığıyla mümkün sayıldığı, melek ve cinleri hoş tutmak için de onlar adına yapılan putlara tapınmanın gerekli görüldüğü bu tasavvur, can çırpınan memlerimiz için bir kurtarılmış bölge oluşturmuş zihinsel evrimimizde.
Putları birer birer kırılmış olsa da, melek ve cin kavramları nerdeyse dini anlayıştaki tevhidi devrimden önceki hallerine dönmüş “Arap Zihni”nde. Putların boş bıraktığı yerleri de Yahudi ve Hıristiyan anlayışlarından ithal edilen din adamlığı doldurmaya yeltenmiş. Bizim zihnimizde ise ata ruhlar için onların melek donu, kötü ruhlar içinse onların cin donu biçilmiş birer kaftan olmuş. Aklı taşık kamlar da zamanla imam, şeyh, şıh,, olabilmiş böylece. Onların heykel şeklindeki eski putlarına benzeyen balballarımızın soyu tükenirken, gökçe muncuk ve tomar gibi putlarımız uyum sağlayabilmiş bu sürece.
* * *
Siyasetin dinle her anlamda yer değiştirdiği bu zaman ve mekânda, yurdum siyasetinin ne mevcut sağı sağ, ne mevcut solu sol. Yüzünü nereye döndüyse artık? Ne sembolik, ne metaforik, ne de alegorik bir yanıt bulamıyorum! Acaba sorun yurdum siyasetinin iki yüzlü, üç yüzlü,, hatta yüzsüz olması olabilir mi?
Yurdum siyasetçilerinin yüzleri şeffaf, arkalarında kim varsa onu görüyoruz aslında...
Ülkemde siyasi hayata hâkim, kötülüklere karşı kutlu kurucularının siyasi anlayış ve ideolojilerine sığınıp, sıkışan
(1/5) Komünist > Marxist - Leninist çizgide Şamanik bir (Devrimci) Sol anlayışı,
(2/5) Kemalist < Garpçı - (Seküler) Türkçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Demokrat/Ulusal) Sol anlayışı,
(4/5) İslamcı > Milli Görüşçü/Nurcu/Ak Görüşçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Muhafazakâr) Sağ anlayışı,
(4/5) Ülkücü > Atsızcı/Türkeşçi çizgide Şamanik bir (Milliyetçi) Sağ anlayışı,
(5/5) Kürtçü < Maocu/Apocu çizgide Şamanik bir başka (Milliyetçi) Sağ anlayışı
var sadece.
Üstü kara bir örtü ile kaplı, içi putlarla dolu dört duvar heterotopik bir memleket yani bizimkisi. İbrahim olup, putlarımızı yıkmaya kalksa birisi.. ..haşa elinde baltası ile onun da putunu yapar, diğerlerinin yanına koyarız biz. Zira bu putlar zaman ve mekânda yan yana dizilmiş olsa da, her biri bir başına hâkim farklı farklı bireysel zihinlere. Kimimizin kutsal kitabı Komünist Manifesto, kimimizin kutsal kitabı Nutuk, kimimizinkilerse Nur Risaleleri vesaire.
* * *
Bakmayın siz bugün sandıktan tek adamcılığa sadece % 51.41 evet oyu çıkmasına. 85 Anayasasının halk oylaması ile kabul edilmesi üzerine güldürüklü temaşa yazarı Aziz Nesin’in dili halkın % 91.37'ini eleştirmeye varamamış da, % 60’ında takılıp kalmış. Ondan olsa gerek o zamandan beri aşılamayan bu % 60 sınırı. Halkın en az % 90’ı tek adamcı yoksa hala. Hepsinin aynı anda desteğini alacak bir “kutlu” tek adam yok yani sadece ortalıkta.
Peki, kötülüklere karşı tüm ata ruhların yardımını bize yönlendireceğine inanacağımız yeni bir kam ya da kendisi başlı başına yeni bir ata ruh olacak bir zat çıkarabilecek miyiz aramızdan yakın gelecekte?
Ben onu bilmem de, tek bir putun yıkılmasından her zaman daha kolay olduğunu iyi bilirim iki putun aynı anda yıkılmasının. İster bir kişinin nezdinde olsun, ister tüm toplumun nezdinde…
İşte taşın gerçek sırrı budur. İzleye durun, ibretli temaşadır.
Benim babam öldü. O sabah mutlu uyandım diye mutluluğa küstüm ben. Hala daha mutluluk hızla suçluluğa bozunur bende.
Mutlulukla beraber bir de futbola küstüm. O güne kadar kaybedilen maçların ardından için için ağlardım çaresizce. Ve o gün babam ölmüştü ama.. ..ağlamaktan fazlası gelmiyordu elimden işte yine. Ne her şeyi bırakıp, kaçabiliyordum; ne de her şeye rağmen dimdik ayakta durabiliyordum. Başım öne eğik, sessizce yaşlar dökülüyordu yüzümden yere.
Hangi maçı kaybetmek eş olabilirdi ki babamı kaybetmekle? Bir daha hiç üzülmedim tuttuğum takım yenildiğinde.
Bir de, bir de televizyona küstüm. Cenaze evinde televizyon izlenmez deyip, televizyonu kapattıklarında bir daha tekrar hiç açmayacaklar sanmıştım. Ne yalan söyleyeyim, bu biraz yüreğimi büyütmüş, acımı seyreltmiş, hüzne çevirmişti. Madem babam yoktu artık hayatımızda, televizyon da olmayacaktı.
Öyle olmadı ama. Sayılı yas günleri bitti ve televizyon salonumuza geri geldi. Babam geri gelmediği halde hem de.
Sizin hiç babanız öldü mü?
3 yaşındaki Cevdet’in babası öldü. Ve babasını şehit ilan eden Devlet, Cevdet’i tüm ülkenin televizyondan canlı canlı izlediği bir futbol maçına götürdü. Galibiyet sevinciyle coşan mutlu tribünde küçük bir kara delik gibi fotoğraflara geçti Cevdet’in öksüz yüzü. Bense başka nedenlerle defalarca küsmüş olduğum Devlet’e, bu sefer de (benimkisi dâhil) tüm ölü babalar için küstüm. Aynı anda onlarca başka çocuğun suskun bir pusuda babasız kaldığından habersizce..
En yakın(ın)dan ölümün soğuğunu tanıdığı, doğumun sıcağını kokladığı halde, çocukları öldür(t)menin ya da babasız yaşatmanın ne demek olduğunu anlamayanlar var ya.. ..onlara Allah elinde ayetleriyle peygamber bile gönderse kalpleri yumuşamaz, vicdanları aydınlanmaz gibi geliyor bana artık.
Gözlerindeki perdeyi yırtacak bir fotoğraf, kulaklarındaki mührü kıracak bir feryat olsaydı keşke. Fakat padişah fermanlarından, paşa kanunlarından ya da eşkıya çağrılarından başka bir şeyi önemsemiyorlar maalesef. Padişahlar, paşalar ve eşkıyalar içinse – çocuk(lu) olsun, olmasın fark etmez - insan gerektiği zaman arttırılabilir ya da azaltılabilir olan nüfusun en küçük parçası sadece!
Doğusundan batısına bu topraklarda devlet terörünü her görmek istemediğinde yüzünü Filistin'deki devlet terörüne çeviren Sünni Türkiye Müslümanlığı..
Gezi'de iktidarın bekası uğruna polisin masum çocukları öldürebileceğini, medyanınsa bunun üzerini örtüp şehir efsaneleri üretebileceğini bir kez gördüğü halde şimdi Güneydoğu’da yine gözleri görmez, kulakları duymaz, akılları yatmaz olan Ulusalcı Türkiye Liberalliği..
Ve Ak Saray'a karşı yaptığı “seni başkan yaptırmayacağız” türündeki cesur çıkışın bir benzerini Kandil Dağı'na karşı da yap(a)mayan, polise/askere karşı halkın önünde kendini siper ettiği gibi gerilla karşısında polisin/askerin önünde siper ol(a)mayan, Barışsever Kürt Siyaseti..
Utanıyorum kendimden! Utanıyorum sus pus oturup, bunları yazıp, çizmekten!!
En büyük tabu ölüm değil, yaşam memlekette. Ölüm ise aslında bir araç: bazen onun, bazen bunun ama.. ..hep bir araç sadece!
Memleketteki demokrasi
temsili (!) sağ olsun, her seçim dönemindeki gibi insanlar yine zorunda
olduklarını düşündükleri partilere oy vermeyi planlıyor. Kimi istikrarı sağla(t)mak
zorunda, kimi iktidarı devir(t)mek zorunda, kimi kırmızı çizgileri koru(t)mak zorunda,
kimi engellemeleri aş(tır)mak zorunda, vs vs vs. Zorunda olunan şeyler listesi
zaman içinde az çok değişebilse de zorunda olma hali her daim mevcut herkeste.
Özgür bir birey olarak oy vermek mümkün değil. Oy vermeyerek
özgürleşmeye de müsaade yok. Tam bir trajedi oyunu sahnedeki sanki!
Bu zorundalılık hissi yüzünden olsa gerek, hangi partiye oy vereceğini
seçerken, insanlar kendilerini çok rahat kandırabiliyor. Diğer partilerin
olumsuz yanlarını şişirebildiği kadar şişirirken, oy vereceği partinin olumsuz
yanlarını da olabildiğince halının altına süpürüp, görmezden geliyor. Oysa en
kolay eleştirebileceğimiz parti kendisine oy vereceğimiz parti değil midir?
Eleştiremediğimiz ya da eleştirilerimizin üzerinde hiçbir etki yaratmayacağını
düşündüğümüz birileri tarafından bir yerlerde temsil edilmemizin bir kıymeti
kalır mı?
Kimse hiçbir şeye mecbur değil aslında. Tüm zorundalılıklar uydurmaca
oylamalarda. Verecekseniz, özgürce verin oyunuzu. Biz izleyicilerle etkileşimli
ve doğaçlama oynansın artık bu oyun. Öyle olmuyorsa da, her trajedinin sonunda
olduğu gibi, bu oyun da oyuncuların olduklarını sandıkları kişiler
olmadıklarını fark etmeleriyle bitsin: sahne kararsın, salonla beraber içrekler
de aydınlansın!
* * *
Ben hayatımda ilk defa bir partiye oy vermeyi planlıyorum: HDP’ye. Fakat niyetim,
ne mecliste giderek otoriterleşen AKP’yi geriletmek, ne cuntacıların getirdiği
anti-demokratik % 10 barajını anlamsızlaştırmak, ne Kürtlerin hak ettiği temsil
gücüne kavuşmasını sağlamak, ne de HDP’yi arzuladığı gibi ezilen tüm
kimliklerin koruyucusu yapmak. Tek niyetim, Kürtler’den de sustukları
zamanlarda hesap sorabilme hakkına sahip olmak!
Devlet Aklı’nın katlettiği masum Kürt çocuklarının hesabını yıllardır elimden
geldiğince sormaya çalıştım bu blog sayfası aracılığıyla. Müslüman olduğum için
Müslümanları, Türk olduğum için Türkleri hedef aldım sadece. En çok da
sessizliklerini.. ..o, her şeyi meşrulaştıran sessizliklerini. PKK’nin terör
eylemleri karşısında bile, çuvaldızı
kendimize batırmadan iğneyi batırmadım Kürtlere. Hele barış süreci
başladıktan sonra, iyice
dikkat ettim onlar hakkında yazıp çizdiklerime.
İrade ve kudret, merhametle dengelenmeksizin zulümden başka bir şeye sebep
olmaz. Özne, isterse birey olsun, isterse halk, isterse millet, isterse
toplum.. ..isterse de tanrı. Keşke bunu biraz idrak edebilsek!
Türkiye’de İslamcılığın her iki kanadı hakkında da kuşatıcı bir şekilde
bilgi sahibi olduğumu iddia edemem. Hâlâ ilk karşılaştığımda çok şaşırdığım
şeyler öğrenmeye devam ediyorum bu konuda.
Özellikle 80’ler öncesinin yerel fikir dünyasıyla ilgili pek bilgi
birikimim yok: misal, ne Cemil Meriç okudum daha, ne de Nurettin Topçu. Ayrıca
her iki kanadın da bölgesel kaynakların çevirileriyle başladığının farkında
olmama rağmen, bu kaynaklara da hâkim değilim. İranlı Ali Şeriati’yi az çok
okumuş olsam da; henüz Mısırlı Seyyid Kutub’u ya da Pakistanlı Muhammed İkbal’i
tanımadım.
Daha çok 70’lerin ilk yılları ile başlayan siyasi ve toplumsal hareketler
ile onları şekillendirdiği kabul edilen kimi süreçler hakkında fikir sahibiyim.
Bir de bölgesel kaynaklara çok bağlı kalınmadığı ve yerele özgü sentezler
arandığına dair bulduğum bazı ipuçları var.
Yeterince ehli olmadığım bu konuda yazmaya cesaret etmemin öncelikli
sebebi, ortalama bir okuyucuda tetiklemeyi umduğum şeyler olması. İkincil
sebebim ise bu yazıyı takip edecek tartışmalarda, yine ortalama okuyuculardan
kendi araştırmalarımı yönlendirecek yeni bir şeyler öğreneceğime dair oldukça
kuvvetli olan inancım.
Lütfen yazdıklarımı saydığım eksikliklerimi göz önünde bulundurarak okuyun
ve eleştirilerinizi olabildiğince acımasız yapın.
Muhafazakâr İslamcılığın kısa tarihi
70’li yıllarda daha önce birçok açıdan zıt kabul edilebilecek iki ideoloji
olan milliyetçilik ve İslamcılığın soğuk savaşın gölgesindeki anti-komünizm
propagandası ile birbirine kaynaştırılmaya başladığını söyleyebiliriz.
Alparslan Türkeş önderliğindeki ülkücü hareket, Necmettin Erbakan
önderliğindeki milli görüşçü hareket ve Fethullah Gülen önderliğindeki
neo-nurcu hareket, bu sürecin öne çıkan taşıyıcıları olarak sayılabilir.
Milliyetçi muhafazakârlık adı altında toplayabileceğimiz bu farklı
hareketler, yer yer faydacı sebeplerle birbirine yakınlaşmaya çalışmışsa da
aralarındaki kalın duvarlar hep korunmuş ve her biri kendi kulvarında ilerlemiştir.
Said Nursi’nin ölümünden sonra bir süre devam eden cemaat içi otorite
boşluğundan yararlanıp tabanını genişletmek isteyen Türkeş, nurcu açılımı
yapmaya çalışmıştır. Fakat nurcular, kendisinin Atsızcı milliyetçilik
dönemlerine gönderme yapmış ve DP > AP hattından kopmayıp, liberal
muhafazakâr partilere oy vermeye devam edeceklerini açıklamıştır.
Gülen, nurcu hareketin başına geçtikten sonra bir süre milli görüş çizgisine
sempati uyandırmıştır. Fakat her iki hareketin de toplumda hızlı bir şekilde köklenmesinin
ardından, bu sempati yerini antipatiye bırakmış ve 28 Şubat’ta sıra neo-nurcu
harekete gelene kadar milli görüş İslam’a zararlı bir hareket olarak
anılmıştır.
(Fethullah Gülen'in Milli Görüş hakkındaki 28 Şubat öncesi düşünceleri)
Erbakan, Ecevit’in CHP’si ile kurduğu hükümet Kıbrıs harekâtının
tamamlanmasıyla sonlandıktan sonra ülkücülere yönelmiş ve milliyetçi cephe
hükümetlerinde yer almıştır. Darbenin ardından 80’lerin sonuna kadar
ülkücülerle seçim ittifakını sürdürse de, 90’larda hızla büyümesiyle yüzünü bu
sefer liberal muhafazakâr partilere dönmüştür.
Temelleri komünizmle mücadele derneklerinde atılan üç hareketin de 28
Şubat’a kadar asıl amacı yayılıp, kendi tabanını genişletmek olmuştur. Bu amaç
o kadar başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir ki, milliyetçilikle muhafazakâr
İslamcılık ayrılmaz bir şekilde birbirine kenetlenmiş ve İran devrimiyle iyice
alevlenen radikal İslamcı söylemleri bile bastırmıştır.
90’ların başına gelindiğinde hem SSCB’nin dağılmasıyla beraber soğuk savaşın
sonlanması, hem de İran’ın bölgede yalnızlaşıp başlangıçtaki etkileyiciliğini
yitirmesi, devletin milliyetçi muhafazakârlığa bakışını değiştirmiştir. Gerek
milli görüşün siyasal alanda, gerekse neo-nurculuğun toplumsal alanda başat
aktörler haline gelmesiyle 1997’de post-modern darbe yapılmıştır.
Darbeden kısa vadede en çok yarar sağlayan, oyunu iki kat arttırarak
hükümet ortağı olan ülkücü hareket olmuştur. Bunun üzerine, milli görüş ve
neo-nurcu hareketler zorunlu bir ittifaka giderek, hep beraber gömlek
değiştirmiştir: askeriyeye son ana kadar yakın duran milliyetçi muhafazakârlık
kimliklerini terk edip, liberal muhafazakârlığın yeni bir sürümü olan
muhafazakâr demokratlık kimliğine bürünmüşlerdir.
Yenilikçi kanadın Abdullah Gül önderliğinde milli görüş çizgisinden
ayrılıp, Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde AKP’yi tek başına iktidara taşıyarak
başlattığı bu süreç, bir toplumsal faz değişimine karşılık gelmektedir. Bir
taraftan kökleri DP’ye kadar dayanan ve 90’larda bölünmeler yaşayan liberal
muhafazakâr taban birleştirilip, milliyetçi muhafazakârlığın önemli bir kısmını
da içerecek şekilde genişletilmiştir. Diğer taraftan da askeri vesayetten çekmiş
liberal ve özgürlükçü sol hareketlerin desteği kazanılmıştır.
Bu müthiş toplumsal meşruiyete neo-nurcuların devlet içindeki örgütlenmesi
de eklenince, askeriye siyasetin dışına itilmiş ve muhafazakâr İslamcılık otoriter
Kemalist devlet ideolojisi ile ilişkisinde rollerini değiştirmiştir. Bu süreçte
devletleşen muhafazakâr İslamcılık, geçmişte komünizme karşı aynı cephede
savaştığı kapitalizm ile eklemlenmesini de tamamına erdirmiştir. Bu
eklemlenmenin tamamlanmasıyla, neo-Osmanlıcı emperyalist eğilimlerin çok daha
cesur bir şekilde dışa vurulması da başlamıştır.
Neo-nurcular ve milli görüşçüler arasındaki zorunlu ittifak, bu noktadan
sonra son bulmuş ve aradaki kadim rekabet de kaldığı yerden yeniden
başlamıştır. Eğitimden barış sürecine kadar birçok yerde boy gösteren çıkar
çatışmaları, rekabeti iyice kızıştırmış ve bir yönetişim savaşına
dönüştürmüştür.
Gelinen noktada, Türkiye muhafazakâr İslamcılığının hâlâ üç hali
bulunduğunu söyleyebiliriz. Fakat sırasıyla milliyetçilik ve kapitalizm ile
eklemlenen bu haller, neredeyse cumhuriyetçi muhafazakârlar dışında tüm Türkiye
sağına yayılacak kadar güçlenmiştir. Aralarındaki en temel fark da hep yayılıp genişleme yöntemlerindeki değişiklikler olagelmiştir.
Devrimci İslamcılığın kısa tarihi
Türkiye devrimci İslamcılığının da üç hali olduğunu söyleyebiliriz. Benim
izleyebildiğim kadarıyla bunlardan en eskisi ve bugün için en zayıf gözükeni
radikal İslamcılık. Bu hareketi, Ercüment Özkan ve kurduğu İktibas dergisi
üzerinden ele alabiliriz.
50’li yıllarda Türk Ocaklarında düşünce dünyasına atılan Ercüment Özkan,
modernleşmeye karşı mücadelede terör ve şiddeti reddeden Hizb-ut Tahrir’in
Türkiye önderliğini yapmaya başlamıştır 60’lı yıllarda. Örgütün hilafet
ülküsünü ve yöntemlerini milliyetçiliğin yeni bir tezahürü olarak değerlendirip,
70’li yıllarda yolunu ayırmış ve İslami Parti adını verdiği bir siyasi parti
kurmuştur.
80’lerin başında yayın hayatına soktuğu İktibas, İran devriminin yarattığı
toplumsal heyecan ile radikal İslamcılığın başat temsilcisi haline gelmiştir.
90’ların başında milli görüş hareketinin yükselişi karşısında, Müslümanların
Müslüman kalarak sisteme eklemlenemeyeceğini göstermek için bir kez daha İslami
Parti’yi kurmayı denemiştir.
(Ercüment Özkan, 28 Şubat öncesinde Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç karşısında)
Ercüment Özkan’ın 95 yılında ölümünün ardından Atasoy Müftüoğlu gibi düşünürler
İktibas’ı bugünlere kadar getirmiştir. Bu dergi etrafında ele almaya çalıştığım
hareketin savunduğu temel ilkeler şöyle sıralanabilir: tevhid, toplumsal ve
siyasal hayatın düzenleyicisi olmalıdır; Müslümanlar, Kur’an ile aralarına herhangi
bir aracı koymamalıdır; İslam, tasavvufi akımlardan temizlenmelidir ve demokrasi
dâhil olmak üzere modernleşmenin Müslüman hayatına her türlü nüfuzuna itiraz
edilmelidir.
İkinci olarak ele almak istediğim devrimci İslamcılık halini sol İslamcılık
olarak adlandırabiliriz. Özellikle cumhuriyetin ilk dönemlerinde Hikmet
Kıvılcımlı gibi sosyalistler, sol ve din arasında bir köprü kurmaya
çalışmıştır. 70’lere gelindiğinde başta İran olmak üzere bölgedeki bütün
devrimci İslamcılık hareketleri de sol ile yakın temas içinde olmuştur. Fakat Türkiye’de
bu tür bir yakınlaşma 90’ların sonuna kadar gecikmiştir.
Bu gecikmenin başlıca sebepleri elbet muhafazakâr İslamcılığın
anti-komünist milliyetçiliğiyle ya da radikal İslamcılığın milliyetçi
kökleriyle sınırlı değildir. Gerek yerli sosyalistlerin din konusundaki tutucu
tavrı, gerekse NATO üyesi Türkiye’nin komünizme bir set olma gerekliliği de
bunlara eklenebilir.
2000’li yıllarda hem muhafazakâr İslamcılığın iktidara gelmesi, hem de
radikal İslamcılığın gücünü yitirmesiyle, sol ve din yakınlaşmasında ilk
kıpırdamalar gerçekleşmeye başlamıştır. Solun devrimler tarihindeki boşluğu
peygamberler tarihi ile doldurmaya çalışan Reha Çamuroğlu, yerel bir direniş
teolojisi geliştirmeyi deneyen İlhami Güler ve evrim teorisini İslam tarihi
içinde konumlandırmaya uğraşan İhsan Eliaçık tarafından bu tarihlerde yazılan
ve Yarın dergisinde buluşan yazılar, devrimci İslamcılığa yeni bir soluk
getirmiştir.
Bu soluğun radikal İslamcılıktan en büyük farkı, başta demokrasi ve
sosyalizm gibi bazı aydınlanma ideallerini dışlamak yerine, sahiplenmeleri olmuştur. En
büyük benzerliği ise Kur’an merkezli İslam anlayışıdır. Özellikle
anti-kapitalist söylemlere ağırlık vermeye başlayan İhsan Eliaçık’ın yorumları,
kısa sürede sosyal medyada öne çıkmıştır.
Aynı zamanlarda, AKP’nin kapatılmasına karşı çıkan ve yetmez ama evet
kampanyasında başı çeken oluşumlardan olan özgürlükçü solda da kıpırdanmalar
yaşanmaya başlamıştır. DSİP üyesi Muhammed Cihad Saatçioğlu
(Ebrari)’nun önderliğinde kurulan
barış hareketi bunlardan birisidir. Fakat bu ve benzeri birçok küçük hareket
daha ilk zamanlarında karşılaştığı yoğun baskı yüzünden oldukça yıpranmıştır.
İki farklı kaynaktan gelen bu ilk kıpırdanmaların dayanıklı ilk meyvesi, 2012
yılında 1 Mayıs eylemlerinde anti-kapitalist Müslümanlar olarak boy gösteren
yeni bir hareket olmuştur. Bu hareket, yeryüzü iftarlarından Gezi Parkı direnişine,
barış sürecinden maden kazalarına kadar birçok yerde görünürlüğünü sürdürerek,
gençler arasında hızlı bir şekilde yayılmıştır. Fakat hareketin aynı ismi
kullanan iki farklı gruba ayrılması da uzun sürmemiştir.
Anti-kapitalist Müslümanlara paralel olarak, İşçi Partisi’nin yayın kuruluşu
olan Aydınlık Gazetesi’ndeki yazılarıyla, Eren Erdem’in de etrafında da
devrimci Müslümanlar adıyla biraz daha ulusalcı bir hareket doğmuştur. Birçok
eylemde İhsan Eliaçık’çı anti-kapitalist Müslümanlarla yan yana dursalar da,
hala kendi içinde değerlendirilmesi gereken bir grupturlar.
Türkiye’de sol İslamcılık neredeyse sosyalizmin kendisi kadar
fraksiyon gösterme eğiliminde olmuştur. Bir diğer örneğini de Mehmet Bekaroğlu
üzerinden takip etmek mümkün. Milli görüşten kopan Bekaroğlu, eski CHP’li Ertuğrul
Günay ile Müslüman ve sol bir parti kurmayı denemiştir. Günay’ın AKP’ye
katılmasının ardından; Bekaroğlu, yine milli görüş geleneğinden gelen Numan
Kurtulmuş ile HAS partiyi kurmuştur. Kurtulmuş da AKP’ye katılınca, bu Müslüman
sol parti dağılmıştır.
Fakat bu girişimler sonuçsuz kalmamış ve kendisine emek ve adalet platformu
adını veren yeni bir hareket doğmuştur. Kıvılcımlı’dan Müftüoğlu’na birçok düşünsel
damardan kendini beslemeye başlayan hareket, kardeşlik iftarları ile işçi
sınıfıyla daha çok yakınlaşmış ve sol İslamcılığın özgün bir başka yolu
olarak konumlanmıştır. Bekaroğlu CHP’ye geçtikten sonra da çizgilerinde bir
değişiklik olmamıştır.
Ele almak istediğim son devrimci İslamcılık halini de Kürt İslamcılığı
olarak adlandırabiliriz. Bu hal de kısa zamanda sol İslamcılık gibi
çeşitlenme eğilimi göstermiştir. Sivil Cuma namazları gibi itaatsizlik eylemleriyle
başlayıp, barış süreci bağlamında Öcalan’ın çağrısıyla toplanan Demokratik
İslam Kongresine kadar giden ana hattın yanı sıra, birçok irili ufaklı farklı
hat da oluşmuştur. İbrahim Halil Baran önderliğindeki ulusalcı hat bir örnek
olarak düşünülebilir.
(Demokratik İslam Kongresi sonuç bildirgesinin başlangıcı)
Fakat Kürt İslamcılığı hakkındaki bilgim yazmaya devam edemeyeceğim kadar
az. Geçmişinde hem milli görüş, hem sosyalist hareketler, hem de Kürt siyasi
hareketi içinde bulunmuş birçok parçası olan bu hareket için söylenebilecek tek
şey, çok eskiye dayanmadığı, hala bir arayış içinde bulunduğu ve yakın zamanda etkili bir aktör olma
potansiyeline sahip olduğu.