memler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
memler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2017 Pazar

Küçük Yıldız NuDeM


Başta güneş olmak üzere gökyüzündeki bütün yıldızlar bir bir sönmeye başlamış. Sonunda karanlık her yeri kaplamış. İnsanlar bu uçsuz bucaksız karanlıkta o kadar uzun süre yaşamışlar ki önce gündüzü unutmuşlar, ardından da geceyi. 

Sonra küçük bir yıldız doğmuş karanlığın içinde. İlk gün zar zor seçilebiliyormuş gökyüzünde. Ama daha üçüncü gününde o kadar güçlü bir parlaklığa ulaşmış ki, ışığı dünyayı gün boyu aydınlık tutmuş. Kendilerini karanlıktan kurtardığı için insanlar onu “yeni zaman” an’lamına gelen “Nudem” adıyla çağırmaya başlamış. Nudem’e şiirler yazmış, şarkılar bestelemişler. Öyle ki ona selam vermeden güne başlamaz, yemeğe oturmaz, çocuk doğurmaz, ölü gömmez olmuşlar. 

Nudem de insanları çok sevmiş. Yine de kendisini çok yalnız hissediyormuş. Keşke diğer yıldızlar da parlasa diye düşünüyormuş bazen. Hatta birkaç kere ışığını onlarla paylaşmayı bile düşünmüş. Fakat her seferinde onun ışığıyla doğmuş olan insanların gölgesi, 

Gölge: Aman Nudem, sakın bunu aklından bile geçirme. O zaman diğer yıldızlardan bir farkın kalmaz. İnsanlar önce hangi yıldızın sen olduğunu unutur, sonra da adını. Baksana Dodan’a. Onu eskiden güne eş tutar, Güneş derlerdi. Şimdi ise varlığından bile haberdar değiller. İnsanlar çok kolay unutur! 

diyerek onu durdurmuş. Nudem insanlar tarafından unutulmaktan gerçekten de çok korkmuş. Bu yüzden, çok istediği halde ışığını diğer yıldızlarla paylaşmaya cesaret edemiyormuş. İçinde bulunduğu ikilem her geçen gün daha da büyümüş. Onun ışığıyla doğmuş olan insanların umudu artık onu bu şekilde görmeye dayanamaz olmuş. Ve Gölge onu yine paylaşmaktan alıkoymadan önce konuş’maya başlamış: 

Umut: Dertli dertli parlayan küçük yıldız, paylaşmaktan korkma lütfen. Gölge’ye de aldırma. O aslında sadece kendisini düşünüyor. Sen bu kadar parlamazsan, kaybolmaktan korkuyor! 

Nudem: İnsanlar beni unutmaz mı sence? 

Umut: Belki insanlar seni unutur Gölge’nin dediği gibi ama bu sefer de diğer yıldızlar seni hep sevgiyle hatırlar. 

Gölge: Diğer yıldızlar mı? Saçmalama Umut! Onlar Nudem’i o kadar çok kıskanıyorlar ki, asla ona minnet duymazlar. Hele de Dodan. Elinden gelse Nudem’in bütün ışığını çalardı. 

İki çocuğunu da az çok haklı bulmuş Nudem. Sonunda ışığının ufak bir kısmını paylaşarak hem yıldızları, hem de insanları test etmeye karar vermiş. Tüm cesaretini toplamış ve ışığını paylaşmaya başlamış. 

Dodan konusunda Gölge’nin haklı olduğunu görmüş: 

Dodan: Nudem, sonunda doğru kararı verdin! Ama diğer yıldızlara değil, sadece bana ver ışığını. İnsanların en çok benim parlamama ihtiyacı var. 

Nudem: Çok bencilsin Dodan. Gölge haklıymış. 

Dodan: Öyle deme. İnsanların sadece ışığa ve sıcağa değil, karanlığa ve soğuğa da ihtiyacı var. Gündüz ve gece birbirini kovalamazsa, yaz ve kış art arda yaşanmazsa hakikat ve hayal birlikte olamaz. Bunlar olmadan insan eksik kalır. Bunların hepsini de onlara sadece ben verebilirim! 

Nudem: Tüm ışığımı sana verirsem dünya yanıp, kül olur. Kendini kandırma Dodan. Sen hiçbir zaman o kadar parlak olmamışsın. Yıldızların çoğu senden çok daha parlakmış o zamanlar! 

Biraz sakin kafayla düşününce, Dodan’ın söylediklerinde de bir haklılık payı bulmuş Nudem. Artık hiç gece olmadığı için insanlar uyuyup, rüya görmüyorlarmış. Bu yüzden çok yorgun ve çok sinirli oluyorlarmış. Nudem’in ışığı biraz azaldığında gerçekten rahatlamışlar. Hatta birkaç tanesi uyumuş bile. Fakat unutulmak hala çok korkutucu geliyormuş Nudem’e. Bunun üzerine Umut tekrar konuş’maya başlamış onunla: 

Umut: Korkma Nudem. İnsanların hepsi bile unutsa seni, gerçek sonsuza kadar karanlıkta saklı kalmaz. Elbet bir gün biri çıkar, mesela küçük bir kız, seni hatırlar ve hikâyeni herkese anlatır. 

Nudem: Hikâyemin doğru olduğuna inanmazlar ki ama! 

Umut: Önemli olan hikâyenin doğru olmasına değil, hikâyendeki doğruya inanmaları. 

Nudem: Nasıl yani? 

Umut: Hikâyenden ilham alarak insanların sahip oldukları her şeyi hiç korkmadan kendi aralarında paylaşmaya başladığını düşünsene Nudem. Bunu istemez miydin? 

Nudem: Bundan daha çok isteyeceğim hiçbir şey olamaz Umut! 

Nudem böylece karar vermiş bütün ışığını diğer yıldızlarla paylaşmaya, unutulmak pahasına gece ile gündüzü, hakikat ile hayali birbirine kavuşturmaya. Onun ışığı azaldıkça çocuğu gölgenin insanlar üzerindeki gücü de azalmış. İnsanlar artık sorgusuz sualsiz onun peşine düşüp, her istediğini yapmıyormuş. Çocuğu Umut ise Nudem’in ışığı azaldıkça artmış. Öyle ki gün gelmiş, küçük bir kız çocuğunun rüyasına girivermiş Nudem’in hikâyesi.

24 Nisan 2017 Pazartesi

Türk Sorunu: Tek Adamcılık


(bakınız: Duvara Karşı)

Durduğumuz yere ve bakış açımıza göre gözlemlerimiz değişir ama ikiyüzlü ya da yüzsüz olmadığımız sürece zihnimiz önümüzde duranı ters düz edecek kadar çarpıtmaz. Bir kere gerçekliği ters düz edince de, tüm olası yer ve açılardan bakmadıkça gerçeğe en yakın algı bir daha asla kurulamaz. 

* * * 

Toplumsal bilinç-altımızın derinliklerinde arkaik inançlarımızdan arta kalan ata kültünün kökleri maalesef hala sağ salim duruyor. İzlerini bugün dinden siyasete, kültürümüzün neredeyse her öğesinde görebiliriz. Önce biraz yakınlaşmak, sonra da oldukça uzaklaşmak gerek sadece... 

Şaman atalarımızın anaerkilliğinde, göçebeliğinde, ekolojikliğinde,, ısrar etseydik ya keşke. Nazar boncuklarından türbelere onların birçok fiziksel putunu korumakla yetinmemiş, atalar kültüyle aşamayacağımıza inanılan zihinsel putlar üretmişiz bir de sürekli düş(ün)cemizde. 

Bazılarımızın koruyucu ataları ve onlarla iletişimden sorumlu kamları diğerlerimizce kötü ruhlar olarak bellenince.. ..kendimizi geçmişlerimizle sınırlamakla kalmamışız, birbirimizden yalıtmışız bugünlerimizi de. 

Dinimizin özünde siyaset olduğu geçmişimizden, siyasetimizin özünde din olduğu bugüne gelin adım adım daha yakından bakalım hep birlikte. 

* * * 

Kadim atalarımız (doğal olarak) bakteri ve virüs gibi hastalık bulaşaklarından habersizmiş. Ve (yine doğal olarak) sebebini anlayamadıkları hastalık ve ölümleri kötü ruhların etkinliklerine yoruyormuş. Ata ruhların yardımını yönlendiren kamlar ile gökçe muncuk ve tomar gibi fiziksel putlar, onların kötü ruhlarla mücadelede sahip oldukları yegâne güçleriymiş. 

Bizler boy boy, devlet devlet,, müslüman ol(durul)urken.. ..birçok eski (şamanik) mem kendine saklanacak bir yer aramış olmalı zihinlerimizde. Şanssızlığımıza, Arap Cahiliye'sinin “Uzak Allah” tasavvuru Muhammedi İslam’ın içine sızmaya çoktan başlamış bile tam da o vakitlerde. Allah ile iletişimin ancak melek ve cinler aracılığıyla mümkün sayıldığı, melek ve cinleri hoş tutmak için de onlar adına yapılan putlara tapınmanın gerekli görüldüğü bu tasavvur, can çırpınan memlerimiz için bir kurtarılmış bölge oluşturmuş zihinsel evrimimizde. 

Putları birer birer kırılmış olsa da, melek ve cin kavramları nerdeyse dini anlayıştaki tevhidi devrimden önceki hallerine dönmüş “Arap Zihni”nde. Putların boş bıraktığı yerleri de Yahudi ve Hıristiyan anlayışlarından ithal edilen din adamlığı doldurmaya yeltenmiş. Bizim zihnimizde ise ata ruhlar için onların melek donu, kötü ruhlar içinse onların cin donu biçilmiş birer kaftan olmuş. Aklı taşık kamlar da zamanla imam, şeyh, şıh,, olabilmiş böylece. Onların heykel şeklindeki eski putlarına benzeyen balballarımızın soyu tükenirken, gökçe muncuk ve tomar gibi putlarımız uyum sağlayabilmiş bu sürece. 

* * * 

Siyasetin dinle her anlamda yer değiştirdiği bu zaman ve mekânda, yurdum siyasetinin ne mevcut sağı sağ, ne mevcut solu sol. Yüzünü nereye döndüyse artık? Ne sembolik, ne metaforik, ne de alegorik bir yanıt bulamıyorum! Acaba sorun yurdum siyasetinin iki yüzlü, üç yüzlü,, hatta yüzsüz olması olabilir mi? 

Yurdum siyasetçilerinin yüzleri şeffaf, arkalarında kim varsa onu görüyoruz aslında... 

Ülkemde siyasi hayata hâkim, kötülüklere karşı kutlu kurucularının siyasi anlayış ve ideolojilerine sığınıp, sıkışan 

(1/5) Komünist > Marxist - Leninist çizgide Şamanik bir (Devrimci) Sol anlayışı, 
(2/5) Kemalist < Garpçı - (Seküler) Türkçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Demokrat/Ulusal) Sol anlayışı, 
(4/5) İslamcı > Milli Görüşçü/Nurcu/Ak Görüşçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Muhafazakâr) Sağ anlayışı, 
(4/5) Ülkücü > Atsızcı/Türkeşçi çizgide Şamanik bir (Milliyetçi) Sağ anlayışı, 
(5/5) Kürtçü < Maocu/Apocu çizgide Şamanik bir başka (Milliyetçi) Sağ anlayışı 

var sadece. 

Üstü kara bir örtü ile kaplı, içi putlarla dolu dört duvar heterotopik bir memleket yani bizimkisi. İbrahim olup, putlarımızı yıkmaya kalksa birisi.. ..haşa elinde baltası ile onun da putunu yapar, diğerlerinin yanına koyarız biz. Zira bu putlar zaman ve mekânda yan yana dizilmiş olsa da, her biri bir başına hâkim farklı farklı bireysel zihinlere. Kimimizin kutsal kitabı Komünist Manifesto, kimimizin kutsal kitabı Nutuk, kimimizinkilerse Nur Risaleleri vesaire. 

* * * 

Bakmayın siz bugün sandıktan tek adamcılığa sadece % 51.41 evet oyu çıkmasına. 85 Anayasasının halk oylaması ile kabul edilmesi üzerine güldürüklü temaşa yazarı Aziz Nesin’in dili halkın % 91.37'ini eleştirmeye varamamış da, % 60’ında takılıp kalmış. Ondan olsa gerek o zamandan beri aşılamayan bu % 60 sınırı. Halkın en az % 90’ı tek adamcı yoksa hala. Hepsinin aynı anda desteğini alacak bir “kutlu” tek adam yok yani sadece ortalıkta. 

Peki, kötülüklere karşı tüm ata ruhların yardımını bize yönlendireceğine inanacağımız yeni bir kam ya da kendisi başlı başına yeni bir ata ruh olacak bir zat çıkarabilecek miyiz aramızdan yakın gelecekte? 

Ben onu bilmem de, tek bir putun yıkılmasından her zaman daha kolay olduğunu iyi bilirim iki putun aynı anda yıkılmasının. İster bir kişinin nezdinde olsun, ister tüm toplumun nezdinde… 

İşte taşın gerçek sırrı budur. İzleye durun, ibretli temaşadır.

27 Eylül 2015 Pazar

KuRBaN ve BaYRaM


"Senin İsmail'in kim?" sorusuna cevap aramadan Müslüman olunabilir mi? 

Ya da "Düşüne girip senden İsmail'ini kurban etmeni isteyen kim, Allah mı, başkası mı?" sorusuna cevap aramadan Müslüman kalınabilir mi? 

Müslüman olmaktan daha kolay değil Müslüman kalabilmek. Hele de bizim memlekette. Nice İsmail'ler kurban edildi bu sene yine. Hem de ne için? Taştan, kağıttan, kumaştan putları olan bir sürü sahte ilah için. 

Bayramın kutlu olmasın Türkiye. Doğu'ndan Batı'na sunaklarla dolu her yer. Bayramın kutlu olmasın.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

(ç)izge 6: FıSıLTI (F)aSLı

Sözünün gölgesi(dir) düşünce.. ..başının gözünün üstün(d)e:
Çalar ölümün(den) karasını.. ..o göğsündeki ak sütün(d)e!
 

Senden önce ve be(de)nden öte.. ..fısıltının (f)aslıdır duygu.


30 Aralık 2014 Salı

Yardımlaşmada Seçicilik: Bizcil-lik/Etno-merkezcillik



Bizcil-lik/Etno-merkezcillik (“ethnocentrism”), genel olarak bir bireyin diğer bütün kimlikleri kendi kimliğine/kimlik kümesine olan uzaklığa göre değerlendirmesi ve kişisel ilişkilerini bu değer çerçevesinde şekillendirmesi olgusudur. Yardımlaşma bağlamında ele alındığındaysa, bireyin kendisiyle benzer bir kimliği/kimlik kümesini paylaşan insanlara aradaki benzerlikle doğru orantılı bir şekilde yardım etme eğilimi olarak özel bir anlamla yüklenebilir.

Bu bağlamda, almaşıkları

- bireyin kendisiyle farklı bir kimliği/kimlik kümesini paylaşan insanlara aradaki farklılıkla doğru orantılı bir şekilde yardım ettiği onlarcıl/çok-kültürcü (“cosmopolitan”) eğilim,
- bireyin kimlik farkı gözetmeksizin herkese eşit bir şekilde yardım ettiği özgecil/diğerkâm (“altruistic”) eğilim,
- bireyin kimlik farkı gözetmeksizin kimseye yardım etmediği bencil (“egoistic”) eğilim

olarak sıralanabilen bizcillik, insan topluluklarının tüm sosyal evrimi boyunca oldukça etkili olmuş gibi.

Bizcilliğin tarihini fiziksel benzerlikten başka bir kimlik tanımlayıcının icat edilmediği toplum öncesi dönemlerde, aile içi dayanışmanın ortaya çıkıp, yayılması ile başlatabiliriz. Bu başlangıcı, R. Dawkins’in “Gen Bencildir”de önerdiği tarzda bir genetik işlerge ile temellendirmek de makul: benzer genleri taşıyan bireylerin hayatta kalma olasılıklarını arttıracak her tür bireysel stratejinin gen düzeyinde bir seçilimle pekiştirilmesi mümkün olmuş olmalı.

Dilin gelişmesi ve böylece sürülerin genişlemesi ile beraber, bizcilliğin sürücülüğünün oldukça kısa bir evrimsel sürede genlerden memlerin eline geçmiş olduğunu tahmin edebiliriz. Dinin ortaya çıkışı ve sürüden topluma geçişin ise bu el değişikliğini geri dönülmez bir şekilde güçlendirmiş olduğunu düşünebiliriz.

Bu çerçeveden bakıldığında, ailelerden klanlara, boylara ve aşiretlere; mezhepçilikten ırkçılığa, milliyetçiliğe ve ulusalcılığa, üzerinden bizin tanımlandığı kimlik sürekli değişmiş görünüyor. Fakat bizcillik, insan doğasının bir değişmeziymiş gibi sürekli kabuk değiştirerek her toplumsal düzene ayak uydurmuş ve toplum içinde kimliklerden bağımsız bir şekilde hızla baskın strateji haline gelmiş olarak karışımıza çıkıyor.

Peki, neden yardımlaşmada bu kadar seçiciyiz? Gerçekten de bizimki gibi bir toplumsal evrim kaçınılmaz mıydı? Bizcillikten özgecilliğe geçiş mümkün olmayacak mı hiçbir zaman?

Bizcilliğin Hammond-Axelrod Modeli

Hammond ve Axelrod, 2006 yılında olabildiğince basit ama bir o kadar da kavratıcı/kuşatıcı bir bizcillik modeli (HA Modeli) kurguladı.

HA Modelinde ilk göze çarpan basitleştirme, sınıf ilişkilerinin ele alınmaması ve sadece kimlik ilişkilerine odaklanılması. Etkileşim ağıysa toroid bir kare latis: yüzeyi karelere bölünmüş bir simit. Her birey, sadece kendisinin üzerinde bulunduğu köşenin sağındaki, solundaki, altındaki ve üstündeki dört bireyle ilişki içindeymiş gibi varsayılıyor.

Bunun yanı sıra, modelde ne bireylerin birden fazla kimliğe sahip olmasına, ne de kendi kimlikleri dışındaki kimlikleri birbirinden ayıracak bir algısal çözünürlükle donanmalarına [1] izin verilmiyor. Ele alınan kimlik, {fiziksel, kültürel, dini, siyasi ve benzeri} herhangi bir kategoriden seçilebilir, bunda herhangi bir kısıtlamada bulunulmuyor.

Buna göre bir bireyin sahip olduğu kimliğin yanı sıra {“yardım ediyor”, “yardım etmiyor”} değerlerini alan betimleyici iki özelliği daha bulunuyor: aynı kimlikte olanlara karşı tavrı ve farklı kimlikte olanlara karşı tavrı. Böylece bir birey, i) sadece kendisiyle aynı kimlikte olan yakın komşularına yardım eden bir bizcil, ii) sadece kendisiyle farklı kimlikte olan yakın komşularına yardım eden bir onlarcıl, iii) tüm komşularına yardım eden bir özgecil ya da iv) kimseye yardım etmeyen bir bencil olabilir.

Modelin bir diğer basitleştirmesi, eşeysiz bir üreme üzerine kurgulanması: yani {yaş, cinsiyet, aile ve benzeri} betimleyici özelliklerin ihmal edilmesi. Fakat modele bu özelliklerin de eklenmesi (bkz: Eşeyli HA Modeli), eşeyli ve eşeysiz üremenin sonuçlarda anlamlı bir fark yaratmadığını gösteriyor. Toroid kare latisten daha gerçekçi etkileşim ağları kullanıldığında – bizcillik oranlarında büyük değişimler gözlemlense de – bizcillik hep başat strateji olarak öne çıkıyor ve oranların üreme şekline çok fazla bağımlı olmadığı sonucuna ulaşılıyor.

Varsayımları hakkındaki bu girişten sonra şimdi modelin ayrıntılarını incelemeye geçebiliriz. Oyun, tüm köşeleri boş bir latisle başlıyor ve her bir zaman adımında aşağıdaki adımlar sırasıyla gerçekleştiriliyor:

- Göç: boş köşelerden rastgele seçilen birisine {kimlik, aynı kimlikte olanlara karşı tavır, farklı kimlikte olanlara karşı tavır} özellikleri rastgele seçilen bir birey atanıyor.

- Etkileşim: rastgele sırayla her bireyin çevresindeki komşularına ne kadar yardım edeceği ve onlardan ne kadar yardım alacağı hesaplanıyor. Etkileşimlerden hemen önce % 12 değerine resetlenen bireylerin üreme olasılığı, bireyin yaptığı bir yardım karşılığında % 1 azaltılırken, bireye yapılan bir yardım karşılığında % 3 arttırılıyor.

- Üreme: rastgele sırayla her bireye boş bir komşuluğu varsa üreme şansı tanınıyor. Birden fazla boş komşuluk olduğunda hangisi üzerine üreyileceğine rastgele karar veriliyor. Yeni doğan birey, ebeveynin tüm özelliklerini de miras alıyor. Fakat her bir özellik % 0.5 olasılıkla mutasyon geçiriyor.

- Ölüm: rastgele sırayla bireylerin ölüp, ölmeyeceğine karar veriliyor. Her birey için ölüm olasılığı % 10 olarak alınıyor.

Sonuçlar

HA Modelinin en önemli sonucu, yardım etmenin masraflı olduğu durumlarda yardımlaşmanın ancak bizcillik şeklinde ortaya çıktığı.

50 x 50'lik bir latiste 4 farklı kimliğin bulunduğu, 2000 adımlık standart bir simülasyonda bizcilliğin hızlı bir şekilde toplulukta baskın strateji haline gelişini izleyebiliriz:


Başka bir standart simülasyonun sonuçları ise şu şekilde:


Bu sonuçlara göre, karşılıklılık ilkesi olmaksızın bile, basit kimlikler ve yerel etkileşimlerin bizcilliği baskın hale getirdiğini söyleyebiliriz. Daha da etkileyici olansa, bizcillik üzerinden yardımlaşmanın da baskın hale gelmesi. Eş zamanlı kimlik dağılımlarına dikkat edilirse, bizcillerin olduğu bölgeler birer kimlik etrafında yoğunlaşılan oldukça büyük alt-bölgelere karşılık geliyor. Yani bu alt-bölgelerde bireyler birbirleriyle yardımlaşıyorlar.

Mutasyon ya da göç oranı üzerinden modeldeki rastgeleliliği değiştirmek mümkün. Rastgelelik arttıkça (azaldıkça) bizcillerin oranı azalıyor (artıyor):



Buradan yola çıkarak, görece daha kapalı ya da daha muhafazakâr toplumlarda bizcilliğin de daha yoğun olacağı çıkarımında bulunabiliriz. Kimlik sayısının azalması ise (göç ve mutasyon oranlarının aksine) belirsizliği arttırdığı için bizcilliği seyreltiyor popülasyonda. Fakat ne olursa olsun, bizcillik hep en yaygın strateji. Diğer kimlikleri birbirinden ayırt edebilme ya da kendi kimliğini diğer kimliklerden ayırt edememe gibi durumlarda da bu sonuç değişmiyor. Hatta başlangıçta bütün bireyleri bencil olarak atasak ve sistemi göçe kapatsak bile... ..değişen tek şey, bizcilliğin baskınığının ne kadar olduğu oluyor.

Peki, bizciller nasıl oluyor da bu şekilde yayılabiliyor?

İlk simülasyonu tekrar izlersek, başlangıçta birbirinden bağımsız tek renkli adacıkların oluştuğu görülüyor. Zamanla mutasyon ya da göç sonucu bencil bireyler bu adacıkların içinde ya da etrafında belirmeye başlıyor. Aynı renkli bizciller, bu bencillerle başa çıkma konusunda başarılı olamıyor. Bencillerden kurtulmanın tek yolu, adacıkların genişleyerek, farklı renklerin birbiriyle temas etmesi gibi. Özellikle de farklı renkli bizcillerin bu bencillerle etkileşmeye başlaması...

Bu arada 10 kat az mutasyonlu simülasyon sonucunda özgecillerin bir süre liderliği ele geçirdiği, fakat son tahlilde bunun bizcillerin oranını daha da arttırdığını görüyoruz. Rastgelelik azaldığı için bizcilliğin böyle yüksek bir orana ulaşması beklendik bir şey. Özgecillikten bizcilliğe geçişin altında yatan dinamik de oldukça aşikar: bizcillerden oluşan bir ada özgecil bir adaya temas ettiğinde, özgecil ada ne kadar büyük olursa olsun, bizciller tarafından hızla işgal ediliyor.

Acaba özgecillerin yine bir süre yarışı önde götürdüğü, fakat ardından bizcillerin standartın üstünde değil de altında bir oranda sabitlendiği bir oyun söz konusu olabilir mi? Belki o zaman yardımlaşmada seçiciliğin kaçınılmaz olmayabileceğine dair bir umut doğar.


Yukarıdaki simülasyonda sadece kimlik sayısı 4'ten 3'e indiriliyor. Bu simülasyon aradığımız türden bir sonuca bizi yönlendirebilir gibi: özgecillerin düşüşünü izleyen bizcil yükselişi, belirsizlik arttığı için biraz da olsa azalıyor.

Yoksa bunun üç kutupluluğun ilişkilerde sürtünme ve bunalım yaratmasıyla bir ilgisi olabilir mi?

Kim bilir? Bu model üzerinden daha çok oyun oynamak gerekecek.

Notlar:

[1] Kimliksel çözünürlüğün ikili bir düzeyde oluşu, aşırı genişleyip çeşitlenme veya aşırı kutuplaşma altında (bizcillik ve onlarcıllığı en uç noktalarda tutan) bir bilinçli umursamazlığın varlığı olarak da düşünülebilir.

iZ-LeYiCiLeR