din-bilim-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din-bilim-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2014 Cumartesi

Kur'an ve Bilim 1 - Ayetler ve Bilimsel Keşifler






Çoğu Müslüman, Kur’an’da kendisinden sonra yapılacak olan bazı keşiflere dair işaretler bulunduğunu ve bunun, onun kutsallığını bilimsel olarak ispatladığını düşünüyor.  Ben bu şekilde düşünmeyi hep sakıncalı bulmuşumdur.

Tüm bilimsel teorilerimiz, aslında ele alınan gerçekliğin belli bir bilgi birikimi dâhilinde modellenmesinden öte bir şey değil. Onların gerçekliğin kendisi olduğuna inanamayız, bu bilimi dogmalaştırır. Zaten aradan yeterince zaman geçtikten sonra, gerçekliği betimlemede elimizdeki modeller yetersiz kalır ve teorilerimizi geliştirir ya da değiştiririz.

Misal, bugünkü fizik bilgimize göre kara deliklerin varlığı kesinlik kazanmış bir konudur. İlk olarak genel görelilik teorisinde öngörülen bu uzay-zaman tekilliklerinin madde ya da elektromanyetik ışıma ile etkileşiminden yola çıkarak var olduklarını artık gösterebiliyoruz. Fakat kara deliklerin termodinamiğini ya da içine düşen bilginin akıbetini hala tam olarak anlamış değiliz. Kara delikleri tartışmaya ve doğası hakkındaki fikirlerimizi güncellemeye devam ediyoruz.

Gelecekte kuantum mekaniği ve genel görelilik teorisini tutarlı bir şekilde birleştirebilirsek ya da belirli kısıtlar altında kendisinden onlara ulaşabildiğimiz daha genel bir model kurabilirsek, kara deliklerin varlığı tekrar sorgulanabilir bir konu olabilir mi? Yepyeni, kara deliksiz kozmoloji modelleri ve astrofizik ilkeleri doğabilir mi? Neden olmasın? Daha düne kadar esîr gibi varlığına kesin gözle baktığımız birçok şey, modern fizikle beraber hoş birer hatıraya dönüştü sadece.

Bugünlerde Müslümanlar arasında oldukça popüler olan bir diğer bilimsel keşif ise büyük patlama teorisi. Uzay-zamanın büyük patlama ile başlaması, ondan öncesi hakkındaki belirsizlikler ve olası bir büyük çökme ile uzay-zamanın yok olacağı senaryosu, birçok kişiye Allah’ın varlığının bilimsel ispatı gibi geliyor. Fakat bu teori uzun bir süre genel kabul görmüş olsa da her fizikçinin üzerinde uzlaştığı bir gerçeklik değil.

Örnek vermek gerekirse, bazı büyük fizikçiler, zar teorisi (ya da M teorisi) dedikleri başka bir model öne sürüyor. Kozmik (mikrodalga) arka plan ışınımını ile büyük patlama teorisi ne kadar tutarlıysa, bu teori de o kadar tutarlı. Uzay-zaman ise büyük patlamadan önce de hep vardı bu modellemeye göre, büyük çökmeden sonra da olmaya devam edecek. Büyük patlamanın betimlediği şey, birbirinden farklı iki evrenin bir uzay-zaman noktasında çarpışması olarak ele alınıyor sadece. Matematiği biraz daha zor olsa da, zar teorisinde kütleçekim kuvvetini taşıyan parçacığı diğer kuvvet taşıyıcı parçacıklardan niteliksel olarak ayırmak da mümkün. Ya da karanlık akış denen gözlem (galaksilerin erken dönemde şaşırtıcı bir şekilde soğuk kalmış olan bir bölgeye doğru çekildiği tespiti) de bu teoride daha anlamlı.

Hangi teori sağ kalacak, zaman gösterecek. Belki sağ kalan teori ne büyük patlama olacak, ne de zar teorisi. Şimdiden ikisinin de birçok alternatifi var. Hatta kimi büyük çılgın fizikçiler, kara deliklerde yeni evrenler doğduğunu ve fizik yasalarındaki ince ayarların bizim doğada gördüğümüz doğal seçilimin evrenler düzeyinde bir benzeri sonucu oluştuğunu iddia ediyor.

Oysa bugün Kur’an’da kara delik ve büyük patlama aranıp, bulunduğu gibi dün de Kur’an’da esîr aranıp, bulunuyordu. Ne yalan söyleyeyim, eğer inanmıyor olsaydım ve birileri Kur’an’ın kutsallığını bana esîrden, kara delikten, büyük patlamadan, vs. bahseden ayetlerle açıklamaya çalışsaydı; hem kendi inançsızlığımı derinleştirebilir, hem de karşımdakinin imanını yerle bir edebilirdim herhalde.

Bazı ayetler biz nereye çekersek oraya gider. İstersek dünyanın düzlüğüne, istersek dünyanın yuvarlaklığına; istersek büyük patlamaya, istersek zar gibi çarpışan evrenlere; istersek insanın bir anda yaratılmasına, istersek aşamalı evrime ulaşabiliriz onlardan yola çıkarak.  Üstelik bu sadece Kur’an için de geçerli değil, dileyen ondan çok daha önce yazılmış olan İncil’de de bulur aynı şeyleri, Avesta’da da, Purana ve Vedalar’da da. Hatta belki daha bile fazlası bulunur bazılarında.

Sözün özü, Kur’an’da bilimsel keşif arayıp, bulmak imanımıza iman katmaz, aksine zarar verir. Her şeyden önce akla iman ile şirke düşebiliriz. Bulduğumuz keşifler geçerliliğini yitirdiğinde ise şirke bulanmış o imanımız da elimizden kayıp, gider.

Kur’an’da keşif madenciliğine harcadığımız çabayı yine Allah’ın ayetleri olan doğa ve toplum kanunlarını daha iyi anlamak için harcasak – yani bilime hak ettiği önemi versek – neler olurdu, kim bilir? Belki o zaman, başkalarının yaptığı ve bizim “İşte, Kur’an’da bu da yazıyormuş!” dediğimiz keşifleri, bizzat biz yapardık.

Muhabbetle.

Seriye eklemeyi planladığım diğer yazılar:

2 - Ebced Hesabı/Cifir İlmi ve Nümeroloji
3 - 19 Mucizesi ve Şifreleme

18 Ocak 2010 Pazartesi

Mutlak Tanrısal

Bir eylem, bir söylem, bir düşünce ya da bir duygunun mutlak tanrısal olup, olmadığı nasıl an’laşılabilir?

Bir kişi kendisini Tanrı’nın gönderdiğini ve görevlendirdiğini söylüyor olsun.

Bu kişi babasız doğuyor, doğar doğmaz konuşuyor ve büyüyünce yaralıları iyileştirip, ölüleri diriltiyor olabilir.

Suyun üstünden, duvarların içinden yürüyebilir.

Geçmişin gizlerini, geleceğin gizemlerini açığa çıkartabilir.

Bilinç altlarına nüfuz edip, duyguları ve rüyaları şekillendirecek kadar şairane; bilinçleri kuşatıp, düşünceleri ve eylemleri yönlendirecek kadar makul sözler okuyabilir.

Hatta hayvanlar onun etrafında tavaf ederken, rüzgar onun sesini fısıldayabilir.

Peki biz, bir insan tarafından yapılamayacak kadar olağan üstü şeyler yapabildiği için ona inanabilir miyiz?

Teknolojideki ilerlememiz sayesinde günlük hayatta yaptığımız birçok şey, geçmişin sakinleri için yukarıdakilerden farklı değildi.

Bugün kısırlara çocuk yaptırabiliyor, dilsizleri konuşturabiliyor, sakatlara yeni uzuvlar verebiliyor, ölümcül hastalıkları iyileştirebiliyoruz.

Denizleri, dağları ve yolları çok hızlı aşabiliyor, bir günde dünyayı dolaşabiliyoruz.

Mesafe tanımaksızın birbirimizle sesli ve görüntülü haberleşebiliyor, dünyanın bilgi birikimine istediğimiz anda internetten ulaşabiliyoruz.

Beyinlerine bağladığımız elektrodlarla, denek insanlara tarifi imkansız duygular yaşatabiliyor, onların hatırlayamadıklarının izlerini bile beyinlerinde görebiliyoruz.

Laboratuarlarda hayvanları kopyalayabiliyor, fabrikalarda bakterileri çalıştırabiliyoruz.

Toprağın, suyun ve rüzgarın enerjisini ele geçirip, istediğimiz yerde harcayabiliyoruz.

Yüzlerce yıl önce yaşamış biri için bu eylemler bir insan tarafından yapılamayacak kadar olağan üstü değil miydi? Öyleyse, daha ileri ya da daha farklı bir teknoloji ile belki bize bir insan tarafından yapılamayacak kadar olağan üstü görünen şeyler de yapılabilir.

Bu bağlamda, bir eylemin, bir söylemin, bir düşüncenin veya bir duygunun mutlak tanrısal olup, olmadığını gösteren şey, onun olağan üstülüğü olmamalı. Peki, olağan üstülük değilse, hangi özellik mutak tanrısallık işareti olabilir?

Aslında bir şey mutlak tanrısalsa, onun mutlak tanrısal olduğunu göstermek mümkün olmayabilir. Fakat mutlak tanrısal değilse, özgür irade öz iradede erimemişse, nefs iddiasında haddini aşıyorsa,, bu çok kolay an’laşılabilir!

Bir eylem, zalimleri yerinden etmiyor, zulmü ortadan kaldırmıyor, hatta bazı insan ve nesneleri putlaştırıp, insanlar arasında yeni efendi-köle ilişkileri kuruyorsa..

Bir söylem, herkes için insanca yaşamın mümkün olduğu öz-ü-gür ve adil bir düzen istemini içermiyor, hatta haksızlık, adaletsizlik ve zulmü destekliyorsa..

Bir düşünce, zihinlerdeki putları kırmıyor, hatta düşünceleri kalıplara sokup, aşılmaz duvarların arkasına zincirliyorsa..

Bir duygu, haksızlık, adaletsizlik ve zulüm karşısında vicdanları aydınlatıp, ayağa kaldırmıyor, hatta karartıp, öldürüyorsa..

..ne kadar olağan üstü olursa olsun, mutlak tanrısal değildir!!

İşte bu yüzden, zalimleri yerinden ettiği için Muhammed Peygamber’e, zulme karşı çıktığı için Kur’an-ı Kerim’a, putları kırdığı için Hanif Din Tevhid Dini’ne ve vicdanımı aydınlattığı için O’nun bana hissettirdiklerine güveniyorum.

İşte bu yüzden, Müslüman deyince ilk aklıma İbrahim Peygamber, Firavun’un Karısı, Lao Tse, Buda, Musa Peygamber, İsa Peygamber, Muhammed Peygamber, Ali, Ömer, Ebu Bekir, Ebu Zerr, Şeyh Bedrettin, Hallac-ı Mansur, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Ömer Hayyam, Karl Marx, Errico Malatesta, Pierre-Joseph Proudhon, Mikhail Bakunin, Ali Şeriati, Ursula LeGuin gibi isimler geliyor. Bir kısmı kendine Müslüman demese de..

İşte bu yüzden, Münafık ve Müşrik deyince ilk aklıma Brahmanlar, Firavunlar, Karunlar, Bel’amlar, Ferisiler, Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Muaviyeler, Yezidler, Karun Kahyalar, Koca Efendiler geliyor. Çoğu kendine Müslüman dese de..

17 Şubat 2009 Salı

dÜşÜn tAşIn

Sağlıklı beslenmeyen ve yeterince işlemeyen hiçbir can-lı yapı bir yerden sonra gelişmeye devam edemez. Bu yapı ister fiziksel olsun, isterse zihinsel..

Bu bağlamda, son kullanma tarihi geçmiş, bozulmuş veya çürümüş kaynaklardan beslenen; tek bir kaynak türünü aşırı az ya da aşırı fazla tüketen; besinleri daha sindiremeden sürekli kusmak zorunda kalan,, bir beden ile benzer durumdaki bir beynin sağlık durumları da benzerdir. Ve bunun yanı sıra fiziksel bir uzmanlık alanında yetkinlik için bedenin niceliksel ve niteliksel olarak uygun bir şekilde çalıştırılıp, geliştirilmesi ne kadar gerekliyse, zihinsel bir uzmanlık alanında yetkinlik için de beynin aynı şekilde çalıştırılıp, geliştirilmesi gerekir.

Ne yazık ki bizler bu gerçeği hep göz ardı ediyoruz.. ..ve süpürüyoruz halımızın altına!


Yerine daha sağlıklı düşünme biçimleri gelmiş olsa da ata-larımızdan bize miras kalan, son kullanma tarihi geçmiş düşünce kalıplarında ısrar ediyoruz. Siyasetten dine veya bilimden sanata kadar her alanda bu tür kalıpları öyle kutsallaştırıyoruz ki hem de..

Evet, bazı eskimiş ya da bozulmuş düşünceler bir ölçüde zihinde hoş bir tat bırakırken, sağlık için de faydalı olabiliyor.. ..ama biz o kadar alkolik olmuşuz ki.. ..ser-hoş olmadığımız anda krize giriyoruz.

Zihinsel besin çeşitliliğine de benzer şekilde hiç tahammülümüz yok. Fen bilimcilere sözel bilimleri, sosyal bilimcilere sayısal bilimleri; dindarlara bilimsel makaleleri, bilimcilere dini risaleleri; sünnilere Bektaşi'nin Makalatı'nı, alevilere namaz hocasını; muhafazakarlara devrimci manifestoları, devrimcilere muhafazakar destanları okumayı ve anlamayı yasaklıyoruz. Böylece ne olursak olalım, eksik beslenen beyinlerimiz illa ki sağlıksız oluyor.

Beyinlerimiz ilkin ilk okul sıralarındayken hastalanmaya başlıyor aslında. Yıllar boyu kalitesiz* diyetisyenlerin belirlediği müfredatlara göre kalitesiz* öğretmenlerin elinde hazırlanmış olan kalitesiz besinlerleri yemek zorunda bırakılıyoruz. Üstelik yediklerimizi sindiremeden de yaptıkları sınavlarda kusturuyorlar bizleri. Kusamayanlarımızsa zehirleniyor. Yani okula başladıktan sonra beynimizin hastalanmaması bir mucize gibi.. İşin garibi, yabancı kültürlerin hüküm sürdüğü okullarımızda işler biraz daha düzgün. Onları özellikle koruyan birileri yoksa, yabancı kültürlerin bir parçası olmalı müfredatlarındaki sağlıklı beslenme endişesi..

Belki zehirlenmeleri azaltmak, belki de zenginleri arttırmak için son zamanlarda dersane zincirlerinin fast-food vari test temelli öğretim sistemlerinde öyle kolay kusabilecek bir şekle sokuyorlar ki beyinlerimizi, artık ne yersek kusuyoruz. Toplum olarak bir şeyleri çabuk unutmamız ya da hiçbir şeyi adam akıllı kavrayamamız bundan böyle daha kolay. Zorlamalara hiç gerek yok yani..

Hal böyleyken, çocuk gözlerinde bile hiçbir iz kalmıyor umuda dair..

Aramızdan beş on kişi her şeye rağmen sağlıklı beslenebilmeyi başarabilse de, beynini uygun bir şekilde çalıştırıp, geliştiremediği için arzuladığı zihinsel yetkinliğe ulaşamıyor. Birkaç kişi ulaşsa da gönlünde yatan yere, çoğumuzun yetkinlik ayıracıyla ayrımsanamıyor. Ayrımsansa da varlığı mevcut düzenin devamını tehdit ettiği için.. ..(aramızda) yaşamaya devam edemiyor.

Ah be güzel ülke, nereye böyle?


(*) 'kalitesiz' adılını kullanmayı almaşığı 'kötü niyetli' adılını kullanmaya özellikle tercih ediyorum..

24 Ocak 2009 Cumartesi

TuTuNaMaYaNLaR 2

Beri gel barışalım, Yad isen bilişelim.
Yunus Emre

İçrek ve dışrak daha kararlı birer yapıya ulaşabilmek adına bilgi aracılığıyla kişi(lik)ler üzerinden birbirine bağlanmak ister. (bkz: Bilim-Sanat ikilemesinde 1 birleme: Veri-Haber-İrfan sarmalında Bilgi)

Spor, bireysel din, meditasyon,, ve benzerlerinde içrek veya dışrak bilginin ortaklaşa paylaşılmasıyla bağlanma olur ve içrek-dışrak bütünleşir, bir-leşir, tekleşir. Diğer bağlanma durumlarında ise bilgi alış-verişleri söz konusudur ve bu yüzden bağ kuvveti teoride daha zayıf kalır. Fakat içrek ve dışrak karmaşık bağlanma bölgelerinin, yani kişi(lik) ve çevresinin birbirine uyum derecesi bilgi alış-verişiyle gerçekleşen bağları pratikte kuvvetlendirebilir. Bağ kuvvetlendikçe de içrekle dışrak birbirine daha çok yakı(nla)şır.

Bilgi dışraktan içreğe indirilip, veri-haber-irfan sarmalında yukarı doğrultuda işlenirse bilim (ve teknloji) olarak; bilgi içrekten dışrağa çıkartılıp, veri-haber-irfan sarmalında aşağı doğrultuda işlenirse sanat olarak kendini gösterir bağlanma. Bu bağlamda, bilimcinin dışrak verilerinin teknolojik gelişmeler üzerinden içrek marifete dönüşmesi ile sanatçının içrek marifetlerinin sanat eseri üzerinden dışrak veriye dönüşmesi eş nitelikte şeyler gibi görünür.

Aynı bağlanma felsefede karşılıklı bilgi alış-verişi üzerinden gerçekleşir. Bir anlamda filozoflar hem bilimci, hem de sanatçı olmuş olur. Ama onlardaki içrek-dışrak yakınlığı bilimciler ve sanatçılarınkiyle sporcular ve dindarlarınki arasında bir yere karşılık gelir.

Kişiler arası iktidar ilişkilerindeyse birisinin içreğinin bir diğeri için dışrak oluşu söz konusudur ve içrek-dışrak bağlanmaları bu yüzden kısmi bilgi alış-verişleri şeklindedir. Özellikle siyasette bilgiler birbirini kutuplaştırır ve topluluk içinde bireyler iki ya da üç farklı kutuba ayırılır: Sağcı-Solcu, Devrimci-Muhafazakar, Dinci-Milliyetçi-Atatürkçü,, gibi.. Topluluk içi zıt kutuplu bireyler birbirinden uzaklaşırken, farklı topluluklar zıt kutuplarının kısmi bilgi alış-verişleriyle birbirine yaklaşır. Türk Muhafazakarları'ndan uzaklaşan Türk Devrimcileri'nin Kürt Muhafazakarları'yla yakınlaşmasında olduğu gibi..

Siyaset dışı gündelik iktidar ilişkilerine ise biraz daha derinden bakmakta fayda vardır. Zira bunlarda bilgide çok kutupluluk olur ve bağlanmalar daha karmaşık hale gelir.

* * *

Aile "bir arada olduğunda birbirinin yıkılmasını önleyen" anlamına geldiği için onu birbiriyle kesişebilen iki ayrı küme üzerinden tanımlamakta fayda vardır: "Fiziksel Aile" ve "Zihinsel Aile".. Bu iki kümenin kesişiminde en çok anne-babalar, kardeşler, eşler, çocuklar, dostlar ve öğretmenler bulunabilir. Ve kısmi bilgi alış-verişiyle içrek-dışrak bağlanması insan ilişkilerinde sıklıkla bu kesişimdekilerdekilerle oluşur. En çok da ikiz kardeşlerle..

Resim 1: Yeşil tonlar annenin, mavi tonlar babanın, kırmızı tonlar ise çocuğun içrek kutbunun çekim alanı olarak düşünülebilinir.

Kişinin ilişkilerindeki kutup sayısı en fazla kesişimdeki kişi sayısının bir fazlası kadar olur. Anne ve baba ile kutup sayısı ilkin ikiyken, kişi bir süre sonra kendisiyle beraber bu sayıyı üçe çıkartır (Resim 1 ve 2). Zamanla da diğerleri eklenir.

Resim 2: Yeşil tonlar annenin, mavi tonlar babanın, kırmızı tonlar ise çocuğun içrek kutbunun çekim alanı olarak düşünülebilinir.

Kişiyle birbirleri hakkındaki bilgisi veri düzeyinde kalanlar ayrı kutuplarda olmaya devam ederken, karşılıklı bilgileri irfan düzeyine çıkanlar içrek kutupla yakınlaşır ve kimi zaman birleşir. Sadece fiziksel ailede kalanlar diğer dışrak kutuplar civarında öbeklenirken, sadece zihinsel ailede kalanlar bu içrek kutup komşuluğuna dahil olur.

Kutup sayısının ve kutuplar arası uzaklığın fazlalığı içrek-dışrak bağlanması için optimizasyonu güçleştireceğinden kişiyi olumsuz etkiler. Benzer şekilde bir toplulukta kişi başına düşen ortalama kutup sayısının ve ortalama kutuplar arası uzaklığın fazlalığı da o topluluğun kaynaşmasını zorlaştırır. Belki bunu bir örnek üzerinden tart(ış)mak daha iyi olur.

* * *

Kişi zihinsel ailesine öncekilerden farklı kişiler eklediğinde ve bu kişiler fiziksel ailesindekiler için yabancı olduğunda, içreğini değiştirmeye başlar. Bu içrek değişim kişinin salt varlığıyla bile fiziksel çevresindekileri değişikliklere zorlamasına sebep olur. Zira içrek değişince onunla bağlantılı olan tüm dışraklardan bir anlık da olsa kopar. Bu durumda içrek ve dışrakların daha kararlı birer yapıya ulaşabilmesi için aralarındaki bağın yeniden kurulması, yani değişmeleri gerekir. Değişime direnç gösterilirse içreklerde ve aralarında kişilik çatışmaları başlar. Kurumsal aile içindeki nesiller arası sürtünmelerde görüldüğü gibi: Zihinsel ailesine yabancıları eklemeyen çocuklar anne ve babalarıyla rahat bir şekilde iletişim kurarken, öteki çocuklar öncelikle ötekileşir!

Bazen kişinin zihinsel ailesine fiziksel ailesindeki herkes için yabancı olan, dahası yabancı kalmak zorunda olan bir grup insan eklenir. Çoğu geçmişten gelen.. Bazen de fiziksel ailesindekiler için kişinin içrek bilgisi veri düzeyinin üstüne asla çıkılamayacak kadar derinleşir. Bu iki gruba giren kişiler üzerinden içrek ve dışrakların bağlanması oldukça zor olur. Zira bağlanma çok köklü değişiklikler gerektir. Bu kişiler – tutunamayanlar - başka bir yerlere göçmezlerse, bir süre sonra fiziksel ailelerinin onlara tahammülü tükenir. Göçenlerin bir kısmı da gittiği her yerde tutunamayan olarak kalır.

Aileleri içinde fiziksel varlıklarının ortadan kaldırılması tutunamayanları salt zihinsel varlıklara dönüştürür. Fiziksel ailesindekilerin zihinsel ailelerine girerler böylece. Ve tüm dışrak o anda değişmeye başlar. Bazen oldukça yavaş, bazen oldukça hızlı..

Sevgiyle,,
oNuR :: sU LeKeSi,,

9 Ekim 2008 Perşembe

Bilim-Sanat ikilemesinde 1 Birleme: Veri-Haber-İrfan sarmalında Bilgi

Hayyam'ın anısına..

Dışrak bilginin içreğe indirgenmesi (bilim) ve içrek bilginin dışrağa yükseltgenmesi (sanat) birbirinden bağımsız olabilir mi?

İndirgenme ve yükseltgenme kelimelerini kimyadaki terimsel anlamları civarında birer anlamda kullandım bu tanımlamalarda. Öyle ki,

İki atomun kimyasal bir bağ yaparak bir bileşik oluşturması, her ikisinin de bu sayede daha kararlı[1] bir yapıya[2] ulaşabilecek olmasındandır. Eğer iki atomdan[3] birinin daha kararlı bir yapıya ulaşabilmesi için alması gereken elektron sayısı, diğerinin daha kararlı bir yapıya ulaşabilmesi için vermesi gereken elektron sayısına eşitse, elektron alış-verişi üzerinden bir kimyasal bağ[4] gerçekleşir. Bu alış-verişte[5] alıcı atom indirgenmiş, verici atom ise yükseltgenmiş olarak adlandırılır.

Buradan da anlaşılacağı üzere, bilim ve sanatı içrek ile dışrağın daha kararlı birer yapıya bürünebilmek için bağ kurması olarak görüyorum. Birinde alim (bilim insanı) alemin bilgisini kendisine katarak indirgenirken, diğerinde şair[6] (sanatçı) bilinç ve bilinç altındaki bilgiyi bilinç üstüne[7] katarak yükseltgeniyor. Böylece bilim ve sanat niteliksel olarak eş düzeyde şeyler olmuş oluyor. Bilimci ve sanatçı üzerindeki ayrı dünyaların insanı olma dayatması da sarsılıyor: Onlar sadece aynı yere birbirinin tersi iki yoldan ulaşıyor ve bir yolu kullanmak, diğer yolu kullanamayacak olmak anlamına gelmiyor. Bilimde sanat ve sanatta bilim üzerine biraz düşünülerek, bu iddia süslenebilir sanırım. Kim bilir, süslemenin sonunda belki filozoflar da hem bilimci, hem sanatçı olanlar olarak karşımıza çıkar..

Atomların bağlanması sadece elektron alış-verişiyle olmadığı gibi, içrek ve dışrağın bağlanması da sadece bilim ve sanatla olmak zorunda değil. Belki elektron paylaşmasıyla oluşan atomik bağlarla[8] spor ya da bireysel din (içrek ya da dışrak bilginin paylaşılması), elektron-ik kutuplaşmalarla oluşan bağlarla[9] da siyaset (bilginin kutuplaşması) birbirine benzetilebilir ve bilim, sanat, felsefe, spor, din, siyaset gibi kavramlar içrek-dışrak bağ kuvvetleri üzerinden çeşitli durumlar için karşılaştırılabilir. İçrek ve dışrağın parçalı yapıları birden fazla bağlanma tipini aynı anda olası da kılabilir. Ama bundan önce elektriksel yük yoğunluklarıyla benzeştirdiğimiz bilgi kavramını biraz didiklemek gerekiyor.

* * *
"Keşfetmeyi durdurmamalıyız: Tüm keşiflerimizin sonunda başladığımız yere dönmüş olacağız ve orayı ilk defa tanıyacağız.."
T.S. Eliot

Bilgiyi edinme yöntemlerini akıl, sezgi ve araştırma üzerinden olmak üzere üçe[10] ayırabiliriz. Herhangi bir alanda bilgi sahibi olmak için her üç yöntemin eş-zamanlı ve dengeli kullanılmasının gerektiğini düşündüğüm için, şimdilik bu yöntemleri yazının ilgi alanından çıkartıyorum.

Bilgiyi üç ardışık düzeyde inceleyebiliriz: Veri (“datum”), haber (“in-formation”) ve irfan[11] (“knowledge”).

Veri düzeyinde bilgi nesnesini kuşatmaz ve sahibi bilgiç olarak adlandırılabilir. Örneğin ekmek yapımı üzerine bu düzeyde bilgi sahibi olmak ekmek yapabilmek için yeterli olmaz. Bunun için bilgicin bilgisini haber düzeyine kadar derinleştirip, bilgine dönüşmesi gerekir. Haber düzeyinde bilgi ise nesnesini sadece dışardan kuşatır: Ekmek yapımı üzerine bu düzeyde bilgi sahibi olmak tek başına pasta yapabilmek için yeterli olmaz. Bunun için de bilginin bilgisini irfan düzeyine kadar derinleştirip, bilgeye dönüşmesi gerekir. İrfan düzeyinde bilgi nesnesini hem içten, hem de dıştan kuşatır. Bu üç düzeyi dini terminolojiye eminlikte (imanda) ilmen yakin, aynen yakin ve hakkan yakin olmak olarak indirgeyebiliriz.

İlk bölümdeki benzetmeye geri dönersek, içrek-dışrak bağıyla bilginin veri-haber-irfan doğrultusunda ilerlemesini bilimcinin indirgenmesi, ters yönde ilerlemesini ise sanatçının yükseltgenmesi olarak adlandırabiliriz. Bilimci bilgiç olup veri toplayarak, sanatçı ise bilge olup marifet (bkz: [11]) göstererek yola çıkar. Bilim yolun sonunda kendi marifeti olarak teknolojiyi, sanat ise yolun sonunda kendi verisi olarak sanat eserlerini üretir. Bilimci önce içreği, sonra dışrağı değiştirir; sanatçı ise önce dışrağı, sonra içreği.. ..Böylece her ikisi de keşfinin sonunda başladığı yere geri döner ve orayı ilk defa hakkıyla tanıma fırsatı bulur.

Ek Bilgi:

1) elektron-ik biçimi daha simetrik, daha düşük enerjiye sahip
2) asal gazların elektron-ik biçimleri
3) iki atom yerine ikiden fazla atom da olabilir
4) kimyasal bağ çeşitlerinden iyonik/elektro-valent bağ
5) sıfırdan bir bileşik oluşumu yerine eski bir tanesinin bağlarının kırılıp, bir yenisinin oluşması sırasındaki bir alış-veriş de olabilir
6) “şuur sahibi”, bilinç sahibi
7) ortak, toplumsal bilince
8) ko-valent bağ, eş(lenik)-valent bağ
9) van der waals bağı
10) dini terminolojide burhan, irfan ve beyan
11) “gerçeğe ulaştırıcı güçlü biliş, anlayış ve seziş” anlamına gelen, arif ve marifet ile aynı kökten türemiş bir kelime

iZ-LeYiCiLeR