düşüş-ce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşüş-ce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2018 Salı

Ataerkillik: Erkeklerin Keşfi Vs Kadınların İcadı


K: Yarın sabah uyandığımızda dünyadaki tüm erkekler birden ortadan kaybolmuş olsa, dünya daha yaşanası bir yere dönüşmez miydi?

E: Muhakkak! Zira bugün "insan"ı boğan her şeyin başında bir erkek var. Ama bu kadın dünyası ne kadar uzun sürerdi, onu bilmiyorum.

K: Erkek olmadan da üremenin bir yolunu bulmuş olduğumuzu varsay.

E: Beni düşündüren "biyolojik erkek" değil, "toplumsal erkek"ti.  Anaerkillikten ataerkilliğe geçişte sürücü kuvvet sence üremenin biyolojisinde oynadıkları rolün farkına vararak erkeklerin kendisini keşfetmesi miydi, yoksa kadınların kendi aralarındaki yönetişim savaşlarında erkeği icat etmesi miydi?

K: Ne olursa olsun erkeksiz bir toplum mevcut toplumdan daha iyi olacaktır bence.

E: İlk başta muhakkak. Ama düşünsene, erkeği icat eden daha neleri icat edebilir!

24 Nisan 2017 Pazartesi

Türk Sorunu: Tek Adamcılık


(bakınız: Duvara Karşı)

Durduğumuz yere ve bakış açımıza göre gözlemlerimiz değişir ama ikiyüzlü ya da yüzsüz olmadığımız sürece zihnimiz önümüzde duranı ters düz edecek kadar çarpıtmaz. Bir kere gerçekliği ters düz edince de, tüm olası yer ve açılardan bakmadıkça gerçeğe en yakın algı bir daha asla kurulamaz. 

* * * 

Toplumsal bilinç-altımızın derinliklerinde arkaik inançlarımızdan arta kalan ata kültünün kökleri maalesef hala sağ salim duruyor. İzlerini bugün dinden siyasete, kültürümüzün neredeyse her öğesinde görebiliriz. Önce biraz yakınlaşmak, sonra da oldukça uzaklaşmak gerek sadece... 

Şaman atalarımızın anaerkilliğinde, göçebeliğinde, ekolojikliğinde,, ısrar etseydik ya keşke. Nazar boncuklarından türbelere onların birçok fiziksel putunu korumakla yetinmemiş, atalar kültüyle aşamayacağımıza inanılan zihinsel putlar üretmişiz bir de sürekli düş(ün)cemizde. 

Bazılarımızın koruyucu ataları ve onlarla iletişimden sorumlu kamları diğerlerimizce kötü ruhlar olarak bellenince.. ..kendimizi geçmişlerimizle sınırlamakla kalmamışız, birbirimizden yalıtmışız bugünlerimizi de. 

Dinimizin özünde siyaset olduğu geçmişimizden, siyasetimizin özünde din olduğu bugüne gelin adım adım daha yakından bakalım hep birlikte. 

* * * 

Kadim atalarımız (doğal olarak) bakteri ve virüs gibi hastalık bulaşaklarından habersizmiş. Ve (yine doğal olarak) sebebini anlayamadıkları hastalık ve ölümleri kötü ruhların etkinliklerine yoruyormuş. Ata ruhların yardımını yönlendiren kamlar ile gökçe muncuk ve tomar gibi fiziksel putlar, onların kötü ruhlarla mücadelede sahip oldukları yegâne güçleriymiş. 

Bizler boy boy, devlet devlet,, müslüman ol(durul)urken.. ..birçok eski (şamanik) mem kendine saklanacak bir yer aramış olmalı zihinlerimizde. Şanssızlığımıza, Arap Cahiliye'sinin “Uzak Allah” tasavvuru Muhammedi İslam’ın içine sızmaya çoktan başlamış bile tam da o vakitlerde. Allah ile iletişimin ancak melek ve cinler aracılığıyla mümkün sayıldığı, melek ve cinleri hoş tutmak için de onlar adına yapılan putlara tapınmanın gerekli görüldüğü bu tasavvur, can çırpınan memlerimiz için bir kurtarılmış bölge oluşturmuş zihinsel evrimimizde. 

Putları birer birer kırılmış olsa da, melek ve cin kavramları nerdeyse dini anlayıştaki tevhidi devrimden önceki hallerine dönmüş “Arap Zihni”nde. Putların boş bıraktığı yerleri de Yahudi ve Hıristiyan anlayışlarından ithal edilen din adamlığı doldurmaya yeltenmiş. Bizim zihnimizde ise ata ruhlar için onların melek donu, kötü ruhlar içinse onların cin donu biçilmiş birer kaftan olmuş. Aklı taşık kamlar da zamanla imam, şeyh, şıh,, olabilmiş böylece. Onların heykel şeklindeki eski putlarına benzeyen balballarımızın soyu tükenirken, gökçe muncuk ve tomar gibi putlarımız uyum sağlayabilmiş bu sürece. 

* * * 

Siyasetin dinle her anlamda yer değiştirdiği bu zaman ve mekânda, yurdum siyasetinin ne mevcut sağı sağ, ne mevcut solu sol. Yüzünü nereye döndüyse artık? Ne sembolik, ne metaforik, ne de alegorik bir yanıt bulamıyorum! Acaba sorun yurdum siyasetinin iki yüzlü, üç yüzlü,, hatta yüzsüz olması olabilir mi? 

Yurdum siyasetçilerinin yüzleri şeffaf, arkalarında kim varsa onu görüyoruz aslında... 

Ülkemde siyasi hayata hâkim, kötülüklere karşı kutlu kurucularının siyasi anlayış ve ideolojilerine sığınıp, sıkışan 

(1/5) Komünist > Marxist - Leninist çizgide Şamanik bir (Devrimci) Sol anlayışı, 
(2/5) Kemalist < Garpçı - (Seküler) Türkçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Demokrat/Ulusal) Sol anlayışı, 
(4/5) İslamcı > Milli Görüşçü/Nurcu/Ak Görüşçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Muhafazakâr) Sağ anlayışı, 
(4/5) Ülkücü > Atsızcı/Türkeşçi çizgide Şamanik bir (Milliyetçi) Sağ anlayışı, 
(5/5) Kürtçü < Maocu/Apocu çizgide Şamanik bir başka (Milliyetçi) Sağ anlayışı 

var sadece. 

Üstü kara bir örtü ile kaplı, içi putlarla dolu dört duvar heterotopik bir memleket yani bizimkisi. İbrahim olup, putlarımızı yıkmaya kalksa birisi.. ..haşa elinde baltası ile onun da putunu yapar, diğerlerinin yanına koyarız biz. Zira bu putlar zaman ve mekânda yan yana dizilmiş olsa da, her biri bir başına hâkim farklı farklı bireysel zihinlere. Kimimizin kutsal kitabı Komünist Manifesto, kimimizin kutsal kitabı Nutuk, kimimizinkilerse Nur Risaleleri vesaire. 

* * * 

Bakmayın siz bugün sandıktan tek adamcılığa sadece % 51.41 evet oyu çıkmasına. 85 Anayasasının halk oylaması ile kabul edilmesi üzerine güldürüklü temaşa yazarı Aziz Nesin’in dili halkın % 91.37'ini eleştirmeye varamamış da, % 60’ında takılıp kalmış. Ondan olsa gerek o zamandan beri aşılamayan bu % 60 sınırı. Halkın en az % 90’ı tek adamcı yoksa hala. Hepsinin aynı anda desteğini alacak bir “kutlu” tek adam yok yani sadece ortalıkta. 

Peki, kötülüklere karşı tüm ata ruhların yardımını bize yönlendireceğine inanacağımız yeni bir kam ya da kendisi başlı başına yeni bir ata ruh olacak bir zat çıkarabilecek miyiz aramızdan yakın gelecekte? 

Ben onu bilmem de, tek bir putun yıkılmasından her zaman daha kolay olduğunu iyi bilirim iki putun aynı anda yıkılmasının. İster bir kişinin nezdinde olsun, ister tüm toplumun nezdinde… 

İşte taşın gerçek sırrı budur. İzleye durun, ibretli temaşadır.

2 Kasım 2014 Pazar

Dile(n)mek




Toplumda dilenmenin meşruiyeti giderek zayıflıyor. O kadar ki, cebimizdekileri onlarla paylaşmaya çekinmekten çok daha öteye gitti iş artık: sokaklarda onlara tahammülümüz dahi yok. Oyunlarını ortaya çıkarmak için birbirimizle yarışıyor ve o oyunlara kananları uyandırmaya çalışıyoruz. Oysa eskiden onlara yardım etmek için yarışırdık.

Peki, ne değişti eskiye göre?

Aklıma gelen en çarpıcı değişim, televizyonlarda, sinemalarda, tiyatrolarda ve de tabii ki miting meydanlarında bizleri ağlatan profesyonel oyuncaların oldukça fahiş ücretler almaya başlaması.

Ne yaman çelişki değil mi? Duygu sömürüsünü meslek edinenlerin bazılarına bizim belki hiç sahip olamayacağımız zenginlikleri bahşederken; diğer bir kısmınaysa bizi pek de etkilemeyecek karın tokluğu kadar bir bahşişi bile çok görüyoruz.

Bence meselenin en can alıcı noktası bu çelişkide saklı zaten, başka türlü olması imkânsızdı. Sokakta elimizi cebimize atmamıza engel olan şey her neyse, bebek yüzlü aktör ve aktrisleri ya da nur yüzlü hoca ve liderleri çoluğumuzun çocuğumuzun rızkına ortak etmemizin sebebi de aynı.

Ortaya çıkan oksimoronun kaynağı ahlakla değil, vicdanla ilgili: yani değişen şey, başkalarıyla ilişki kurma tarzımızda değil, kendimizle ilişki kurma tarzımızda.

Bize içine kaçabileceğimiz ve orada tüm sıkıntılarımızdan saklanabileceğimiz bir edebiyat sunan umut tacirlerine her şeyimizi verebiliriz bugün. Zira onlar olmadan yaşayamaya devam edemeyiz. Aynı duygularımızı sömürmelerine rağmen sıkıntılarımızın artabileceğini hatırlatmaktan başka bir işe yaramayan sahtekârlara ise dünyamızda asla yer yoktur.

Başıma gelen iki garip olayla sonlandırayım yazıyı. Anlayana sivri sinek, saz; anlamayana davul zurna, az.

İlk olay, on beş sene kadar önce, liseden yeni mezun olduktan kısa bir süre sonra gerçekleşti. İstanbul’da bir arkadaşımla beraber tüm paramızı çarçur edince, yolda kalmış ve metroya nasıl binip de eve gideceğimizi düşünmeye başlamıştık. O sırada bir dilenci geldi ve kendisine yardım etmemizi diledi. Vallahi biz de yolda kaldık, yoksa yardım ederdik deyince.. ..eline cebine daldırdı, bir avuç dolusu bozuk para çıkarttı ve ne kadar ihtiyacımız varsa oradan o kadar almamızı diledi. Ne yalan söyleyeyim, o dilenci olmasaydı o gün ne yapacaktık hala bilmiyorum.

İkinci olay ise on beş gün kadar önce İngiltere’nin Oxford şehrinde gerçekleşti. Üniversiteden eve dönerken çok yorulunca, bisikleti kenara çektim ve kaldırımda biraz dinlenmeye karar verdim. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Ben bağdaş kurmuş duvar dibinde otururken, yoldan geçen ve kafası da biraz güzelleşmiş bir genç, yanımda duruverdi. Elindeki henüz yenmemiş dürümü bana uzattı ve kabul etmemi istedi. Ben kendisini nazikçe reddedince, dilenci olmadığımı anlayan arkadaşları zorla uzaklaştırmak zorunda kaldı genci yanımdan. Zira o yine de dürümü almam konusunda ısrarcıydı.

Dilencilerin sokakta kurguladıkları sahnelerin de birer sanat performansı sayıldığı ve her oyuncunun emeği ile uyumlu bir ücret aldığı günler dileğiyle,

Sevgiyle,,
oNuR :: sU LeKeSi

10 Nisan 2014 Perşembe

GeZi'CiLeR'e


Gezi parkında başlayan ve tüm ülkeye yayılan dayanışma ve direniş hareketi, geleceğimizin korktuğum kadar karanlık olmadığını düşünmeye başlamama sebep olmuştu. Kolay değil, ilk defa kişilikler kimliklerin, bireyler devletin ve çoğulculuk çoğunlukçuluğun önüne geçiyordu bu ülkede. Ben de oldukça umutlanmıştım bu toplumsal değişimden.

Aradan bir seneye yakın zaman geçti ve ben şimdi eskisinden daha çok korkuyorum gelecekten. Zira, Gezi’cilik bir kimlik oldu, Gezi’ciler de diğerleri gibi çoğunluk olup, devleti yönetme hayalleri kurmaya başladı.

23 Aralık 2013 Pazartesi

YoL-suzluk Vs YüZ-süzlük


Yolsuzluk iddialarını AK'lama çabaları arasında şüphesiz en asilce duranı, İran'la aramızdaki "güçlü ABD ambargo duvarı"nın (bakan çocukları ve Halk Bank aracılığı ile) tünelleniyor olduğu karşı-iddiası.

Bir dakika ama, burada bir sorun var:

AKP seçmenleri, daha dünkü Suriye ve Mısır gösterilerinde "Kahrolsun İran"diye bağırıp, meydanları inletmiyor muydu?

En ufak bir İslami iktidar eleştirisi, gazete köşelerinden facebook duvarlarına kadar her yerde "İran Ajanlığı" ile suçlanıp, karalanmıyor muydu?

O zalimleştirilen İran şimdi bakan oğulları ve zengin iş adamlarıyla birlikte mazlum mu oldu? Peki ya ajanları??

El insaf ya Hu! Durum, "kendine Müslüman"lıktan bir adım öteye geçti, düpedüz "İki Yüzlü"lük oldu. Yüzsüzlüğe doğru ilerliyor.

Ne yazık ki halkın yüzsüzlüğü devletinkinden, seçmenin yüzsüzlüğü vekilinkinden, okurun yüzsüzlüğü yazarınkinden daha kötü. El insaf ya Hu, el insaf.


24 Mayıs 2011 Salı

Taraf(ı)-dar Türkiye


Bir futbol sezonu sonunda sokaklara dökülüp, birlik olan ama çocuklar öldür((t)ül)düğünde ve büyükler köleleşti(r(ildi))ğinde evlerine çekilip, bir-er olan kuru bir kalabalık.. ..Zenginleri paraya ve gücüne, fakirleri de zenginlere ve silahlı/silahsız bekçilerine tapan Türkiye! Yazık bize!

İnsan neden paraya tapar ki? Gücüyle güçlenip, tanrılaşmak için diyelim. Bir nevi fiziksel ve zihinsel mastürbasyon!

Peki insan neden insana tapar? Ona da gücüyle güçsüzlüğünü karşılaştırmamak için diyelim, yani sadece zihinsel mastürbasyon!!

Bu kadar basit mi? Muhakkak değil. Değil ama basit bir şeyleri derinleştirerek, derin bir şeyleri basitleştirmek çoğu zaman güzel çıkarımlar sağlar.

Fakat bugün hiç çıkarım yapmayacağım. Çünkü bugün çıkarım yapmak, benim için de sadece bir zihinsel mastürbasyon olacak!

8 Ekim 2009 Perşembe

Türk Sorunu

- 19 Eylül 1930, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt: [1], [2]

“Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk olmayanların bu memlekette tek hakkı vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.

Bu yerlerde (Türkiye'de) Saf Türk haklarına sahip olmak isteyenler, Türk Olmalıdır!


Türklüğü kabul etmez, onu küçük görür, ona ihanet eder, sonra da Türk'e tanınan haklardan, hatta ondan fazlasını isterlerse, bu olmaz!.. Buna "yağma yok!" derler!..


Türk Hakları'ndan istifade edebilmek için Türklüğü benimsemek, Türk harsını (kültürünü) kabul etmek, Türklüğü duymak, Türk menfaatlerini kendi menfaati yapmak, ona hürmet etmek, Türküm demek, Türklüğü harsiyle, hissiyle kabul etmek lâzımdır!.. Bunları samimiyetle benimseyenleri, yapanları Türk sayarız!... Kim olursa olsun!..
”

Adalet Bakanı’nın yukarıdaki cümlelerini doğru okumak için belki başka cümlelerine göz atmak gerekir: [1]

“Dünyadaki tüm medeniyetlerin kaynağı Orta Asya'dan göç ettikleri yerlere medeniyet götüren Türklerdir!”

“Türküm ve yalnız Türklük için yaşıyorum. O kadar ki Türk olmasaydım, kendimi dünyanın en bahtsız adamı sayardım...”

- 27 Mayıs 1934, 2510 sayılı İskan Kanunu için İskan Kanunu Mukavvat Ercümen Raporu: [3]

“Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için Devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir. Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun onlara verdiği her türlü hakları kullanmakta onları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunun içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Türküm diyen herkesin bu Türküğü devlet için belli ve açık olmalıdır (abç). Burada Devlet, hiçbir Türkün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemez.”

- 14 Haziran 1934, 2510 sayılı İskan Kanunu’nun 11. maddesi: [3]

“A: Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.”

“B: Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçe'den başka bir dil konuşanlar hakkında harsi, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle İcra Vekilleri Heyeti kararile, Dahiliye Vekili lüzümlu görülen tedbirleri almaya mecburdur. Toptan olmamak şartiyle başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içindedir.”

“C: Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırı içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.”

- 14 Haziran 1934, 2510 sayılı İskan Kanunu’nun 13/3. maddesi: [2]

“Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskanları mecburidir.”

- 1935 Kürt Raporu, Başbakan İsmet İnönü: [2]

“Dersim vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz. 1935 ve 36’da yolları, karakolları yapılacaktır. 1937 ilk baharına kadar hazır olursa, mürettip ve seferber iki fırka kuvvet ilbaylığın emrine, 1937 ilk baharında verilecektir. Süratle bütün Dersim silahtan tecrit olunacak, ilbaylığın o zamana kadar tetkiki neticesinde kuvvetle yapılmasını tasavvur ettiği, hükümete bildirdiği icraat da yapılacaktır. Bundan sonra Dersim’e verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu tasavvurlar gizlidir.”

- 1 Kasım 1935 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [4]

“İç yönetim kuruluşlarımızı, yurdun doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek gereğini duymaktayız. Yeni iki genel müfettişlik ve yeni bazı illerin kurulması gerekli görülmektedir. Bu arada Dersim bölgesinde önemli bir reform programının uygulanması da düşünülmüştür. İllerimizin sürekli denetimi ve ortak işlerinin bir elden yönetilmesini sağlayan genel müfettişlerden birçok yararlar bekliyoruz.”

- 25 Aralık 1935, 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin idaresi hakkında Kanun [2]

- 1 Kasım 1936 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [2]

“Dahili işlerimizde en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dahilde bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı ortadan temizleyip, koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş yetkiler verilmelidir ”

- 1 Kasım 1936 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [5]

“Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddi ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim.”

- 1937-38, Resmi kayıtlara göre 7,500; resmi olmayan kayıtlara göreyse 50,000’den fazla insanın öldüğü Dersim Olayları


- 1937 yılında yapılan Tunceli Tenkil Harekatı’na dair Bakanlar Kurulu Kararı: [2]

“.. Sadece taarruz hareketleriyle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür. Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp, kullanmaya çalışmak lazımdır.”

- 1 Kasım 1937 TBMM açılış konuşması, M. K. Atatürk: [6]

“Ulusumuzun layık olduğu yüksek uygarlık ve refah düzeyine ulaşmasının engellenmesinin düşünülmesine yer bırakılmadığı ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle mutluyum. Tunceli'nde (Dersim’de) yapılan uygulamaların sonuçları bu gerçeğin belirtileridir.”

1938, Dahiliye Bakanı Şükrü Kaya’dan Kültür Bakanlığı’na: [2]

“Bugünlerde Dersim’de yapılmaya başlanan ıslahat meyanında Türk keşafeti olan ve Dersim’den oldukça uzak yerlerde kız ve erkek yati mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersim’den getirilecek olan 5 yaşını doldurmuş kız ve erkekler okutturulup, büyütülmesi ve muvezi surette yetiştirilecek olan bunlar; yektigerile evlendirilerek baba ve analarından mevrus enval ve arazileri içinde birer Türk yuvası kurmaları temin ve bu surette Türk kültürünün Dersim’de esaslı bir surette yerleştirilmiş olacağı düşünülmektedir.”


- 3 Nisan 1961, DPT'ye bağlı “Doğu Grubu” tarafından oluşturulan ve “Kur.Alb. Politika D. Bşk. Haşim Tosun” imzalı bir gerekçe ile dönemin başbakanına sunulan “Devletin Doğu ve Güneydoğu'da Uygulayacağı Kalkınma Programının Esasları” başlıklı rapordaki yapılacaklar listesi: [7], [8]

“Halihazır İskan Kanunu ve tatbikatını, tesbit edilen politika ihtiyaçlarını karşılayacak ve asimilasyon temin edecek şekilde incelemek ve tadil etmek.”

“Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus strüktürünü Türk lehine çevirmek için, Karadeniz sahillerindeki fazla nüfusla, memleket dışından gelen Türkleri bu bölgeye yerleştirmek, bölgedeki kendilerini Kürt sananları bölge dışına hicrete teşvik ve bu hicreti finanse ederek, memleketin Türk çocuğu bulunan yerlerine iskan etmek..”

“Planlanan bölge okulları, köy okulları ve meslek okullarının faaliyete geçirilmesi... kız ve erkek misyoner yetiştirilmesi ve bunun için hususi müessese kurulması... Bölge halkından kabiliyetli ve küçükten asimile edilen gençlere yüksek tahsil imkanları sağlanması.”

“Irk bakımından, Türk siyasi düzeninin kendi menfaatleri bakımından en elverişli, en emin ve en çok imkan sağlayan düzen olduğunu telkin eden bir inandırma faaliyetine girişilmesi...”

“Uzmanlar tarafından hazırlanmış skeçler oynayacak küçük tiyatro ekiplerine, bölgenin lisanına vakıf saz şairlerine yukarıdaki fikirlerin aşılanması...”

“Dünya entellektüel muhitine Türkiye'de bir Kürt meselesinin mevcut olmadığının anlatılması.”

“Bir üniversiteye bağlı derhal bir Türkoloji Enstitüsü kurularak kendini Kürt sananların menşelerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması... Doğunun Türk tarihinin yazılarak neşredilmesi..”

“İslam Ansiklopedisi, Rus alim ve politikacısı Minovski’nin tarafgirane bir surette, kendini Kürt sananların menşeinin İrani olduğunu iddia eden yazısını alarak, kendilerini Kürt sananlar kısmında neşretmekle, Lozan’da delegelere kabul ettirilen, kendilerini Kürt sananların dağlı Türkler olup, menşelerinin Turani olduğu tezi ile de tezada düşülmüştür. Doğulu münevverler arasında münakaşayı mucip olan ve ayrılık taraftarlarına tutamak veren bu hatanın, derhal tashih edilmesi...”

“Kendilerini Kürt sananların, menşelerinin Turani kavimlere dayandığı hakkında, çeşitli yönlerden arayışlar yapılmaya ve neticelerinin türlü neşir vasıtalarıyla yayılması..”

- 18 Nisan 1961, Bakanlar Kurulu’nun 5/1108 numaralı kararı: [7]

“Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı tarafından hazırlanan 3 Nisan 1961 gün ve DPT-SPD-DG-2400 sayılı ilişik “Devletin Doğu ve Güneydoğu‘da uygulayacağı kalkınma programının esasları” adlı rapor Bakanlar Kurulunun 18 Nisan 1861 günü yaptığı oturumda müzakare ve kabul edilmiş ve a. Mezkur esasların Devlet Planlama Teşkilatınca planlama, koordine ve tatbikinin yapılması, b. Esasların yerine getirilmesi için DPT’nin ilgili Bakanlıklar mümessilleriyle kuracağı özel komisyonlarda programlaşan hususların Bakanlıklarca fiiliyat sahasına konulması, 18 Nisan 1961 tarihinde kararlaştırılmıştır.”

- 12 Eylül 1980, “Türkçülüğün Esasları”nın yazarı Ziya Gökalp’ın “Kürtçülüğün Esasları” başlıklı, el yazması kitabının son örneğinin Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi’nden alınıp, ortadan kaldırılması [9]

Kaynaklar


1) Kaynak göstermeyen İnternet Sitesi:
http://www.milliyetciforum.com/mahmut-esat-bozkurtun-sozleri-30939.html

2) Ses ve görüntü kayıtlarını kaynak olarak gösteren Belgesel Filmi: 38, Çağan Demirel

3) ["İskan Kanunu Muvakkat Encümen Raporu," 27 Mayıs 1934, TBMM Zabıt Ceridesi, Sıra Sayısı 189, c. 23 s. 8.] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.derinsular.com/kitap/2008/08/1934-tarihli-iskan-kanunu-ve-zorunlu-goc-uygulamal.php

4) [ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 1. Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1 Kasım 1935, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 6, Sa. 2] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d1yy.htm

5) [ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 2. Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1 Kasım 1936, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 13, Sa. 4] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d2yy.htm

6) [ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 3. Yasama Yılını Açış Konuşmaları, 1 Kasım 1937, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3] şeklinde kaynak gösteren İnternet Sitesi:
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d3yy.htm

7) “Ecevit’in gizli arşivindeki belgeler” başlıklı makale, Can Dündar
http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=5968

8) “Kendilerini Kürt Sananlar” başlıklı makele, Kürşat Bumin
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/default.aspx?t=23.01.2008&y=KursatBumin

9) “Ziya Gökalp’ın Kitabına Ne Oldu?” başlıklı makale, Mustafa İslamoğlu
http://www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=174&yazar=8

22 Mart 2009 Pazar

İslam Vs Kapitalizm

- Allah’ın selamı üzerine olsun,
- O’nun selamı benden sana olsun.

- O’nun yardımına ihtiyacım var aslında!

- Hayırdır kardeş?

- Kızımın yaşamasına izin vermesi için doktorların onu ameliyat etmesi, doktorların onu ameliyat etmesine şu kahrolası sistemin izin vermesi içinse 10.000 lira gerek!

- Desene daha önce, Allah’ın mülkünden o kadarını biriktirebilirim kısa bir süre içinde..

- O’nun rızkını bana ulaştırmasına aracılık edebilme olgunluğunu gösterebildiğin için Allah senden razı olsun,

- Biz Allah’tan razı olalım kardeş. Bakara 219: “De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin.
- Hamd yalnızca Allah’adır,

- Hamd yalnızca Allah’adır kardeş.


- Allah’ın selamı üzerine olsun,
- O’nun selamı benden sana olsun.

- O’nun yardımına ihtiyacım var aslında!

- Hayırdır kardeş?

- Kızımın yaşamasına izin vermesi için doktorların onu ameliyat etmesi, doktorların onu ameliyat etmesine şu kahrolası sistemin izin vermesi içinse 10.000 lira gerek!

- Desene daha önce, Allah’ın mülkünden o kadarını biriktirebilirim kısa bir süre içinde..

- O’nun rızkını bana ulaştırmasına aracılık edebilme olgunluğunu gösterebildiğin için Allah senden razı olsun. Bakara 274: “Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükafatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.”

- Hamd yalnızca Allah’adır kardeş,

- Hamd yalnızca Allah’adır..

- Allah’ın selamı üzerine olsun,
- Allah’ın selamı üzerine olsun.
- O’nun yardımına ihtiyacım var aslında!

- Hayırdır kardeş?

- Kızımın yaşamasına izin vermesi için doktorların onu ameliyat etmesi, doktorların onu ameliyat etmesine şu kahrolası sistemin izin vermesi içinse 10.000 lira gerek!

- Deme ya, Allah’ın mülkünden o kadarını biriktirebilirim kısa bir süre içinde ama..

- O’nun rızkını bana ulaştırmasına aracılık edebilme olgunluğunu gösterebilirsen Allah senden razı olsun. Bakara 272: “Siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. İyilik cinsinden ne infak ederseniz o size aynen ödenir. Size hiçbir şekilde haksızlık yapılmaz.”

- Hamd yalnızca Allah’adır kardeş,

- Hamd yalnızca Allah’adır..


- Allah’ın selamı üzerine olsun,
- Allah’ın selamı üzerine olsun.

- O’nun yardımına ihtiyacım var aslında!

- Hayırdır kardeş?

- Kızımın yaşamasına izin vermesi için doktorların onu ameliyat etmesi, doktorların onu ameliyat etmesine şu kahrolası sistemin izin vermesi içinse 10.000 lira gerek!

- Deme ya, malımdan o kadar para verebilirim sana ama..

- O’nun rızkını bana ulaştırmasına aracılık edebilme olgunluğunu gösterebilirsen Allah senden razı olsun. Bakara 264: “Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir..”

- Haklısın kardeş, al bakalım,

- Hamd yalnızca Allah’adır..


- Allah’ın selamı üzerine olsun,
- Allah’ın selamı üzerime olsun.

- O’nun yardımına ihtiyacım var aslında!

- Hayırdır kardeş?

- Kızımın yaşamasına izin vermesi için doktorların onu ameliyat etmesi, doktorların onu ameliyat etmesine şu kahrolası sistemin izin vermesi içinse 10.000 lira gerek!

- Deme ya, Allah yardımcın olsun..

- Sen Allah’ın mülkünden o kadarını biriktirebiliyorsun sanırım kısa bir süre içinde?

- Öyle kardeş ama daha iki gün önce yüklü bir miktar nafaka verdim bir yoksula.
- O’nun rızkını bana ulaştırmasına aracılık edebilme olgunluğunu gösterebilecek olsaydın Allah senden nasıl razı olurdu, bir bilsen. Bakara 215: “Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.”

- Haklısın kardeş, al bakalım..

- Hamd yalnızca Allah’adır..


- Allah’ın selamı üzerine olsun,
- Allah’ın selamı üzerime olsun.

- O’nun yardımına ihtiyacım var aslında!

- Hayırdır kardeş?

- Kızımın yaşamasına izin vermesi için doktorların onu ameliyat etmesi, doktorların onu ameliyat etmesine şu kahrolası sistemin izin vermesi içinse 10.000 lira gerek!

- Deme ya, Allah yardımcın olsun..

- Sen Allah’ın mülkünden o kadarını biriktirebiliyorsun sanırım kısa bir süre içinde?

- Öyle kardeş ama daha iki gün önce yüklü bir miktar nafaka verdim bir yoksula.

- O’nun rızkını bana ulaştırmasına aracılık edebilme olgunluğunu gösterebilecek olsaydın Allah senden nasıl razı olurdu, bir bilsen. Bakara 215: “Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.”

- Haklısın kardeş ama..

- Bakara 219: “Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.”

- Haklısın kardeş, al bakalım..

- Hamd yalnızca Allah’adır..



- Allah’ın selamı üzerine olsun,
- Ve aleyküm selam.

- O’nun yardımına ihtiyacım var aslında!

- Hayırdır kardeş, kimin yardımına ihtiyacın var?

- Kızımın yaşamasına Rabb’imin izin vermesi için doktorların onu ameliyat etmesi, doktorların onu ameliyat etmesine şu kahrolası sistemin izin vermesi içinse 10.000 lira gerek!

- Deme ya, Allah yardımcın olsun..
- Sen Allah’ın mülkünden o kadarını biriktirebiliyorsun sanırım kısa bir süre içinde?

- Öyle kardeş ama bu aylık nafakamı verdim bile ben bir yoksula.
- O’nun rızkını bana ulaştırmasına aracılık edebilme olgunluğunu gösterebilecek olsaydın Allah senden nasıl razı olurdu, bir bilsen. Bakara 215: “Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.”

- Haklısın kardeş ama dedim ya ben bu aylık hakkım olan nafakayı verdim..

- Bakara 219: “Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.”

- Yahu, niye anlamıyorsun? Sen benim neye ihtiyacım olduğunu nerden bileceksin, senin ihtiyacınla bir olur mu hiç benimki?

- Tevbe 53: “O münafıklara şunu da de ki; gerek isteyerek, gerek istemeyerek infak edip durun. O infak ettikleriniz sizden hiçbir zaman kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fasık bir kavimsiniz.”

- Bir kere şu okuyup durduğun infak ayetleri Peygamber Dönemi’ne ait ayetler, bizim için değil onlar. Bugün hiç aklın alıyor mu böyle bir şeyin olabileceğini? Hem sen kim oluyorsun da Kur’an’ı kendince yorumluyorsun? Bu zamana kadar herkes yanlış biliyordu da sen mi doğru biliyorsun? Sen nasıl oluyor da Kur’an’ı kendince yorumluyorsun?

- Tevbe 54-60: “İnfakların onlardan kabul olunmamasına sebep, gerçekte Allah'a ve Resulüne inanmamaları, namaza ancak üşene üşene gelmeleri, verdiklerini de ancak istemeye istemeye vermeleridir. Onların malları da, evlatları da sakın seni imrendirmesin. Bu olsa olsa, Allah'ın onları dünya hayatında bu gibi şeylerle azaba uğratmasından ve canlarının kâfir olarak çıkmasını murat etmiş olmasından başka bir şey değildir. Hiç şüphesiz onlar, sizden olduklarına dair yemin de ederler. Halbuki sizden değildirler. Fakat onlar öyle bir kavimdirler ki, korkudan ödleri patlıyor. Eğer sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar veyahut girilecek bir delik bulsalardı başlarını diker o tarafa doğru koşarlardı.”

- Sen falanca hadisi duymadın mı hiç? Wallahi sapıtmışsın sen!

- Yunus 15-17: “Böyle iken, âyetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, "Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir." dediler. De ki, "Onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabb’ime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım." De ki, "Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?" Artık bir yalanı Allah'a iftira eden veya O'nun âyetlerini inkar edenden daha zalim kim olabilir? Hiç şüphesiz o mücrimler iflah olmayacaklar.”

- Hiçbir ayeti inkar ettiğimi zannetmiyorum ben! Sen ne demeye çalışıyorsun?

- Yunus 36: “Onların birçoğu zandan başka bir şeye uymaz. Zan ise haktan hiç bir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki, Allah onların ne yaptıklarını bilir.”

- Yahu, sen kim oluyorsun? Müslümanlığı senden mi öğreneceğim ben?

- Yunus 41-44: “Eğer seni inkâr etmeyi sürdürürlerse, de ki; "Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yapacağım sizi ilgilendirmez, sizin yapacağınız da beni ilgilendirmez." İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin? İçlerinden sana bakanlar da var. Fakat sen, körlere, üstelik basiretleri de yoksa hidayet edip yol gösterebilecek misin? Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

- Bana bak, ben seni..

- Yunus 108-19: “De ki: "Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. Artık kim hidayeti kabul ederse kendi canı için kabul etmiş olur. Kim sapıklık ederse kendi zararına sapıklık etmiş olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim." Sana vahyolunana uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

19 Ekim 2008 Pazar

Kur'an - 3 ve Tart(ış)mak

Allah, İnsan, Peygamber, Kitap, Melek/Cennet/Can/Cin/İblis/Şeytan, Ahiret/Diriliş/Adalet gibi kavramlar imanın temel kavramlarıdır. Kişi bunların içini nasıl doldurursa söylediği herhangi bir dini şeye yüklediği anlam da ona bağlı olarak şekillenir. Kimilerine göre bu kavramların anlam yüklerinin dinde normalize edilmemiş olması (çözülmesi gereken) bir sorunken, benim için bu de-normalize durum Kesret-i Vahdet'i (Çokluğun Birliği'ni) ve İslam'ın evrenselliğini sağlayan yegane şeydir. Bir kişi bu kavramları ayetlerle ve kendi içinde uyumlu bir şekilde kurduktan sonra, ben onunla dini birçok konuda farklı düşünüyor ve birçok ayeti farklı yorumluyor olsam bile, ona saygıda kusur etmem (bkz: TDG). Tabii imanının tabakaları ölçüsünde.. (bkz: Anarşik İslam – 2, Bölüm IV İmanın Tabakaları) Ama iç tutarlılık yoksa, onu iç tutarlılığa zorlayabilirim.

Bu yüzden dini herhangi bir konuda tartıştığım birinden ilk isteyeceğim şey bu kavramları nasıl doldurduğunu bana göstermesi olur. Karşımdaki bana bir itikadi mezhebe bağlı olduğunu söyleyip, tartışmaya ön hazırlık sürecini hızlandırabilir. Ama isteğim bir ameli mezhep bağlılığıyla karşılanmaya çalışılırsa, hele bir de o ameli mezhebin ilintili olduğu itikadi değerler (veya mezhepler) bilinmiyor, hatta sağlanmıyorsa.. ..işte o zaman tartışmak yerine kaçmak gerekir.

Bu ön şart sağlandıktan sonra dini konularda düzeyli, yapıcı ve sağlıklı bir tartışmaya başlanabilir. Fakat tartışmayı düzeyli, yapıcı ve sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için başka şeyler gerekir. Bir kişinin sunduğu bir bilgi beyan (ayet, hadis, doğa bilimleri ve sosyal bilimler - onlar da Allah'ın birer kanunu ve ayeti) ile elde edilmişse karşısındaki de beyanla; burhan (felsefe) ile elde edilmişse karşısındaki de burhanla, irfan (sezgi, sanat) ile edilmişse karşısındaki de irfanla yeni bilgiler getirmelidir ve bunlar karşılaştırılmalıdır. Örneğin getirilen bir bilgi hadis bilgisi ise önce Kur'an'la, sonra diğer hadislerle, sonra diğer kutsal kitaplarla ya da bilimsel kanunlarla karşılaştırılabilir. Ve kaynakların güvenilirliğine göre (mesela bu bağlamda ayet hadisten daha güvenilirdir) en tutarlı sonuca varılabilinir. Felsefe ya da sezgiyi muhabbete bundan önce katmak suyu bulandırır, bundan sonra katmak ise suyu iyice arıtır. Zira dini bir hakikate ulaşmada beyan, burhan ve irfan yöntemlerinin üçünün birden aynı anda ve dengeli kullanılması yöntemlerin hata paylarını azaltacaktır. Bunlar da dini konularda düzeyli, yapıcı ve sağlıklı bir tartışmanın şartlarıdır.

Sanırım bundan önceki dini yazılarıma bir de İlhami Güler’in Üç Kur’an Tasavvuru isimli makalesindeki üçüncü tasavvuru eklersem, benim Kitap kavramımı anlamak isteyenlerin işini oldukça kolaylaştırabilirim. Güzel yazmış vesselam, çözümlemesini genişletmedikçe ona işaret etmekle yetinelim..

Prof. Dr. İLHAMİ GÜLER, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi

Bugün İslâm dünyasındaki düşünce hayatında birbirinden ayrı üç Kur'ân tasavvuru bulunmaktadır. Aşağıda bu üç tasavvuru yer yer meteforlara da başvurarak izah etmeye çalışacağım.

I – Birinci tasavvur, tarih boyu İslâm dünyasında egemen olmuş sünni tasavvurdur. Bu tasavvura göre Kur'ân kutsal bir kitaptır. Mutlak olan Allah'ın mutlak kelâmıdır. O'nun zatı ile kaim ezeli sıfatları olan ilim, irade ve kelâm sıfatlarının bir tecellisidir. Bundan dolayı "Kelâm-ı Kadîm"dir. Yaratılmamıştır. "Kelâm-ı Nefî" olarak yani mana olarak Allah ile birlikte zelidir. "Kelâm-ı Lafzi" olarak yani Arapça olarak Hz. Muhammed'e 7. yüzyılda indirilmiştir. Hitabı ve hükümleri evrenseldir. Yani bütün insanlaradır. Hükümleri itibariyle tarih üstü, toplum dışı sabit ve mutlaktır. Tanrı nihaî hakikati söylemiştir. Bu inanç giderek bütün hakikati söylemiştir kanaatine dönüşmüştür. Teşbihde hata olmaz. Onun taşı toprağı (harekesi-harfi cerri) altındır. İbarelerin, ifadelerin, cümlelerin altında binlerce anlam gizlidir. Her çağa göre manalar çıkarılabilir. O evrensel bir akide ve evrensel bir şeriattir. Vahiy, aklın alternatifidir (akıl-nakil). Aralarında derece farkı değil; mahiyet farkı vardır. Vahiy (Kur'ân), tabir yerindeyse Allah'ın aklının bir ürünüdür.


Kur'ân'ın içerdiği dini ruh, şeriatı da beden metaforlarıyla karşılayacak olursak; onun ruhu da bedeni de kıyamete kadar bakidir, değişmez ve evrenseldir. Bu Kur'ân anlayışını 'Ay' meteforuyla da izah edebiliriz. Ayın sınırları bellidir. Sönmüştür, ancak sürekli ışık verir. Ayın ışık kaynağı Güneştir. Kur'ân da sabittir. (Mevrid-i nassda içtihata mesağ yoktur). Ancak, Ayetlerden her zaman yeni manalar çıkarılabilir. O manaları ayetin altına Allah depolamıştır.
Böylesine mutlak-kutsal-sabit bir Kur'ân anlayışı doğal olarak Hz. Muhamet ve onun hadislerine de sirayet etmiştir. 'Sahih-i Buhari'nin veya 'Kütüb-i Sitte'nin neredeyse Kur'ân'a denk epistemolojik otoritesi buradan gelir. Mutlaklık veya kutsallık anlayışı mıknatıs gibi yakınında duran şeyleri kendine çeker ve onları 'yerden' kaldırır. Hz. Muhammed'in "Nur-i Muhammedi" kavramıyla varlığın ontolojik kaynağı haline gelmesi veya "levlake levlâk, Lema halaktu'l-Eflâk = sen olmasaydın evreni yaratmazdım" anlayışı buradan çıkar. Artık Hz. Muhammed "Arpa ekmeği yiyen Arap bir kadının oğlu, içimizden birisi değil, "fahr-i kainat"tır. Bu kutsallık ve mutlaklık Hz. Muhammed ve hadislerden geçerek Sahabeye, tabiun'a ve mezhep imamlarına sirayet etmiştir. Özetle, mutlak, kutsal ve sabit olan "merkez" etrafını, çevresini de kendine benzetmiştir.

II- İkinci Kur'ân tasavvuru, İslâm dünyasının ve düşüncesinin çöküşüyle beraber pozitivist bilim felsefesinin etkisinde kalan laik Müslüman aydınlarda oluşan tasavvurdur. Onlara göre Kur'ân, sönmüş bir yıldız gibidir. Zayıf bir parlaması vardır o kadar. Aklın 'aydınlama'sından sonra ona bir ihtiyacımız yoktur. Biz ilhamımızı gökten değil akıldan almalıyız. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bilim ve akıl sadece "Nasıl?" sorusunun cevabını vermez. "Niçin?" sorusunun cevabını da verir. Kur'ânın ruhu da bedeni de tarihseldir. Ortaçağın mistik aklının ürünüdür. Onun şeriatı "çöl kanunu"dur. Kur'ân kendi döneminde fevkalade ileri-devrimci adımlar atmıştır, fakat o adımların bugün için bir örnekliği veya kılavuzluğu söz konusu değildir. Halkın dini inancının kaynağı olması hasebiyle dolaylı bir saygınlığı vardır.


III – Üçüncü tasavvur yeni oluşmaktadır. M.İkbal, Fazlurrahman, H. Hanefi, M. Abid el-Cabiri, R.Garaudy, Ali Şeriatî, Abdulkerim Suruş, Mehmed S.Aydın, Mehmet Hatiboğlu gibi Müslüman entelektüeller tarafından savunulmaktadır. Bu tasavvurun ortak paydasını şöyle özetleyebiliriz: Mu'tezile'nin savunduğu gibi Kur'ân Allah'ın fiil sıfatlarından olan irade ve kelâm sıfatının ürünüdür. Yani ezeli değildir, yaratılmıştır. Mutlak olan Allah rölatif olan varlıkla ilişkiye girdiği zaman, çıkan ürün rölatiftir, mutlak değildir. Çünkü, Kur'ân'ı oluşturan dil (Arapça), Hz. Muhammed (insan) ve Arap toplumu rölatiftir. Vahiy ilişkisi bir zamanda (7.yüzyıl) ve bir mekanda (Arap yarımadası) vuku bulmuştur. Kur'ân, Lahûtî (ilahi) olduğu kadar nasûtîdir(insanidir). Allah insan aklı ve insan diliyle insana hitap etmiştir. Vahiy ile insan aklı arasında mahiyet farkı değil, derece farkı vardır. Vahyin fikri muhtevası Arap kültürünün ve Arap zihin dünyasının içindedir. Tevrattan, İncilden dini fikirler içerdiği gibi, Arap cahiliye döneminin doğru fikir ve fillerini de içerir. Başta Hz. Ömer olmak üzere Hz. Muhammed ve arkadaşlarının doğru görüp uyguladıkları fikir ve fiiller vahiy tarafından onanır. (Muvafakat-ı Ömer). Bundan dolayı Musa Carullah, bazı farzların temelinin sünnet olduğunu savunur. Bu bakış açısına göre vahyin bir dudağı gökte, bir dudağı da yerdedir. Yukarı aşağıyı belirler, aşağı da yukarıyı. Kur'ân sadece gökten inmemiştir, aynı zamanda yerden bitmiştir. Yerle gök arasında diyalektik bir ilişki söz konusudur. Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya insanın hakkı insana verilmiştir.(Esbab-ı Nuzul, Nesih-Mensuh, Mekki-Medeni.) Allah, Araplara hitap etmiştir. Arapça ile bütün insanlığa hitap etmemiştir. O günkü iletişim imkânlarını ve yabancı dil bilme oranını göz önünde tutarsak bu son derece doğaldır. Aksi, abes olurdu. Allah dini Arap olmayanlara yayma sorumluluğunu (şahidlik.2/143) Araplara yüklemiştir. Kur'ânda tekrar hatırlatılan (tezkire) 'ed-Din' Hz. Ademden beri peygamberlerin tebliğ ettikleri dindir. Yani İslâmdır. Ruh –beden metaforuna tekrar başvurursak, bu tasavvura göre Kur'ânın ruhu Hz. Ademden kıyamete kadar sabittir. Bunlar da Tevhid, MEAD (ahiret), ibadet (tapınma) ve Adalettir (salih amel/ahlak). Kur'ânın bedeni ise (şeriat) tarihseldir. Yani Kur'ândaki sosyal ve siyasi hükümler (muamelât) Arap toplumunun maslahatları göz önünde tutularak oluşturulmuştur. Çünkü, sabit olan ed-Din, indiği toplumun yapısına göre 'tedeyyûn' eder. Etini ve elbisesini tarihten ve toplumdan giyer. Vahyi ve ilahî (semavî) anlamda din tektir. Şeriatler ise muhteliftir. Son şeriatın (Kur'ân ve Sünnet) ismi de 'Şeriat-i Muhammedi'dir. Ortaçağda 'islâmi İlimler'i tedvin eden Müslüman alimler, Arapların ihtiyacını karşılayan 'Şeriat-ı Muhammedi' (Kur'ân-Sünnet) den ümmetin bütününün ihtiyaçlarını karşılayacak 'islâm şeriatı'nı (İslâm medeniyetini) inşa ettiler. Geleneğin katılığı ve taklidin yaygınlığı nedeniyle yeniçağa geçerken bu ortaçağ şeriatı aşılamadı. İslâm dünyasının her alanda yaşadığı krizin anlamı budur. Bugün 'şeriat' denince herkesin şuuruna üşüşenler bunun kanıtıdır.


Bu tasavvura göre Kur'ân güneşe benzer. Güneş sıcaktır, dinamiktir varlık olarak sınırları belli olsa da ışıma yoluyla görülmez. Işıma yoluyla kendinden bir şeyler kaybeder. Kur'ân'ın ışıması Müslüman entelektüelin kalbi (aklı ve sezgisi) vasıtasıyla olur. Kur'ân'ı okuyan mümin entelektüel, ondan kimliğini, kişiliğini, benliğini, karakterini ve bilincini oluşturur ve dünyevi olgular, olaylar, fenomenler dünyasına dalar ve sorun çözer. Kur'ân'ı tefsir etmez. Olayları tevîl eder (aslına, hakikatine icra eder, çözer). Bundan dolayı peygamber "Ma raahu'l-muminune hasenen fehuva intallahi hesanun= müminlerin iyi gördüğü, Allah indinde de iyidir" demiştir. Bu durumda hata da yapılsa bir sevap alınır. Hz. Ömer böyle bir şahsiyet idi.


Bu tasavvura 'fenomenolojik' tasavvur ismi verilebilir. Olguların özüne bakar. Kur'ân bütünüyle 'ölçü' değildir. Örnektir. Örneği kavrayan, Allah'ın karakterini ve insanlardan ne istediğini anlayan mümin, Allah gibi sorun çözer, kitap yazar, hüküm koyar. Çünkü 'her dönemin ayrı bir hükmü vardır'(13/98). Kitabı şerhetmez. Bulunduğu epistemolojik zemin yorumsamacıdır. hermenötiktir. Rölativizm ile mutlak hakikat iddiasının arasında, dinlemeyi bilen, hakikatin bulunabileceğine inanan, delile dayanan, iknai bir yoldur bu.


Bu tasavvuru bir başka metaforla da açıklayabiliriz. Bu tasavvurun Kur'an kavrayışı 'yağmur'a benzer. Yağmur rahmettir. Yağmuru oluşturan su yeryüzünden gökyüzüne çıkar 'bulut' olur yoğunlaşır ve yere 'yağar'. Vahyin, Kur'ân'ın fikri malzemesi de yerden alınır. Vahyin bütün verileri yeryüzüne aittir. Olgular, niyetler, duruşlar, fiiller Allah tarafından Semadan dinlenir ve Vahiy pasajları (ayetler) olarak 'inzal' edilir. Vahiy, Kur'ân'da rahmettir(7/203). Yağmur humuslu topraklarda berekete dönüşür. Vahiy de kalbi 'yumuşak' olan insanlarda hidayete dönüşür.


Bu bakış açısında merkez dinamik olduğu için çevre ve etraf da dinamiktir. Hz. Muhammed ve Sünneti de ölçü değil, örnektir (usce). Kur'ân ile sünnet arasındaki fark Allah ile Hz. Muhammed (halik-mahluk) arasındaki fark kadar büyük değildir. Hz. Muhammed'in yanılabilirliği oranında azdır. İnsanların en hayırlıları Sahabe, sonra tabiun, sonra etba-ı tebiun değildir. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. En hayırlıları en muttaki olanlarıdır.


Üçüncü tasavvura göre din, salt bir takım kutsal kişiler (peygamber, sahabe, veli, şeyh, imam, ilahiyatçı,vs.) kutsal mekanlar (Kâbe, Mescid-i aksa, cami,vs.), kutsal zamanlar (Ramazan, Cuma, Kadir gecesi vs.), kutsal nesneler (Kur'ân, zemzem, tesbih, seccade, sarık, cübbe, vs.) değildir. Din salt ahiret için (köşk, şarap, huri) yapılan bir takım özel ibadetler (hacc, oruç, namaz, Kur'ân okuma vs.) de değildir. Din, Tevhid inancı ile birlikte (iman) bunun zorunlu yansıması olan adalettir (salih amel). Din, dünya içindir, dünya da ahiret içindir. Din, gün boyu iyiliği, adaleti hakkaniyeti ayakta tutmaktır, bunları ikâme etmektir. Kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir (emr-ibil ma'ruf ve nahye ani'l-munker). Sosyal ve siyasal günah işlememektir. Çünkü bunlar büyük günahlardır. İnsan hakları ihlalleri büyük günahlardır. Ahlâki her davranış, gün boyu işlenen daimi sevaptır, ibadettir. Bir öneriyi, çözümü, fikri ve fiili 'dini' kılan şey, başına bir ayet veya hadis yerleştirmek değildir. Muttaki bir bilinç, temiz bir vicdandan gelen her öneri, çözüm, fikir ve fiil, dinîdir.

iZ-LeYiCiLeR