25 Eylül 2008 Perşembe

Kur'an - 1

Kur’an’ncayla “okuyarak, düşünerek ve yaşayarak” anla(ş)madan önce, kişiler benimkiler gibi İslam hakkındaki yazıları neden okur ki? Kur’an ile yüz yüze tanışıp, baş başa konuşup, kalp kalbe bilişmek yerine onu başkalarından duyduklarıyla tanımayı, dinlemeyi, bilmeyi seçmek hiç makul değil. Makul olan tanışıp, konuşup, biliştikten sonra muhabbete kendi dostlarını da katabilmek, onun dostlarını da..

Kişi Hira’yı sadece kendi vicdanında bulabilir. Hira'da inmeye başlayan vahiy de içrek mağaralara aklı kullanarak ulaşmayı öğütler. Zira kavli ve kevni tüm ayetleriyle kendini ancak ilk olarak o mağaralarda açığa çıkarır. Ve kendi mağarasını bulmamış olan, başkalarının mağaralarında havasızlıktan boğulup, ölür de.. ..öz mağara kararırken, özge mağara kirlenir.

Peki ben niye “içreği dolduran ve dışrağı kuşatan Rabb'in katında bizim yekpare düzlemimizle derinleşen” bu kitabın yüzlerinden benim gördüğüm birini çizmeyi deniyorum? Niye onunla içrek muhabbetimi dışrağa duyurmaya çalışıyorum?

Çünkü ellerindeki mikrofonlarla ve megafonlarla kulaklara, yazdıkları ve çizdikleriyle gözlere perdeler çekenler var. Birileri akıllara duvar örüyor, birileri kalplerdeki mağaraları kirletiyor, karartıyor. Birileri kendi kokuşmuş mağaralarında, susuzluktan kurumuş topraklarının altına erkek, kız, tüm çocukları diri diri gömüyor! Üzerinde kendilerini rahat hissettikleri zemini berkitmek için..

Ve Kur’an Allah'ın katından bana çıkışıyor: “Kendi rahatın mı seni onları Biz'le rahatsız etmekten alıkoyan!” diye..

Varsın, rahatsız olsun o birileri,

Muhabbetle,,

9 Eylül 2008 Salı

Beyan-Burhan-İrfan üzerine - 3


İkinci yazıda inşallah daha fazla canımız sıkılmaz demiştim ama birilerinin canı sıkılmadan benim can sıkıntım geçmeyecek gibi. Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki’nin “Hadis ve Sünnete Dair Bir Cevap” isimli makalesini aşağıda incelemeden önce yönteme dair birkaç açıklama yapma gereği duyuyorum:

1) Dini bir hakikate ulaşmada beyan, burhan ve irfan yöntemlerinin üçünün birden aynı anda ve dengeli kullanılması yöntemlerin hata paylarını azaltacaktır.

2) Dini bir hakikate ulaşma amaçlı bir tartışmada yöntemlerden herhangi biriyle elde edilmiş bir bilgiye cevap verirken aynı yöntemi kullanmak tartışmayı daha sağlıklı kılacaktır.

* * *

“İslamiyetin her türlü meselesinde, söz söylemek, ahkâm kesmek hakkını kendilerinde gören bir kısım zevat..” (Niyazi Beki)

Yazının sonunda tamamını verdiğim makaleye Niyazi Beki böyle başlamış. Oysa bir Müslüman İslam’ın her türlü meselesinde söz söylemek zorunda değil mi? İslam’da ne zamandan beri Kilise Hıristiyanlığı’ndaki gibi bazı konular hakkında kendilerinden başkasının konuşamayacağı bir ruhban sınıfı var? Ki yazar kendini o sınıfa, başkalarını da diğer sınıfa dahil etmiş; sınıfından çıkmayı deneyenleri de küçümsemiş..

“Ama, kasdedilen “Kur’an’ın bitmez tükenmez hazinesi vardır. Ezelî bir zatın kelâmıdır, her müşkilimizi onun işaret ettiği yollardan çözebiliriz” mealinden çok, “Kur’an bize yeter! Mezhep imamlarına ne gerek var? Müçtehidler de kim oluyormuş? Sahabeler de insandı canım! Hadislerin de çoğu mevzu, sonradan uydurulmuş! Kalanlarda bindörtyüz yıllık. Dolayısıyla, yaşadığımız asırda yeni birşeyler söylemek lazım. Bunun için de Kur’an bize yeter..” gibisinden iddialar olunca..” (N.B.)

Yazar Kur’an’ın her türlü soruna dair bir çözüm içeren ezeli bir hazine olması mealini nasıl oluyor da işaret ettiği iddialarla çelişir buluyor? Nasıl bir mantık ilişkisi kurmuş? Bu iddiaların tam tersi, yani “mezhep imamları, müçtehidler, sahabeler ve hadisler olmaksızın o hazinenin kullanılamayacağı” asıl o mealle çelişmez mi??

“Bütün asırlara seslenen yaş kuru herşeyi ihtiva eden Kur’anın bütün prensiplerini anlamak ancak vahiy ile desteklenmiş olmakla mümkündür. Vahiy ile desteklenmeyen hiçbir insan aklının, bütün bu bilgileri doğrudan Kur’andan alması imkânsızdır..” (N.B.)

Acaba yazar Zülkarneyn’in kim olduğu, Ashab-ı Kefh’in sayısı gibi Kur’an’da bilemeyeceğimizin söylendiği şeyler mi kastediliyor burada? Eğer öyle değilse neler bu peygamberler dışında kimsenin anlayamayacağı şeyler?

Sadece vahiy alanlara özel bilgiler mi söz konusu? Ya da “peygamberler kendilerine vahyedilenin tamamını açıklamazlar” mı denmek isteniyor?

Kur’an “Fakat [bize emanet edilen] mesajı size açıkça tebliğ etmekten başka bir şey ile yükümlü değiliz”. (36:17) (Ayrıca bakınız: 5:17, 10:108, 13:40, 16:35, 16:82 ..vb) demiyor mu Peygamber’in ağzından? Sadece tebliğ etmek!

Hem sadece Peygamber’in anlayabileceği bir şeylerin olması Kur’an’ın hitap gücünü azaltmak demek değil mi? Allah Peygamber dışındakilere bazı şeyleri anlatmakta aciz mi? Peygamberliği kendimizce yüceltmek için Kur’an ve Allah’ı küçültüp şirke düşmekten Allah’a sığınmak gerek. Allah’ın vahyini alabilecek birisi olmak yeterince saygıdeğer biri olmak demek değil mi zaten?

Sad 86-88: “DE Kİ [ey Peygamber]: “Bu [mesaj] için sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ve ben sahip olmadığı şeyleri iddia edenlerden değilim. Bu [ilahî kelâm], bütün âlemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır. Ve onun anlamını bir süre sonra mutlaka kavrayacaksınız.””

Neml 92: "Ve Kur'an'ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.”

Bakara 272: “(Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lakin Allah dilediğini doğru yola iletir. (..)”

Görüldüğü gibi Peygamber Kur’an’ın bir hatırlatma olduğunu, kendisinin sadece onu okuduğunu, tebliğ ettiğini ve uyardığını, kimseyi doğru yola iletemeyeceğini söylüyor ve ekliyor “anlamını kavrayacaksınız”! Kavratacağım demiyor.. Sahip olmadığımı iddia etmem diyor..

Casiye 28: “O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır, (onlara şöyle denilir:) "Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!"

Maide 103-105: “Hakikati inkara şartlanmış olanlar, kendi uydurdukları yalanları Allah’a yakıştırırlar. Ve onların birçoğu akıllarını kullanmaz. “Allah’ın indirdiğine ve elçisine gelin” denildiğinde, “Atalarımızdan gördüğümüz inanç ve eylemler bizim için kafidir” diye cevap verirler. Ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan uzaklaşmış kimselerdiyse de mi? Sen imana ermiş olan, yalnız kendinden sorumlusun! (..)”

Allah Kitabı’nda sık sık “Düşünmeyecek misiniz? Düşünen bir toplum için bunda derin anlamlar vardır!” demiyor mu? Bu ayetleri düşünmeyecek miyiz?

Bakara 104: “Ey iman edenler, 'Raina-Bizi güt' demeyin. 'Unzurna-Bizi gözet' deyin ve dinleyin. Kafirler için acı bir azab vardır.”

Müslüman Zihni’nde olması gereken Peygamberlik niteliği Kur’an’ca bu kadar açık olarak işlenmişken Peygamber’sahip olmadığı şeyleri yakıştırmanın nedeni ne olabilir?

“İbni Mes’ud bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Kur’anda bizim için herşey açıklanmıştır. Ancak bizim aklımız onu idrak etmekten âcizdir. Bunun içindir ki Allah “Sana da kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye Kur’anı indirdik”16/44 şeklinde ifade buyurmaktadır.” (N.B.)

Nahl suresininin 44. ayetini değişik meallerden inceleyelim:

“[EY MUHAMMED,] Ve biz sana da bu uyarıcı kitabı indirdik ki, insanlara, başından beri indirilegelen mesajın aslını olanca açıklığıyla ulaştırasın ve onlar da böylece belki düşünürler.” (Muhammed Esed)

“(Ey Peygamber!) Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.” (Elmalılı)

“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.” (Diyanet Vakfı)

“Sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur'an'ı indirdik.” (A. Gölpınarlı)

“Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.” (Ali Bulaç)

Bu ayetin neresinde aklın aciziyeti söz konusu? Tam tersine Peygamber’in ulaştırdığı, anlattığı ve açıkladığı Kur’an’ın insanların düşünüp anlaması gerektiği yazmıyor mu? İbn-i Mesud ayetin neden düşünme kısmını budamış? Aklı aciz gösterebilmek için mi?

“İmam Şafii gibi âlimler bu gibi ayettlerde geçen “hikmet” kelimesini sünnet olarak açıklamışlardır.” (N.B.)

Hiçbir mealde bu ayetteki hikmet kelimesinin yerine sünnetin kullanıldığını görmedim. İmam Şafi neye dayanarak böyle bir açıklama yapmış? Hem sünnet indirilecek bir şey mi? Kendisine indirilen vahyi yazdıran Peygamber, sünnet vahiy gibi indirilen bir şeyse sünneti niye yazdırmadı?

Kur’an’da hikmet 101 kere kullanılmış. Gelin bakalım ayetlere de ne demek olduğunu anlamayı deneyelim:

Bakara 251: "(..) Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. (..)"

Al-i İmran 48: "(Melekler, Meryem'e hitaben İsa hakkında sözlerine devam ettiler:) Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek."

Meryem 12: ""Ey Yahya! Kitab'a (Tevrat'a) vargücünle sarıl!" (dedik) ve henüz sabi iken ona (ilim ve) hikmet verdik."

Nisâ 54: "(..) Oysa İbrahim soyuna Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik."

Bakara 269: "Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar."

Al-i İmran 58: "(Resulüm!) Bu söylenenleri biz sana ayetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz."

Yunus 5: "(..) Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır."

Mümtehine 5: "Rabbimiz! Bizi, inkar edenler için deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegane galip ve hikmet sahibi, ancak sensin."

Görüldüğü gibi yegane hikmet sahibi Allah’mış ve o dilediğine hikmetinden verirmiş. Hem Kur’an hikmet dolu bir kitapmış ki ancak akıl sahipleri düşünüp, ibret alırmış. İmam Şafii bunları okumamış mı?

“Allah ve resûlü bir işte hüküm verdiği zaman, erkek-kadın hiçbir mü’min için kendi işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve resûlüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 33/36” (N.B.)

Ahzab Suresinin bu ayetini sonrasıyla beraber okuyalım:

36. Allah ve Elçisi bir konuda hüküm verdikten sonra artık inanmış bir erkek ve kadının kendileriyle ilgili konularda tercih serbestisi yoktur: [bu, hakkı kendinde görerek] Allah'a ve Elçisi'ne isyan eden kimse, apaçık bir sapkınlığa düşmüş olur.
37. VE BİR ZAMAN, [ey Muhammed,] Allah'ın lütufta bulunduğu ve senin de iyilik ettiğin kişiye, “Eşini terk etme ve Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!” demiştin. Ve [böylece] Allah'ın yakında aydınlığa çıkaracağı şeyi içinde gizlemiştin; çünkü insanlar[ın ne düşüneceklerin]den çekiniyordun, oysa çekinmen gereken yalnız Allah olmalıydı! [Fakat] sonra Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde onu seninle evlendirdik ki [gelecekte] evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlar[la evlendikleri] için müminler suçlanmasın. Ve Allah'ın buyruğu [böylece] yerine getirilmiş oldu.

38. [O halde,] Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeyi yapmasından dolayı] Peygamber'e hiçbir suç isnad edilemez. [Gerçekte, bu] sizden önce gelip geçenler için de Allah'ın bir uygulamasıydı; ve [şunu unutma ki] Allah'ın iradesi mutlaka tecelli eder.

36. ayet İbn-i Abbas’a göre Peygamber Zeyneb’i kölesi Zeyd için ailesinden istediği ve onların bunu kendilerini Zeyd’den daha soylu gördükleri için kabul etmedikleri zaman inmiş. Yani birileri kendi çıkarları için Allah’ın Peygamberi’ne karşı çıktığı zaman..

Ayetin devamında da Zeyneb ile Peygamber’in evlenmesi üzerine insanların Peygamber’e karşı çıkıp, onu suçlama olasılığından bahsediyor.

Yani bu ayetlerde Peygamber’e ilk karşı çıkış evlenme işlerinin sosyal statükoya göre düzenlenmesine Peygamber’in karşı çıktığı durumda oluyor. Daha sonra ayet iniyor ve aile evliliği kabul ediyor. Ama evlilik kötüye gidiyor. Peygamber’e Zeyneb ile evlenileceği ilham ediliyor. O da bunu bildiği ve insanların tepkisinden korktuğu için Zeyd’e eşini boşamamasını söylüyor. Allah Peygamber’in bu davranışını onaylamıyor, “onlardan değil, Allah’tan çekinmeliydin” diyor. Ve kendi kölesinin eski eşiyle evlendiği için insanların ona karşı çıkamayacağını söylüyor.

Görüldüğü gibi durum, yani “karşı çıkış” özel bir durum. Zira olay içinde Zeyd Peygamber’e karşı çıkıyor ve bu Allah’ın buyruğunun bir parçası olarak gösteriliyor. Öyleyse bu ayetler nasıl olur da makalede yorumlandığı gibi yorumlanabilir?

“Namazın rek’at sayısı gibi bütün ümmetçe dinin zaruri esaslarından sayılan ve inkârı ise irtidadı (dinden çıkmayı) gerektiren hususlar sünnet ile sabittir.” (N.B.)

Namazın rekat sayısının inkarı dinden çıkmak mı demekmiş? Nerede yazıyor Allah aşkına? Gerekli durumlarda ibadeti kolaylaştırmayı önerirken Allah, birileri Allah’ın önerisini dinleyenlerin O’nun dininden çıkacağını mı söylüyor?

“Allah, Hz. Peygamber (a.s.m.)’e hitaben “Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et” (8/65) buyuruyor; ancak bu teşvikin nasıl ve ne gibi ifadelerle yapılacağını bildirmiyor. Demek ki Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran’ın emriyle, Kuran’ın dışında da söz söyleme yetkisine sahiptir.” (N.B.)

Kur’an’da savaşla ilgili bir dolu ayet var, bu tek ayet değil:

Bakara 216: "Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür."

Nisa 71: "Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın."

Nisa 75: "Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!"

Nisa 90: "Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları başınıza bela ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir."

Nisa 94: "Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin değilsin" demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."

Enfal 1: "Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber'e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resulüne itaat edin."

Enfal 16: "Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah'ın gazabını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne kötü yerdir!"

Enfal 17: "(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir."

Enfal 39: "Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkara) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür."

Enfal 41: "Eğer Allah'a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün (Bedir savaşında) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Resulüne, onun akrabalarına yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir."

Savaş kelimesinin geçtiği 85 ayetten birkaç tanesini örnek olsun diye aktardım. Görüldüğü gibi bu ve diğer ayetlerde a’dan z’ye savaş hakkında her şeyin nasıl yapılması gerektiği anlatılıyor. Bu makalenin yazarı Kur’an’ı hiç mi okumamış? Peygamber’e Kur’an’a dayanmaksızın hareket etmeyi yakıştırmak için nasıl Kur’an ayetlerini bile çarptırıp duruyor?

“Müslüman Zihni’nde olması gereken Peygamberlik niteliği Kur’an’ca bu kadar açık olarak işlenmişken Peygamber’sahip olmadığı şeyleri yakıştırmanın nedeni ne olabilir?” sorusunda sorguladığımı biraz genişletelim:

Peygamber’e Kur’an’a dayanmaksızın hareket etmeyi yakıştırmak için Kur’an’ı bile çarpıtacak kadar çaba harcamanın nedeni ne olabilir?


“Denilebilir ki; Kuran Allah’ı temsil ediyor, Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran-ı, sünnet ise Hz. Peygamberi (a.s.m.) temsil ediyor.” (N.B.)

Peygamber’in dediklerinin ve yaptıklarının Kur’an’ı temsil etmesi zaten kaçınılmaz. O Kur’an’a göre yaşamış. Ama bugüne aktarılan sünnetin %100 Peygamber’i temsil ettiğini kim söyleyebilir ki? Bu altından kalkılması ağır bir iddia değil mi? Kusura bakmayın ama kim böyle bir iddianın altına girerse ezilir.

Ama bu cümleyle yukarıda genişlettiğimiz sorulama için bir cevap kapısı aralanır gibi oldu:

“Sünneti birebir uygulayan ya da yaptıkları birebir sünnet olarak adlandırılan birileri Peygamber’i, dolayısıyla da Kur’an’ı temsil ediyor olur. Peygamber’in Kur’an’a dayanmaksızın hareket edebilme yetkisi olduğu için bu kişiler de aynı şekilde hareket edebilir ve temsil ettikleri yüzünden onlara karşı çıkılamaz!”

Saygı için Peygamber’in Efendi, başka birilerinin ise Hoca-Efendi olarak adıllandırılabilmesi; o Hoca-Efendi’lerin Müslümanlığı sürekli kölelik olarak anlatıp, (temsil ettikleri düşünülen) Peygamberler’in ayetlerin aksine insanları kurtarmak için geldiklerini söyleyebilmesi bununla ilgili olabilir mi?

“Özetle şunu söyleyebiliriz ki, insanlık tarihinde Kur’an-ı Kerim dışında Hz. Peygamberin(a.s.m.) hadisleri gibi titiz bir ilmî çalışma ile günümüze kadar güvenle aktarılan hiçbir kayıt yoktur.” (N.B.)

Tabii.. O yüzden Peygamber’in ömrünün yetmeyeceği kadar çok hadis olmalı ortada. Peki kimisi kimisiyle, birçoğu ise Kur’an’la neden çelişiyor?

“Allah Resûlünün sözlerini aklına sığıştıramayanların onları inkâr etmesi gerçekten İslamiyet hesabına cinayettir.” (N.B.)

Anladığım kadarıyla yazar Peygamber’in sözlerini aklını sığıştırabildiğini söylüyor. Acaba bunun için ayetleri katlederek nasıl bir cinayet işlediğinin farkında değil mi?

* * *

Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki’nin “Hadis ve Sünnete Dair Bir Cevap” isimli makalesinin tamamı:

İslamiyetin her türlü meselesinde, söz söylemek, ahkâm kesmek hakkını kendilerinde gören bir kısım zevattan işitiyoruz ki; “Bize Kur’an yeter” demektedirler. Bu söz görünüşte doğrudur. Ama, kasdedilen Kur’an’ın bitmez tükenmez hazinesi vardır. Ezelî bir zatın kelâmıdır, her müşkilimizi onun işaret ettiği yollardan çözebiliriz” mealinden çok, “Kur’an bize yeter! Mezhep imamlarına ne gerek var? Müçtehidler de kim oluyormuş? Sahabeler de insandı canım! Hadislerin de çoğu mevzu, sonradan uydurulmuş! Kalanlarda bindörtyüz yıllık. Dolayısıyla, yaşadığımız asırda yeni birşeyler söylemek lazım. Bunun için de Kur’an bize yeter..” gibisinden iddialar olunca, bu sözlere zihinleri takılan saf ve iyi niyetli müslümanların dikkatlerini bazı noktalara çekmekte fayda vardır. Bu yazımızda, sünnetin ehemmiyetini ve asla göz ardı edilemeyeceğini, sünneti ve hadisleri yok saymanın Kur’anla asla bağdaşamayacağını kısaca izah etmeye çalışacağız

Bütün asırlara seslenen yaş kuru herşeyi ihtiva eden Kur’anın bütün prensiplerini anlamak ancak vahiy ile desteklenmiş olmakla mümkündür. Vahiy ile desteklenmeyen hiçbir insan aklının, bütün bu bilgileri doğrudan Kur’andan alması imkânsızdır. Bu da sünnetin ne kadar zaruri, vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. İbni Mes’ud bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Kur’anda bizim için herşey açıklanmıştır. Ancak bizim aklımız onu idrak etmekten âcizdir. Bunun içindir ki Allah “Sana da kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye Kur’anı indirdik”16/44 şeklinde ifade buyurmaktadır.

Kur’an-ı Kerim bizzat sünnete uymayı dinin temel esaslarından sayıyor. Hz. Peygamberin en önemli görevinin Kur’anı açıklamak olduğunu ifade ediyor. Aşağıdaki âyetler bunu açıkça ortaya koyuyor:

“Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik o size ayetlerimizi okuyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor ve size bilmediğiniz şeyi öğretiyor.” 2/151

“Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir.” 4/113

İmam Şafii gibi âlimler bu gibi ayettlerde geçen “hikmet” kelimesini sünnet olarak açıklamışlardır. (A.ğani A. Halik Hucciyetus-sunne syf. 297.)

Allah ve resûlü bir işte hüküm verdiği zaman, erkek-kadın hiçbir mü’min için kendi işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve resûlüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 33/36

Namazın rek’at sayısı gibi bütün ümmetçe dinin zaruri esaslarından sayılan ve inkârı ise irtidadı (dinden çıkmayı) gerektiren hususlar sünnet ile sabittir. Böyle zaruri bir hükmün kaynağı nasıl zaruri olmaz.

Hz. Ümmü Seleme diyor ki: “Büyük Rabbini tesbih et “Yüce Rabbini tesbih et” âyetleri nazil olduğu zaman Hz. Peygamber (a.s.) onları rükû ve secdelerine koydu. Âyetleri öyle tevil ediyordu.” Yani Kur’anın ilgili emrinin nasıl yerine getirileceğini uygulamalı olarak gösteriyordu.

Allah, Hz. Peygamber (a.s.m.)’e hitaben “Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et” (8/65) buyuruyor; ancak bu teşvikin nasıl ve ne gibi ifadelerle yapılacağını bildirmiyor. Demek ki Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran’ın emriyle, Kuran’ın dışında da söz söyleme yetkisine sahiptir.

“Sizin için Allah’ın Resûlünde –alınacak- güzel bir örnek vardır” âyeti, Hz. Peygamberin konuşan ve yaşayan bir Kuran olarak her zaman canlı bir örnek olduğuna, varlığının zorunluluğuna işaret etmektedir. Denilebilir ki; Kuran Allah’ı temsil ediyor, Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran-ı, sünnet ise Hz. Peygamberi (a.s.m.) temsil ediyor. Buna göre Hz. Peygamberi (a.s.m.) devredışı tutmak isteyen zihniyet, bilerek veya bilmeyerek dinin dörtte üçünün ortadan kaldırılmasına yol açmaktadır.

İmam Şafii gibi birçok alimin bildirdiği gibi, Hz. Peygamberin (a.s.m.) sünneti, Kuranın bir açıklaması hükmündedir. Aksi takdirde, namaz hac, zekât gibi emirlerin detaylarını öğrenemezdik.

Bazı âlimlere göre 29 surenin başında bulunan mukattaat harfleri Hz. Peygamber (a.s.m.) için özel birer şifre niteliğini taşımaktadır.

Hz. Aişe ‘Hz. Peygamberin (a.s.m.) ahlâkı Kur’anın kendisi idi” derken, bir peygamberin vahiy ile olan ilişkisine de dikkat çekmektedir. Bu da vahyin metninin tebliği kadar, muhtevasının gönüllerde yaşaması için de peygamberin şahsına ihtiyaç olduğunu gösterir.

Bu mevzuda verilebilecek örnekler, daha sayfalar dolusu sürebilir. Meselenin aydınlatılmasında bu kadarını kâfi görüp, Ebu Davud ve Tirmizî gibi, hadiscilerin haber verdiği bir hadisi şerifle hem yazımıza nokta koyalım, hemde Hz. Peygamberin,(a.s.m.) halli ile meşgûl olduğumuz meseleyi nasıl asırlar evvel haber verip ümmetini mucizane ikaz ettiğini görelim. Hz. Peygamber (a.s.m.) diyorki:

“Dikkat edin! Bana “kitap” verildi. Onunla beraber, “bir o kadar daha” verildi. Dikkat edin! Karnı tok bir adamın, sedirin üstüne oturup, şöyle demesi yakındır: “Aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onun içinde helâl olarak bulduğumuzu helâl sayar, haram olarak gördüğümüzü de haram sayarız.” Oysa, Allah Resûlünün haram kıldığı şey de, Allah’ın haram kıldığı şey gibidir.”

Bir başka rivayette ise hadis şu şekildedir:

“Sakın ha! sizden herhangi birinizi koltuğuna yaslanmış bir halde, kendisine benim emrettiğim veya yasakladığım bir husus geldiğinde; “Bunu bilmem, Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyacağız.” derken bulmuş (görmüş) olmayayım.”

Özetle şunu söyleyebiliriz ki, insanlık tarihinde Kur’an-ı Kerim dışında Hz. Peygamberin(a.s.m.) hadisleri gibi titiz bir ilmî çalışma ile günümüze kadar güvenle aktarılan hiçbir kayıt yoktur. Hadislerin, güvenilirliği, bırakınız başka kitapları, Tevrat ve İncil’in günümüzdeki nüshalarından bile daha sağlam ve kuvvetlidir.

Bir hadisin zayıf olması, yanlış bir mânâ ifade ettiği anlamına gelmez, yalnızca Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait olup olmadığı tam olarak tesbit edilemediği anlamına gelir. Öyle ki aynı mânâyı ifade eden iki hadisten birine delil yetersizliğinden dolayı zayıf dendiği vakidir.

Şu noktada iyi bilinmelidir ki, bilerek hadis olmayan bir söze hadistir demek ne kadar çirkin ise, asırlardır en güvenilir müdakkik alimlerce hadis olduğu konusunda şüphe duyulmayan peygamber sözlerine hadis değildir demek o kadar çirkin ve risklidir. Allah Resûlünün sözlerini aklına sığıştıramayanların onları inkâr etmesi gerçekten İslamiyet hesabına cinayettir.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Beyan-Burhan-İrfan üzerine - 2


Muhammed Peygamber’in tek bir temel sünneti vardır: Bildiği, inandığı her şeyden O’nun için vazgeçebilecek kadar O’na inanma ve Kur’an’ın ışığı altında sürekli değişip gelişme! Diğer tüm sünnetler bunun birer türevi gibidir.. Ve sünneti en iyi anlatan kitap da tabii ki Kur’an’dır!!! Kur’an’da Peygamber’e “De ki..” diye seslenen, “şöyle ol, bunu yap” diyen onlarca ayet vardır. O Allah’ın Sevgilisi’ni Allah’tan daha iyi kim anlatabilir ki? Allah’ın “De ki..”leri ile başkalarının “Dedi ki..”leri bir olur mu hiç?

Oysa 2 milyonun üzerinde hadis ve onları aktaran binlerce sünnet kitabı var ortada. Bu hadislerin hepsinin doğru olduğunu kabul etmeye kalksak, Muhammed Peygamber’in hadis üretmekten vahiy almaya zamanı kalmamalı. Peki neden bu kadar çok hadis var?

O hadislerin şu kadarı sahih, bu kadarı değil denilebilir. Ama hadisleri Kur’an’a göre sahihleştirenlerin Kur’an’ı mutlak doğru anlayabildiğini söyleyemeyiz. Bu durumda önemli olan hadislerin sahih olup, olmaması olmuyor. Önemli olan Allah’ın katında hadisin sahih bir iletişim yöntemi olmaması oluyor ki Peygamber’in kendi sözlerini özellikle yazdırmaması başka nasıl açıklanabilir? Peygamber’in söylemesi gerekenler bile zaten Kur’an’da yazıyor. Hatta ondan önceki Peygamber’lerin bile sünnetleri var Kitab’da. Bu durumda ilk yazıda verilen hadis tanımından başka bir tanımın kabul edilmesi sakıncalı gözüküyor:

“Müslümanca yaşayışta yönlendirici bir etkisi olabilmesi için Peygamber’e atfedilen bir hadis (tanımı gereği) Kur’an’dan bir ya da birkaç ayetin Peygamberce yorumlanışı olmak zorundadır. Özellikle de bağımsız birkaç ayetin tek bir yorumda tümlenişi şeklinde.. Yani Kur’an’dan çıkartılamayacak bir fenomen hakkındaki bir hadis (mesela Mehdi konusunda bir hadis) nassa dahil edilmemelidir.”

* * *

Aksi tanımların kabul edilmesi durumunda ortaya çıkabilecek sakıncalara birkaç örnek üzerinden kabaca bir göz atalım:

1) Peygamber’in saç, sakal, giyim ve kuşam konusundaki sünnetinin özünün “Yahudiler o an hangi şekilde görünüyorlarsa o şekilde görünmemek” olduğu bilinir. Lakin Müslümanlar bu sünnetlerin özüne değil de kabuğuna sarıldıkları için günümüzde Müslüman coğrafyasında hakim olan görünüş şekli İsrail’in caddelerinde yaygın olan görünüş şekliyle neredeyse birebirdir. Yani öz kabuktan çıkarılınca, kabuğun içine özün tam tersi girmiş, yerleşmiş sanki.

Bu basit gibi gözüken kaymanın Müslümanlara ne kadar zararlı olduğuna biraz daha derinlemesine bakalım.

Müslümanlar kimlik tariflerini durağan ve değiştirilemez bir şekle indirgedikleri için, bugün aynı şekilde görünen teröristler de Batı tarafından Müslüman olarak tarif ediliyor. Daha doğrusu Müslümanlık teröristlik olarak tarif edilebilir hale geliyor. Acaba bugün yaşasaydı Peygamber buna karşılık sünnetinin özü gereği nasıl görünürdü?

2) Yakub Peygamber kendisine dokunduğu için kendisine deve eti yemeyi yasaklamış. Onu yaşarken tanımış olan bazı sofular, Peygamber öldükten sonra bunu takva kabul edip, deve eti yemekten uzak durmuşlar. Onu yaşarken tanımamış olan sofuların nesline gelindiğinde bu yasak sünnetleştirilmiş. Ama sünnetleştirme sırasında bir gerekçe aranmış, bulunamamış ve sonunda “herhalde tırnaklı hayvan olduğu için” denilerek sünnet genişletilmiş. Daha sonra bu sünnet sofulardan tüm halk arasına yayılmaya başlamış. Birkaç nesil daha geçmiş. Sonunda deve eti yemeyen, nedenini de bilmediği için deveye kutsallık atfeden bir toplum ortaya çıkmış. (Al-i İmran, Ayet 93’ün tefsiri, Mustafa İslamoğlu)

3) Peygamberliğin 9. yılında Muhammed Peygamber İslam’a giren bir Afrika kabilesine “Vallahi yürek yemezseniz Müslüman olamazsınız!” demiş. Bunu duyan bir sahabe o kabilenin evvel inancına göre ruhların hayvanların kalbinde toplandığını öğrenmeseydi acaba ne olurdu?

4) Kur’an’ı Kerim’in evlerin en yüksek köşelerinde saklanmasının ona saygı göstermenin en önemli yolu olduğu düşünülür ve bu bile sünnete katılır.. Bunun ne kadar vahim sonuçlar doğurmuş olması bir kenara, bunu sünnet olarak kabul edenlerin Peygamber döneminde Kitab’ın bütünleştirilmiş bir kitap olmadığını düşünmemesi daha da vahim.

* * *

Örnekler böylece çoğaltılıp, çeşitlenebilir. Ama bunun bize bir faydası olmaz. Onun yerine “Peki neden bu kadar çok hadis var?” sorusuna bir diğerini ekleyelim: Müslümanlar 14 yüzyıldır hadis ve sünnete harcadıkları enerjiyi Kur’an için harcamış olsalardı bugün Müslümanlık nasıl olurdu?

Bir benzetim yöntemi kullanalım her iki soruya birden cevap aramak için. Önce Kur’an’dan veriler:

- İblis Allah’tan kullarını yoldan/dinden saptırmak için izin almış.
- Kur’an’dan önceki iki kitap Tevrat ve İncil değiştirilmiş. Kur’an’ın ise korunacağı Allah tarafından belirtilmiş.
- Kur’an’ın girişi ve özeti niteliğindeki Fatiha Suresi’nin sonunda Müslümanlar’dan şunu istemesi istenmiş:

6. Bizi dosdoğru yola ilet,
7. nimet bahşettiklerinin yoluna; gazab[ın]a uğrayanların ve sapkınlarınkine değil!


- Allah tüm dinleri özünde İslam kabul etmiş.
- Allah “bir toplum kendini düzeltmezse, Allah o toplumu düzeltmez” demiş.

Gazaba uğrayanları Yahudi zihniyetinde olanlar, sapkınları ise Hıristiyan zihniyetinde olanlar olarak tefsir edebiliriz. Mevcut Tevrat Musa Peygamber’den yüzlerce yıl sonra yazılmış. Zira Yahudi Soykırımları sırasında gerçeği kaybolmuş. Gerçek İncil ise yine Yahudilerce kaybedilmiş.

Yahudi zihniyeti bir kavmin Tanrı tarafında seçilebileceği üzerine kurulmuş. Tabii bir kavim Tanrı tarafından seçilebilirse, bir başka kavim de Tanrı tarafından lanetlenebilir. Hıristiyan zihniyeti ise sünnetin dinleştirilmesi üzerine kurulmuş. Nasıl mı?

Onlarca İncil var ortada. Ve varolan İncil’ler Allah’ın sözlerinden ziyade İsa Peygamber’in sözlerini içeriyor. Üstelik bu sözde İnciller’in çoğunu İsa’nın havarileri ve onların öğrencileri kaleme almış. Daha sonra birileri toplanıp, sahih İncil’leri ayıklamayı denemiş. Sonucunda İsa Peygamber’in sünnet külliyatı gibi bir İncil külliyatı oluşmuş. Bu arada da Vatikan bir azizleri araştırma vakfı kurmuş. Ve Kutsal Kilise İsa’yı çoban olarak tanımlayarak, Hıristiyanları koyun haline getirmiş.

Şimdi Müslümanlar Allah kitaplarını koruduğu halde dinlerini korumazsa nasıl yoldan sapabilir diye benzetime başlayalım. Bu benzetimde arada fark yaratacak olan en önemli şey Kur’an’ın korunmuş olması olmalı şüphesiz.

Hıristiyan zihnini Müslümanlar arasında yeniden kurmak için onlarca hadis ve sünnet kitabı yazılabilir, böylece de değiştirilemeyecek olan Kur’an onların arasında boğulup susturulabilir, din de hadisler üzerinden değiştirilebilir. Bu hadis ve sünnet aktarımı sahabeler ve onların öğrencilerine kadar uzatılabilir. Sonra birileri çıkıp sahih olanları ayıklayabilir. Sonunda da Muhammed Peygamber’in sünnet külliyatı haline getirilmiş olur neredeyse mevcut Müslüman külliyatı. Bu arada hadis ve sünnetleri sahihleştirenler büyükleri araştırmayı da farz kılabilir..

Yahudi zihnini Müslümanlar arasında yeniden kurmak için de Yahudiler’in lanetlenmiş kavim olduğu düşüncesi işlenebilir. Ve bu süreçte birileri Muhammed’i efendi olarak tanımlayarak, Müslümanları köle haline getirmeyi deneyebilir.

Ulaştığım senaryo can sıkıcı olabilir. Ama İblis’in Allah’tan aldığı izni var. Ve Allah Müslümanlar’a “Ben kitabınızı korurum ama dininizi siz korumalısınız. Sakın Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi olmayın.” demiş. Kur’an’da bu senaryoyu destekler söylemler bu kadar da değil üstelik. Peygamber’in ağzından gelecekte Kur’an’ın terk edileceği aktarılmış. Aldırmamışız. Allah’ın ilminin denizlerden daha engin olduğu söylenmiş. Büyüklerimiz o engin denizin sonunu görmüş gibi kulaklarımızı Kur’an’dan onlara çevirmişiz. İman edip bırakılamayacağı ve ataların dini üzerinde olmanın cahillik olduğu vurgulanmış, üstümüze alınmamışız.

Hala senaryoyu başka şekilde yorumlamak isteyenler çıkıp, “Hadis ve sünnet kitapları Kur’an üzerindeki dikkatleri dağıtmaktan ziyade ona şevkle bağlanmayı teşvik edebilir” diyebilir. Onlara ilkin şunu sormak gerekir: O külliyatı okumak için harcadığınız emeği Kur’an için harcadığınızı söyleyebilir misiniz? Bu onlarca kitabı (ve eş değer yazıları) okuduktan sonra Kur’an’daki hangi ayetleri daha iyi yorumladınız? Örnek verebilir misiniz?

Bu sorulara olumlu cevap verilebiliyorsa yukarıdaki itiraz dikkate değer tutulabilir. Ama üçüncü bir yazıda alıntıladığım makalenin benzerlerini biraz kurcalayıp, biraz daha can sıkabilirim. İnşallah daha fazla canımız sıkılmaz..

Not: Burak Özdemir’in Tanrı’nın Doğum Günü adlı eserindeki sünnet ile ilgili birkaç ayrık söylemi bu yazıda eritip, daha geniş bir söylem kurmak için işledim. Zira o söylemlerdeki örnekler benim sünnet hakkındaki düşüncelerimi oldukça iyi yansıtıyorlar ve yazarın bir reklamcı olması sebebiyle de oldukça etkililer.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Beyan-Burhan-İrfan üzerine - 1


Muhammed Peygamber’in Kur’an’ı eylemleriyle yorumlayış şekline sünnet, sözleriyle yorumlayış şekline ise hadis denilebilir bence. Bir Müslüman için sünnet ve hadisin kabul edilebilir tek tanımları da bunlar olsa gerek. Hele de Peygamber’in onları özellikle yazdırmadığı düşünülürse..

Sünnet olarak aktarılan bir şeyin öncelikle tanımı gereği Furkan’ın potasından geçirilip, (hangi durumda) neyi amaçladığı anlaşılmalıdır. Bir başka deyişle aktarılan sünnetin kabuğu soyulup, içindeki Kur’anî öz aranmalıdır. Bunun ardından, o sünnetin aynen yerine getirilmesinin hala amacına araçlık edip, etmediğine bakılmalıdır. Artık içinde Kur’anî özü barındıramayan bir kabuğu korumayı denemek, önce Muhammed Peygamber’e, sonra da Kur’an’a haksızlık etmek olur: Sünnetleri farzlaştırmak aslında farzları sünnetleştirmektir. Ve gerçek sünnet kabuğun değil, özün gerçekleştirilmesidir.

Hadis konusu biraz daha karışıktır. Müslümanca yaşayışta yönlendirici bir etkisi olabilmesi için Peygamber’e atfedilen bir hadis (tanımı gereği) Kur’an’dan bir ya da birkaç ayetin Peygamberce yorumlanışı olmak zorundadır. Özellikle de bağımsız birkaç ayetin tek bir yorumda tümlenişi şeklinde.. Yani Kur’an’dan çıkartılamayacak bir fenomen hakkındaki bir hadis (mesela Mehdi konusunda bir hadis) nassa dahil edilmemelidir. Öyle olduğunu iddia etmek Kur’an’ı eksik kabul etmek ve Peygamber üzerinden şirke düşmek demektir.

Sözün özü Kur’anî bir öz içermeyen bir sünnet ya da Kur’an’a dayandırılamayacak bir hadis benim için kabul edilemez. Muhammed Peygamber ilahlaştırılmayacak kadar çok sevilmelidir. Kitab’la da hem müfessir, hem müfesser olduğu hesaba katılarak konuşulmalıdır. Hem kavli, hem de kevni ayetler üzerinde(n)..

Kur’an’da her dinin İslam kabul edilmesi, yüzlerce ayet boyunca Yahudiler’e seslenilmesi ve sonra da bir ayette Müslümanlar’a Yahudiler üzerinden “siz” diye hitap edilmesi de bence düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Girişteki tanımlar böyle bir düşünüş sürecinde yapılmış bulunmaktadır..

Aynı süreçte Mezhepler hakkında da bir ipucu elde edilebilir.. Biri eğer bir Müslüman’ın mezhepsiz olduğunu kabul edemiyorsa, o artık mezhepli değil, mezhepçi olmuş demektir.

Ama önce kelimeleri anlayalım..

Meşrep şerbet, şurup ve şarap ile aynı kökten çekimlenir. Mezhep ise hizip ile aynı kökten çekimlenir.

Şarap ne kadar şuruptan elde edilse de aralarında niteliksel bir farklılık vardır. Meşrepler de ne kadar Kesret-i Vahdet (Çokluğun Birliği) içinde niceliksel olarak eş olsalar da, niteliksel farklılıklar gösterirler. Bazı meşrepler bazı mezhepleri hizibe çevirme eğilimindedir. Aynı bazı mezheplerin bazı meşreplerde hizibe dönüşme eğiliminde olduğu gibi..

* * *

Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafiler arasındaki tek fark ayrı birer ameli mezhep olmaları değildir. (Şia’yı hesaba katmaya bile gerek yok.) Her biri bir(kaç) itikadi mezhebe yakındır. Maturidi, Eşari, Selefi, Mutezile, Cebriyye, Musebbihe, Harici,, gibi birçok itikadi mezhep ise diğer birkaç tanesiyle temel kavramlarda taban tabana zıt şeyler söyler.

İtikadi mezheplerin bu çeşitliliğini ise beyan-burhan-irfan (göz-akıl-gönül, kelam-felsefe-tasavvuf) üçgeni üzerinden çözümleyebiliriz ki bu üçgen bu yüzden bu kadar önemlidir. Mesela Maturidilerde beyan ve burhan dengededir. Eşarilerde biraz, Selefilerde ise oldukça fazla, beyan baskındır. Mutezilede ise burhan öne geçer. Şia mezheplerinde de diğerlerince pek önemli olmayan irfan diğerlerini bastırır.

Özünde yöntemde olan bu farklılıklar, kişileri aslında bambaşka yerlere savurur. Çünkü bu tür yöntem farklılıkları kişileri farklı Allah tasavvurlarına götürür ki birçok sürtünme yaratan ayrıntıda farklılık buradan türevlenir. Baskın beyan teizme, baskın burhan deizme, baskın irfan ise panteizme dönüşür. Teizme göre panteizm küfürdür, panteizme göre ise teizm. İkisini de çocukça bulabilen deizm ise ikisince de edilgen ve pısırık bulunur.

Kur’an’ın yapmayı denediğiyse, Allah tasavvurunu doğrultmaktır! Yoksa Kur’an öncesi Arabistan’da bir Allah inancı zaten mevcuttu. Mekkeliler putlara ibadet ederlerdi zira bunun melek ve cinleri hoş tutacağını, böylece de kendileriyle Allah arasında yakınlık kurulabileceğini düşünürlerdi. Allah inancı o kadar yaygındı ki Muhammed Peygamber’in babasının adı Abdullah (Allah’a ibadet eden) idi. Üstelik bölgede Yahudileşmiş ve Hıristiyanlaşmış Müslümanlar da vardı..

Kur’an’ın doğrultmayı denediği Allah tasavvuru ise şimdi Kur’an üzerinden beyan-burhan-irfan dengesizliğiyle yeniden saptırılmış durumda. Allah tasavvuru bir olduktan sonra varsın meşrep sayısınca mezhep olsun. Buna bir şey denemez. Ama durum maalesef öyle değil..

Bir hoca-efendi bir makalesinde şöyle yazmış: “Bugün düşüncelerin farklı olduğunu büyüten, bunları mevzû edinen ve böylece arayı daha da açan iki tip insan vardır: Biri, haince ve art niyetle bunu yapan insan; diğeri ise, en basit ve hafif ifâdesiyle, bu işi cehaletinden dolayı yapan kimsedir.”

Ne hain, ne de cahil olarak adlandıramam kendimi. Ben birleşilecek binlerce mezhep ya da karşı durulacak onlarca düşmanın varlığını sadece sözde kabul ediyorum. Özde Kur’an’a göre iç içe girmiş iki din biliyorum sadece: Tevhid Dini ve Şirk Dini. Gerisi onların çeşitlenmesi.. İkisine de varan milyarlarca yol var nasılsa..

Benim alıntıladığım o makalede benimseyemediğim bir şey var: Haddinden fazla hoşgörü ile maskelenen bir gerçek: Kişi beyan-burhan-irfan dengesini ancak kendi içinde kurabilir. Bu dışarından alınabilecek bir şey değildir. O hoca-efendi kendi içinde belki bu dengeyi kurmuştur, bunu sadece Allah bilir. Ama kişi gözünü beyandan onun yazdıklarına, aklını burhandan onun düşündüklerine, gönlünü irfandan onun hissettiklerine indirgerse asla kendi iç dengesini bulamaz. Zira ithal etmeyi denediği denge içreğine uygun değildir. Kişinin Allah tasavvuru bir başka kişinin Allah tasavvuru ile nasıl sınırlanabilir ki?

Allah tasavvurunun bir olması ile bir kişinin Allah tasavvurunun bir başkasınınkiyle sınırlandırılmaması ilk bakışta çelişkili iki söylem gibi gelebilir. Ama gerçek hiç de öyle değildir. Bir olması gereken Allah tasavvuru şöyle olmalıdır: Benim Allah tasavvurum başka kimseninkiyle sınırlandırılamaz ve başka kimseninkini sınırlandıramaz!

Bir başka deyişle birlik Allah tasavvurunun kurulacağı yöntemden ileri gelir: Allah tasavvuru içrekte beyan-burhan-irfan dengesinin üzerine kişinin kendince kurulmalıdır. Kişiler arası Allah tasavvurundaki farkların türevi olan ayrıntıya dair farklılıklar, topluluklarınkiler gibi sürtünme yaratmazlar! Evet, birlik olmak için olgunlaşmak gerekir: Yani tek tek bireyler olmak.. Bu yüzden olsa gerek mezhepleri mezhep imamları kurmamıştır. Hatta bazısı ardından kendi üzerinden mezhep kurulmamasını özellikle istemiştir.. Aynı Muhammed Peygamber’in sözlerinin yazılmamasını özellikle istemesi gibi..

11 Ağustos 2008 Pazartesi

aşk ve sigara


Sigara, tek zaafım: Öyle ki, tüm anarşikliğime rağmen, ondan kurtulmak adına toplum düzeyinde tahakküm ilişkileri tasarlayabiliyor(d)um! Kolay kolay kimseye kızamasam da, yürürken önümde onu içen adama çatabiliyor(d)um. Ya da güzel bulduğum birine karşı tüm beğenim onun dumanında bir anda boğulabiliyor(du), çekicilik iticiliğe dönüşebiliyor(du).

Adım kadar emin(d)im ki şu günlerde bir kitap indirecek olsaydı, Tanrı bile kitabında her şeyden önce ilk onu içmeyi yasaklardı! Bir anne nasıl olur da çocuğunu bu kadar rahat zehirleyebilir(di)? Bir insan nasıl olur da kendi kendine hissedebileceklerini küçük bir moleküle bağımlı kılıp, öylece köleliği seçebilir(di)??


Tam da bu zaaf ve onun türevi olan eminlik yüzünden olsa gerek, Tanrı bana sigara içen birisinin gözleri ardında belirmeyi seçti. Ey aşk, sen nelere kadirsin? Kendimi bulmam kadar, kendimi bilmem için de mi ihtiyacım var sana? Hudutları aşmamı sağlayan sen, haddimden taşmamı da mı önleyecektin?

Sanırım kimileri için sigaradan kurtulmanın, kimileri içinse sigaraya katlanmanın tek bir yolu var: Aşk!!

Aşk olsun Tanrım.. Aşk olsun..

Mim


Peri Kızı mimlemiş beni, farketmemişim. Cahilliğime versin ;)

Bir şeyi yapmak istediğim başka bir şeye ulaşmanın tek yoluysa, ister kolay olsun, ister zor, o şeyi öyle ya da böyle yapıyorum. Bunun için kendi sınırlarımı da zorlayabiliyorum, diğerlerinin sınırlarını da.. Ama yapmak zorunda olduğum halde yapmadığım kolay işler yine de o kadar çok ki.. Zira sonradan zorunluluk haline gelince ben hiçbir şeyi sürdüremiyorum. Üstelik bu şeylerin yelpazesi oldukça geniş: Bir ucunda günlük basit alışkanlıklar varsa, diğerinde ömürlük karmaşık ilişkiler bulunuyor.. Kimi zaman bir dostluğu sürdürmek için bir gün içinde sadece bir mesaj göndermek zorunda kalıyorum, kimi zaman bir bölümü bitirmek için bir dönem boyunca sadece bir iki saat ders çalışmak.. ..Ve zorunda kaldığım için bunları yapmıyorum!

Bu yelpazenin en renkli kısmındaysa sanırım yürüyüş şeklim bulunuyor. Bizimkiler ben ufacık tefecikken bana küçük bir çift ayakkabı giydirmişler. Bazı parmaklarımın kemikleri de o ayakkabının içinde yamulup haddinden fazla uzamış. Sonuç olarak ağırlık merkezim biraz yerinden oynamış ve ben yürüyebilmek için (içe doğru) yamuk basmak zorunda kalmışım. O gün bugündür de hep yamuk basıyorum. Ve annem sürekli arkamdan sesleniyor: "Onurrrr, düzgün bas" diye. Önce dikkatimi hafifçe topluyor ve düzgün basıyorum. Sonra annem ekliyor: "İşte böyle basmak zorundasın" diye. Bunun üzerine önce tam bir ördek gibi paytaklaştırıyorum yürüyüşümü ve birkaç adım sonra kendimce (içe doğru) yamuk basmaya devam ediyorum..

İşte böyle.. Küçükken doğru basmak gerçekten zordu benim için. Kaç kere koşarken ayaklarım birbirine dolaştı da yere kapaklandım. Bu düşüşlerin izleri hala bol miktarda üzerimde. Ama şimdi doğru basmak benim için sadece basit bir dikkat meselesi ve artık düşmeden gayet hızlı koşabiliyorum. Yine de hep yamuk basıyorum :))

Soruyu paslayabileceğim senden başka kimse yok, o yüzden oyunu geri pas vererek baştan başlatıyorum Cahil Peri: Annenin yapman için seni en çok zorladığı şey ne?

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Anarşik İslam - 2


sU LeKeSi :: İSLAM’IN ANARŞİK BİR YORUMU
(güncelleme, 30/07/2008)

ÖN-SÖZ

Vira bismillah,

Sadece kendimce anla(şıl)mak için başlıyorum bu yazıya. O’nun selamı benden okuyana olsun..

İslam su gibidir: İçine girdiğini temizlerken, onun şeklini ve rengini alır. İçine girip temizleyemeyeceği hiçbir ruh yoktur! Zira ruhun kiri gidene dek yokluğuna göçer varlığında(n) konuk olan; ruh hicretinde donar kalır. Ruhun hicretinin tamamlanması ise Hak’tır.

Tabii su sevmez(1) bazı kirler vardır ve onları çözmek için başka şeyler gerekir. Ama onlar da önce suda çözülmelidir. Yoksa ruh yıpranır, yıpratır..

Bir içrekle şekillenmiş ve renklenmiş olan bir başkası için İslam’ın ancak bir yorumu olur ve o bir başkasında su lekesi bırakır! Su lekesini temizlemek içinse, daha fazla su gerekir.

Durgun suya girmek de günahtır, yağmur suyundan kaçmak da.. Temizlenirken kirletmek de olmaz, temizlenmekten kaçmak da..

Bu yazı şimdiki benle şekillenmiş ve renklenmiş olan sudur: Sizler ve gelecekteki benler için durgundur. İmanla akletmenin sonucudur, akla imana sebep olabilir.

Akla iman et(tir)mekten, Allah’a sığınırım.

Burhan(2) da irfan(3) ve beyan(4) gibi sadece birer araçtır. Birinde diretmek, aracı amaçlaştırır, putlaştırır. Ve doğru olan yollar, ancak üçünün de beraber gidebildiği yollardır..

Yolcu yolunda gerek!

SÖZ




I KELİME-İ TEVHİD:


La ilahe illallah!

Yoktur ilah, Allah’tan başka!

İslam’ın kapısında Kelime-i Şahadet, onun kapısındaysa Kelime-i Tevhid vardır. Tüm cümlelerin fitnesidir(5) bu cümle. Öyle ki, bir cümle anlamca ona ne kadar yakınsa, hakka da o kadar yakındır.

Hiçbir noktalı harf içermeyişi(6) yanlış okuma-yazmalara, kuruluş şekli ise yanlış anlamalara izin vermez. Amacına bu kadar benzeyen bir araç daha olamaz: Yüzde yüz şirkten uzaktır!

Allah’ın varlığının tek teorik ispatıdır: İkinci la’nın değillemesi, ilk la’nın varlığıyla nötrlenir. Üzerine dinin kurulacağı aşkın Allah tasavvuru onsuz oluşturulamaz. Çünkü bu tasavvur için zihinlerdeki tüm put-üretici duvarlar yıkılmalı, insanlar arasındaki tüm tahakküm ilişkileri kırılmalı ve mevcudat tek bir düzleme çıkartılmalıdır.

O’na göre sadece iki din vardır: Tevhid Dini İslam ve Şirk Dini Putperestlik. Ve Kelime-i Tevhid iç içe geç(iril)miş bu iki dini birbirinden ayırır. Herhangi bir zaman-mekanda, herhangi bir kişinin bu iki dinden hangisine daha yakın olduğunu belirleyen şey, Kelime-i Tevhid’in o zaman-mekanda o kişice ne kadar içselleştirilip etkinleştirildiğidir.

Kur'an'a göre İslam Muhammed Peygamber’den önce başlamıştır ve tüm dinler özünde o vardır: Musevi İslam, İsevi İslam, Muhammedi İslam,, gibi.. Bu yüzden tüm peygamberler İslam Peygamberi olarak adlandırılır ve Kur’an kendisini hem müfessir, hem de müfesser olarak tanıtır. Ve yine bu yüzden peygamberlerin tarih boyunca karşılıklı mücadele içinde oldukları asla inanmayan kişiler (ateistler) olmamıştır:

O peygamberlerin görevi hatırlatmaktır! İnandırmak değil!! Müşrikler, kafirler ve tağutlar (aralarında sadece şirkte şiddet farkı var diyebiliriz) olmuştur hep karşı(sın)da dur(ul)anlar! Nemrut’lar, Firavun’lar, Bel'am’lar(7), Karun’lar,, gibi.. Bunlar hep inanan insanlardır. Ama İslam'a değil de tarih boyunca onunla iç içe olan, karşısında duramadığı zamanlarda onun içine saklanan Şirk Dini’ne..

Şirk Dini’nin bilinen ilk üyesi cinlerden İblis’tir: Yani bir zamanlar cennette secde etmedik bir tek nokta bile bırakmayan melekler öğretmeni Azazil; “Ben Sen’den başkasına secde etmem! Sana kendi içimde bu kadar yakınım, Adem ki Sana kendi içinde o kadar uzak, ben ona secde etmem.” diyen Şeytan; Adem’i ilahlaştırmaktan çekinirken, nefsini ilahlaştıran Bekçi Köpeği. Onun ilk cümlesindeki Kelime-i Tevhid etkinliği, ne yazık ki ikinci cümlesinde yitmiştir.

Kelime-i Tevhid’in toplumların bilinçaltında yeterince etkin işlemediği zaman-mekanlarda yeryüzünde hep Şirk Dini hakim olmuştur. Onun hükmünün geçerli olduğu zamanların toplamı Tevhid Dini’ninkinden çok daha uzundur. Çünkü o sadece şirk açıkken (Muhammed Peygamber dönemi gibi) zayıftır. Şirk kapandıkça (Ali dönemi gibi) onunla mücadele de zorlaşır.

Her peygamber kendi zaman-mekanının şirk unsurlarına (statükolarına) karşı bir devrim yapmış ve Tevhid Dini’nin evrimini bir adım daha öteye götürmüştür. Fakat her defasında aradan kısa bir süre geçer geçmez devrimleri koruma niyetinde olan muhafazakarların iyiliklerinden maraz doğmuş ve Şirk Dini Tevhid Dini’nin perdesi arkasına saklanmıştır. Musa Peygamber “Ben halkına kendimden başka ilah layık görmüyorum” diyen Firavun’a ve onun ilahlarına karşı devrimini daha bitirmemişken, Kenanlı Bel’am devrimi Musevi İslam taraftarları arasında yozlaştırmaya başlamıştır bile. İsa Peygamber yahudileşen Musevi İslam’ı evrilttikten sonra, yozlaşmış Mithra Dini(8) bayraklarını indirip, saklanmıştır devrimin arkasına ve Kilise Hıristiyanlığına gebe kalmıştır İsevi İslam. Yoksulların devrimi, soylularca törpülenmiştir ve Yahya’nın vaftizinin içini boşaltmıştır Kilise. Muhammed Peygamber’in devrimi vaftizi Kur’an’la abdeste dönüştürdükten sonra, Muaviye’nin askerleri devrimin takipçilerine karşı o Kur’an yapraklarını mızraklarının ucuna kalkan yapmıştır bu sefer. 8 ve 9. yüzyıllarda 5 büyük imamın(9) ve sonrasında tasavvuf ehlinin yozlaşmayı gidermek için yaptıklarıysa, daha sonra başkalarınca yozlaştırmak için kullanılır olmuştur. Henefi yaptıklarının taklit edilmemesini istese de, Hanbeli söylediklerinin yazılmasını yasaklasa da, onlar adına mezhepler kurulmuş, o mezhepler üzerinden Müslümanlar yahudileştirilmiştir.

Bundan dolayı, sadece tarihe bakarak dinler hakkında yapacağımız yorumlar daha çok Şirk Dini’ni betimler olacaktır. Bunun türevi olan olası tehlikeler yüzünden de atalarının dinini sorgulamak, sorgulamak içinse Kelime-i Tevhid gerekir.


II KELİME-İ ŞAHADET:
Eşhedu en-la ilahe illallah,
ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Rasuluh!

Şahitlik ederim ki “Yoktur ilah, Allah’tan başka”;
yine şahitlik ederim ki “Muhammet O’nun kulu ve O’nun elçisidir”!

Bu cümlede Allah, Peygamber ve Müslüman tasavvurlarının birbirleriyle bağlantılı olarak nasıl kurulacağı anlatılmaktadır. Kelime-i Tevhid ile kurulan Allah tasavvurunun türevi olarak Peygamber tasavvuru, kulluk ve elçilik ile sınırlandırılmıştır. Bu peygamberin putlaştırılıp, dinin sünnet üzerinden yozlaştırılmasını engellemek içindir.

Kelime-i Tevhid ile kurulan Allah tasavvurunun türevi olarak Müslüman tasavvuru ise iki la’nın, yani isyan-teslim dikotomisinin üzerine yerleştirilmiştir. İsyan da, teslim de bir başına Müslüman olmak için yetmez. Allah vardır demek için önce hiçbir ilah yoktur demek, başka her şeye isyan edebilecek uyanıklıkta O’na teslim olmak gerekmektedir. İçinde isyan olmayan hiçbir teslimin kıymeti olmaz. İblis’in cennetin her noktasında secde edişinin veya Adem’e cennette tüm meleklerin secde edişinin bir kıymetinin kalmadığı gibi. Müslüman olmak demek, Kelime-i Tevhid’i giyinip, somut ve soyut, dışrak ve içrek tüm putları birer birer Allah’ın ismiyle kırmak; teslim denizine isyan tepesinden atlamak demektir.

Müslüman tasavvurunu daha doğru anlamak için cümleye ismini veren şahitlik üzerinde de durmakta fayda vardır. Zira şahit olmak için bakmak, baktığını görmek, gördüğünü an’lamak ve an’ladığını an’latmak, yani dört farklı düzeyde etkin olmak gerekir. An’lattıklarınızın da şahit olabilir olması, an’latımın niteliğini kısıtlamaktadır: An’latım diğerlerinin bu dört farklı düzeydeki etkinliklerine yapılan toplam müdahaleyi sıfıra indirger nitelikte olmalıdır ki onlar da şahit olabilsin! Hangi zaman-mekanda isyan etmesi, hangi zaman-mekanda teslim olması gerektiğini bir Müslüman kendi kendine bulmalıdır!

III İSLAM’IN ŞARTLARI:

Kur’an sık sık “Bu sadece bir hatırlatmadır” içeriğinde sözler fısıldar onunla konuşanların kulaklarına. Zira “insan” kelimesinin “unutmak” köküyle ilişkisini atlamazsak, İslam’ın tüm şartlarının bizler için birer hatırlatma niteliği taşıması beklenebilir. Bu noktada önemli olansa, hatırlatılmak istenenleri belirlemektir. Öyle ki, bu şartların amaç uzayları hatırlatmak istediklerini baştan sona kapsasın..

Eğer hatırlatılmak istenenler bu araçlarla hatırlanabilirse, her şartın birçok kişisel ve toplumsal faydası ortaya çıkabilir. Bunlar bu şartlar için birer sebep değil, birer sonuçtur. Ama ancak şartlar hakları verilerek yerine getirildiklerinde.. Yani araçlar sürekli ve sadece amaçlarına/hatırlatmalarına hizmet ettiğinde..

III-1 Kelime-i Şahadet Getirmek :

Aslında İslam’ın tek şartı budur. Diğer tüm şartlar, bu şartın farklı içrekliklerde hatırlanıp, onlara tekamül eden dışraklıklarda hatırlatılması yolunda birer araçtır.

Bu şart ise Kelime-i Tehvid’in hatırlanması yolundaki yegane araçtır. Kelime-i Tevhid’in amacı ise her türlü şirkten uzak olmaktır.

III-2 Namaz Kılmak :

Namaz kılarken ilk düzeyde hatırlatılmak istenen her zaman ve her halimizle O’nun huzurunda olduğumuzdur. Namazın vakitlere bölünüp, gün içine dağıtılışı ve bu vakitlerin her gün değişmesi “her zaman”ı vurgulamaya yöneliktir. Namaz içinde birden fazla duruşun – kıyam, rüku, sücud ve kade-i ahirenin - olması ise, “her halimizle”ye.. Bu duruşların zamansal sıralaması da önemlidir tabii.

Kıyamda, dosdoğru duruşta, Fatiha(10) Suresi’nin okunmasının vacipliği dikkate değerdir. Bu sure, adı gibidir ve Kur’an’ın anahtarıdır. Her okunduğunda bir kapı açılır. O kapıdan içeri girilmezse, söylenenler içselleştirilmezse, kapıyı açmanın bir anlamı kalmaz. Ma’un Suresi’nde “Yazıklar olsun şu namaz kılıp, duranlara ki onların kalpleri namazlarına yabancıdır!” demesi bundan olsa gerek.

Her rekattaki ikinci secde ile İblis’in secde etmediğini görünce meleklerin şükretme amaçlı ikinci kez secdeye varışı hatırlatılmak istenir. Böylece ilk secdeye varış O’nun emrini kayıtsız şartsız yerine getirmek için, ikinci secde ise bilinçli bir tercihle, şahitliğe şükretmek için yapılmış olur. İki secde arasındaki bir secdelik bekleyiş de bunun içindir: Hatırlamak için!

Sözün özü, namaz ile zamanı ve ardından zaman aracılığıyla başka şeyleri putlaştırmalar engellenmelidir. Çünkü tüm putlar kırıldığında, tek bir ilah kalır: Allah. Bunun için zamanın sahibi olmadığımız hatırlatılmak istenir.

III-3 Oruç Tutmak :

“Kendini bilen, Rabb’ini bilir” demiştir Hz. Muhammed. Oruç tutmanın amacı sadece vücudun aç bırakılması değildir. Rabb’i tanımak için kendini tanımak, kendini tanımak için nefsi/egoyu ara sıra aç bırakmak gerekir: Kişinin kendisiyle muhabbeti nefsi/egoyu sürekli doyurma eğilimindedir. Oruçla benliğe bu muhabbetin bir tahakküm ilişkisi değil, bir iktidar ilişkisi olması gerektiği hatırlatılmak istenir. Zira benlik bir genotip, nefis/ego ise bir fenotip gibidir: Benlik tüm insanlarda neredeyse tamamen ortakken, onun kırpıntılarının olası bir birleşiminin ürünü olan nefis/ego herkeste değişir.

Mide boş bırakılırken de, nefis/ego kibir ve benzeri şeylerle doyurabileceği için dikkatli olmak gerekir. Bu yüzden olsa gerek iftarda sofradan doymadan kalkmayı denemiştir hep peygamber.

Sözün özü, oruç ile nefis/ego ve ardından onun aracılığıyla başka şeyleri putlaştırmalar engellenmelidir. Çünkü tüm putlar kırıldığında, tek bir ilah kalır: Allah. Bunun için nefsin/egonun sahibi olmadığımız, yani bizim sahibimizin nefsimiz/egomuz olmadığı hatırlatılmak istenir.

Burada oruç ile terbiye edilmiş bir bakış açısıyla şu iki ayeti yorumlamakta da fayda olabilir:

“..kim bir insanı öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibidir; kim bir hayatı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış olur!” (Maide, 32)

“Ve şunu da bilin ki ey müminler, düşmanı öldüren siz değildiniz, Allah’tı onları öldüren ve korku saldığın zaman sen değildin peygamber onların içine korku salan, Allah’tı korkuyu salan. Ve O bütün bunları kendi belirlediği güzel bir sınavla müminleri sınamak için yaptı. Muhakkak ki Allah her şeyi işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Enfal, 8)

Öyleyse bir kişinin ölmesine karar verirken, “Ben Tanrı’yım” denilmektedir veya diyebilmek gerekir. “Ben Tanrı’yım” cümlesinin hakkı verilmemişse, adam öldürmek şirke girer: Nefis/ego ilahlaştırılmış olunur. Bu cümlenin hakkını vermek ise hiç kolay olmasa gerek:

Gayret etmenin (cihad: ce-he-de) nefes harfi olan ve O’nu temsil eden he’sini (ه) elif ile uzatınca savaşmak (ce-hê-de), kalın he (ح) ile değiştirince ise inkar etmek (ce-ha-de) olur.
Gayret etmenin sadece O’na teslimi temsil eden de’sinin (د) üstüne bir nokta koyup ze (ذ) yapınca öldürmek (ce-he-ze); bu noktayı uzatıp de’ye ekleyip, ze’yi lam (ل) yapınca bilmemek (cahillik: ce-he-le) olduğu gibi..

III-4 Zekat Vermek :

“Mülk Allah’ındır” der Kur’an. Yani Müslüman aslında mülksüzdür. Zekat ile hatırlatılmak istenen ise işte budur.

Kişi zekat verirken karşısındakine iyilik yapıyor olmaz. Çünkü kendisinin olan bir şeyi vermiyordur. Kur’an’da söylediği gibi: “O rızkını kimilerine doğrudan, kimilerine ise diğerleri aracılığıyla dolaylı yoldan verir!” Zekat veren sadece O’nun rızık dağıtımında aracı olur böylece. Hz. Ömer’in “Adalet mülkün temelidir!” demesi de bundandır. Aksi taktirde Proudhon’un dediği gibi: “Mülkiyet hırsızlıktır!”: Kişi mülkü sahiplenerek O’ndan çalmaya kalkar.. O’nun yeryüzündeki halifesi olmak, yeryüzüne sahip olmak demek değildir; yeryüzünün bir parçası olarak, adaleti sağlamaktır. Her birimiz birer hakim, hakem ve hekim olarak..

Sözün özü, zekat ile mülkü ve ardından mülk aracılığıyla başka şeyleri putlaştırmalar engellenmelidir. Çünkü tüm putlar kırıldığında, tek bir ilah kalır: Allah. Bunun için mülkün sahibi olmadığımız hatırlatılmak istenir.

III-5 Hacca Gitmek :

İbrahim Peygamber, Kelime-i Tevhid’i dile getirip eyleme döktüğü bilinen ilk kişidir. Öyle ki bu cümle onun hayatının tümlevlenişidir. Tevhid Dini onun dini, o ise Allah Dostu olarak adlandırılmıştır. Kendisinden sonra gelen peygamberlere, onun gibi yüzünü batıl olan her şeyden çevirip, hanifçe dine dönmek emredilmiştir.

Hacc, İbrahim’in kurduğu İbadet Evi’ni sadece fiziksel olarak tavaf etmekten ibaret değildir. Onun yaşantısını hatırlatmak ister: Dünyanın dört bir yerindeki tüm yaşantıların aynı anda bırakılması ve onun yaşantısı gibi bir yaşantıya yönlenilmesidir amaç. Bundandır ki onun mezarı yoktur Kabe’de, sadece onun hayatı vardır.

Sözün özü, hacc ile yaşantı ve ardından yaşantı aracılığıyla başka şeyleri putlaştırmalar engellenmelidir. Çünkü tüm putlar kırıldığında, tek bir ilah kalır: Allah. Bunun için yaşamın sahibi olmadığımız hatırlatılmak istenir.

Bu bağlamda birçok islami alışkı (ritüel), İslam’ın şartlarının doğrusal birleşimleri şeklinde yazılabilir. Örneğin kurban kesmek, oruç, zekat ve haccın bir birleşimi olarak düşünülebilir.

Kurban kesmek, sevilen ve bağlanılan bir şeyden Allah için vazgeçmek, yani içrek mülksüzlüğü hatırlatmak içindir. Hz. İbrahim’in çok sevdiği oğlundan vazgeçmesi hatırlanmalıdır bunun için ilk olarak. Sonra da oğlunun yerine bir koçun geçmesi.. Burada Hz. İbrahim’in oğluna karşı duyduğu sevginin yerine Habil’in koçuna karşı duyduğu sevgi geçmiştir aslında. Çünkü ilk kabul edilen kurban, Adem’in oğlu Habil’in koçudur. Kabil’in kurbanı değil.. Ve Habil-Kabil hikayesinde bir koç göğe yükselirken, İbrahim-İsmail hikayesinde bir koç gökten inmiştir. Bu yüzden kurban kesmiş olmak için, önce bir şeye bağlanılması ve ardından Allah için ondan vazgeçilmesi gerekir. Ki hatırlayalım ve sevgi yoluyla hiçbir şeyi putlaştırmaya kalkmayalım.. Aksi taktirde sadece bir hayvan kesilmiş olunur!

Benzer şekilde Mevlevilerin seması ve Alevilerim semahı namaz ve orucun birer doğrusal birleşimi olarak düşünülebilir. Ve örnekler çoğaltılıp, çeşitlemeler yapılabilir. Misal, gelecekte birileri çıkıp, gönüllü kan vermek oruç ve zekatın bir başka doğrusal birleşimidir deyip, bunu bir alışkı haline getirebilir.

IV İMANIN TABAKALARI:

İmanın şartlarının 6 tane olduğu söylenir:

- Allah’ın birliğine inanmak
- O’nun Peygamberlerine inanmak
- O’nun Kitaplarına inanmak
- Hayır ve şerrin O’ndan olduğuna inanmak
- Ahirete inanmak
- O’nun Meleklerine inanmak

İmanın şartlarını bu şekilde saymakta kuramsal olarak hiçbir sorun yoktur: Kur’an’da iman eden kişilerin özellikleri olarak geçen özellikler, bu 6 şartın herhangi bir doğrusal birleşiminin gereği olarak yazılabilir. Ama uygulamada bir sorun vardır: Şartları sözde kabul etmek, yani gereklerini yerine getirmemek. Kuşkusuz bu Vahdet, Peygamber, Kitap, Hayır-Şerr, Ahiret ve Melek tasavvurlarının nasıl kurulduğu ile ilişkilidir ve bu kavramların içini birer birer İslam’ın tek şartı olan Kelime-i Şahadetten türevleyerek doldurmak gerekir. Asıl sorun ise burada ortaya çıkar: Bu işin birden fazla şekilde yapılmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur.

Bu amaç-araç yanılsamasını gidermek için 1 yöntem bulunamadığı için, yöntemleri sorgular nitelikte bir başka akıl yürütme yapılabilir: İmanı tabakalara ayırmak. Öyle ki, Kur’an’da iman eden kişilerin özellikleri olarak geçen özelliklerin her biri bu tabakalardan herhangi birisinin üzerinde gösterilebilsin..

İmanı 5 tabakaya ayırabiliriz bu niyetle: Kalbin, aklın, sözün, eylemin ve imanın imanı..

İmanı 5 tabakaya ayırmak, en az 2 üzeri 5 = 32 olasılık olduğunu söyler imanda. Kişi içrekten başlamalıdır iman etmeye. Ve bir bir eklemelidir diğerlerini de sırasıyla ilkinin üstüne! Bu yüzden 32 olasılıktan ilk 5’i, sırasıyla tabakaları üst üste eklerken gerçekleşir. Diğer olasılıklar ise ortak bir şekilde tanımlanabilirler: En az bir tabaka, kendinden önceki en az bir tabakadan önce gelir. Yani boşluk kalır tabakalar içinde. Ama her ne ki içi dolu olması gerektiği halde boştur, işte o artık bir puttur! Ve her ne ki bir puttur, Kelime-i Tevhid gereği kırılması gerekir!!

IV-1 Kalbin İmanı :

Aklı iman etmemiş mümin kalpler, yolun başındadırlar. O kadar ki - bir ihtimal, imanda pazarlık ederler. Yani alış-veriştir yaptıkları! Verebilecekleri hiçbir şey olmadığını bilmezler oysa..

İbadet ettikçe huzur bulurlar, huzur buldukça daha çok ibadet ederler. Birini çok düşünüyorlarsa, o kişinin de doğru bildiklerine katılmasını isterler. Zira sadece sezgileriyle tasavvur ederler O’nu. Bu yüzden de tasavvurları sınırlı kalır. Olur da kendilerince çok kötü olan bir şeyle karşı karşıya gelirlerse hayatta, imanlarından olabilirler. Hicreti sadece tarihsel bir olay zannaderler.

Tasavvuf ehli, aralarında bu noktada olanları şeriat kapısından girmiş olanlar olarak adlandırır. Onlar sırtlarına vurulduğunda kalkıp vurana aynı şiddette vuran bilgiç abitlerdir. O’na ilmen yakindirler ve bilgileri sadece “data”/veri düzeyindedir.

IV-2 Aklın İmanı :

Kalbin imanının üzerine aklı da iman edenler, alış-verişten çekinirler. Tabii bir gören olmadığı sürece.. Bu yüzden alış-verişleri daha içten pazarlıklı olur. Onlar cennete gitmek için ibadet ederler ve bazen taviz verebilirler kendilerinden. Hicretin ne olduğunu bilir ama hicret edemezler. Can korkusu gibi korkular üzerine Bel’am gibi duyup uyduklarını susup söylemeyebilirler.

Tasavvuf ehli, aralarında bu noktada olanları tarikat kapısından girmiş olanlar olarak adlandırır. Onlar sırtlarına vurulduğunda dönüp vurana nedenini soran bilgin zahitlerdir. O’na aynen yakindirler ve bilgileri sadece “information”/haber düzeyindedir.

En tehlikeli boşluk(lar), ilk tabakanın atlanmasıyla oluşur. Kalbi iman etmemiş, mümin akıllar bahanelerle doldururlar bu boşluğu! Vücutlarını dinç tutmak, bir anlamda spor yapmak için namaz kılarlar ve namazdan kalkar kalkmaz kendilerine vaat edilen giyitlerden hangisinin ona verileceğini sorarlar; yoksulların halini anlamak ya da kilo vermek için oruç tutarlar ama iftarda doymadan sofradan kalkamazlar; toplumun gelir düzeyi dağılımını tekdüzeleştirmek için kendilerinin olduğunu düşündüklerinden zekat verirler ve sonra bununla övünürler; ırkçılık gibi zararlı gördüklerini törpülemek için hacca giderler ve ülkelerine dönünce gayrimüslimlere bu törpülenmiş ırkçılıklarını yaparlar. Kur’an onları “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onların kalpleri namazlarına uzaktır!” (107/4-5) diye azarlar.

Ne kadar aklederlerse, o kadar zarar verirler kendilerine. Fizikten birkaç cümle duyan bir tıpçı iseler, secdede yüzlerinin yere dokunmasıyla dünyanın manyetik alan çizgileriyle sinir sistemlerinin daha başka etkileştiğini söyleyebilirler. Matematik merakları varsa, Kur’an’ın şifresiyle uğraşırlar. Biyoloji okurken, bilimsel teorileri inanç parçaları gibi görüp, onlara savaş açarlar. Çoğunlukla mehdiliğin varlığını savunur ve sonunda birer Karun Kahya olurlar, akla iman ettirip, dine şirk düşürürler; toplumun bilim açlığını kendilerince doyurur, toplum gözünde bilimcileri aptal ya da ajan durumuna iterler.

Ve Allah'ın Peygamber'ine bile yasak ettiği şeye soyunurlar: İnsanları inandırmaya!! Peki niye bu çaba? Yalnız kalmaktan mı korkarlar yoksa? Bu korkuya karşı çoğalıp, içlerindeki boşlukla yüzleşmekten mi kaçarlar?

Korkmaları gereksiz oysa: Kendinden kaçsa kişi, kendi bile terk etse kendisini, yine de yalnız kalamaz: O kalır kendisinde. Gidebileceği her yerde ise yine O vardır! “Gittiği yol kendi uzaklığı, vardığı yer kendi ayrılığıdır!”

İlk tabakanın dışındaki diğer boşluklar bu kadar tehlikeli değildir. Zira ilk tabakanın yerinde boşluk olduğunu fark edince kişi, her şeye yeniden başlamak zorunda kalır: Boşluğu hakkıyla doldurmak için, tüm tabakalar ortadan kaldırılmalıdır! Yani putu kırınca, hiçbir şey kalmaz ortada. Fakat ilk tabakanın üzerinde nerede olursa olsun boşluk; put kırılınca, en azından ilk tabaka olduğu gibi durur olduğu yerde!!

IV-3 Sözün İmanı :

Kalp ve aklın imanları üzerine sözü de iman edenler, her zaman çekinir alış-verişten. Her zaman “bir gören” olduğu bilgisi, sözcüklerle somutlaşır artık! Ashab-ı Kehf ‘inki gibidir hicretleri. Bel’am gibi canlarıyla tehdit edilseler, bir yerlere saklanır ama duyup uydukları sözleri etrafa dağıtırlar. Abdürrezzak Şeyhi San’an gibi gayrimüslim biri ile evlenmek için önce din değiştirmiş görünseler de, sonra eşleri de peşleri sıra dine geri dönebilirler.

İbadetleri kesikli kesiklidir. Zira ibadet etmek için buldukları bahaneler bir süre sonra onlara yetmez hale gelir ve yeni bahaneler bulana kadar imanlarını korumak için ibadete sırtlarını dönerler. Bu ara sürelerin uzunlukları, o süreci oluşturan anlardaki aklın imanının derinliği ile ters orantılıdır. Bu süreçteki kendileri rahatsız hissedişlerinin şiddeti ise, o süreci oluşturan anlardaki kalbin imanının derinliği ile doğru orantılıdır.

Tasavvuf ehli, aralarında bu noktada olanları marifet kapısından girmiş olanlar olarak adlandırır. Onlar sırtlarına vurulduğunda dönüp vurana bakarak nedenini anlamayı deneyen bilge ariflerdir. O’na hakkan yakindirler ve bilgileri “knowledge”/(?) düzeyindedir.

İlk iki tabakanın atlanıp, doğrudan üçüncü tabakaya geçilmesiyle oluşan boşlukta bahaneler bile kaybolur. Bu yüzden, tabakanın kendisi bir bahane olarak kullanılır! Genelde de yaşamak için..

İkinci tabakayı atlayanların ibadette kesikliliklerinin örüntüsü çok gelişigüzeldir ve sadece kalbin imanının bir fonksiyonudur.

Birinci tabakayı atlayanları, Karun Kahya olmaya pek yakındır. Zira merkezdeki bir noktadan bakarken bakıştaki bir derece hatası, çemberin yarıçapı arttıkça bakılması gerekenden daha uzak bir noktaya bakılmasına neden olur.

IV-4 Eylemin İmanı :

İlk üç tabakanın üstüne eylemi de iman edenler artık alış-verişten çekinmez, tamamen uzaktır. Hicretleri Musa’nın Mısır’dan çıkışı gibidir. Ama onlar kendini alış-verişten uzak tutuğu sürece, alış-veriş devam eder bu uzak komşuluklarındaki Mısır’da. Bir anlamda, uzaklık olur uzaktakini var eden.

Bel’am durumuna düşseler, gidip Musa’ya kardeş olup, krallarına savaş açarlar. Ebu Zerr gibi yeri geldiğinde çöle çekilip, toplumdan ayrık yaşar; yeri geldiğinde Muaviye’nin yakasına sarılıp, hesap sorarlar. Ama Musa gibi bilmediklerine sabredemeyip, dua üzerine buldukları Hızır’a çıkışmaya kalkar ve yol arkadaşlığını yitirirler. Azazil gibi bir sonraki tabakayı da eklemezlerse imanlarına, Adem üzerinden şirke düşmeyeyim derken nefisleri üzerinden şirke düşerler. “Ben Sen’den başkasına secde etmem..” diye başladıkları cümleyi “..ben ki sana kendi içimde o kadar yakınım, o ki..!” diye devam ettirirler. Her noktasında secde ettikleri cennetten olurlar!!

Tasavvuf ehli, aralarında bu noktada olanları hakikat kapısından girmiş olanlar olarak adlandırır. Onlar sırtlarına vurulduğunda dönüp bakmayan ama nedenini anlamayı deneyen aşıklardır/muhiblerdir. O’na yakinlikleri hakikattir ve bilgileri ölçek atlamıştır, başladıkları yere dönmüşlerdir. Öyle ki orayı ilk defa tanıdıklarının farkındadırlar.

İlk üç tabakayı atlayıp, dördüncü tabakaya geçmek ise olası değildir. (En az 2 olasılık gitti böylece.) Zira o boşluk, hiçbir şey ile sınırlandırılamaz. Ama kişi artık bir bahane olmuş üçüncü tabakayı, dördüncü tabakaya geçmek için de bahane olarak kullanabilir: Yaşamdan sıyrılıp, öte-yaşamı da kapsayacak kadar genişler bahanenin etki alanı. Bu sefer de eylem o kadar putlaşır ki, beşinci tabakaya geçmek imkansızlaşır. (1 olasılık daha gitti!)

IV-5 İmanın İmanı :

Artık bir kapı yoktur hakikat kapısından sonra. Ve dönüp buradan arkasına bakan kişi için, tüm kapılar aynıdır. İman derileştikçe kişi içinde O’na yaklaşmış, O’na yaklaştıkça ikiler anlamsızlaşmıştır: Varlık yokluk, yokluk varlıktır; uzak-yakın, doğru-yanlış, iyi-kötü,, birdir. Her ne ki vardır, işte o birdedir, birdendir. İmanın iman etmesidir bu son tabakanın adı ve sonsuza dek tekrarlar kendisini. Hicretler İsa’nın göğe alınışı, Muhammed’in Mekke’yi alışı, Mansur ve Bedrettin’in al-kışı ve Yunus Emre’nin ağlayışı gibidir. Hangi yol ki bir sonu vardır; bu yol, o yol değildir! Çünkü yol da O’dur, giden de, gidilen de..

V ANARŞİK/HANİF/SADECE MÜSLÜMAN:

İslam’ın ön-şartını iman, imanın ön-şartını ise öz-ü-gür akıl (düşüncede bağ kurma) ve vicdan (düşcede bağ kurma) bilendir Anarşik/Hanif/Sadece Müslüman.

Aklını ve vicdanını öz-ü-gürleştirdikten sonra, imanın şartlarını yerine getirmeye çalışır İslam’a girmek için. Öz-ü-gürleşme süreklilik içerdiğinden, İslam’a her girişinin ardından öze, başladığı yere döner. Yolda keşfettikleriyle yeniden tanır orayı ve derinleştirir düş(ün)cesini.

İmanın şartlarının hakkını verebilmek adına öz-ü-gür düş(ün)cesi üzerine bir bir çıkar/çıkmaya çalışır imanın tabakalarını. İslam’a girince de şartlara uyarak şahitliği (ilk şartı), şahitlik ederek de birle(ş)meyi (tevhidi) hatırla(tı)r.

O’ndan başka her şeye isyan edebilerek O’na teslim olmuş olandır Müslüman. Kişi aynı anda kaç farklı şeye birden teslim olabilir ki?

O’na teslim olabilmek için kendisini teslim almayı deneyen her şeye karşı mücadele etmelidir Anarşik Müslüman. Bu şey zaman, mekan, nefs veya mülk gibi kendisi üzerinde(n) de olsa; anne-baba, eş, çocuk, öğretmen, şeyh, komutan, patron, kabile, ata veya devlet gibi başka bir kişi/kişiler üzerinde(n) de olsa..

O’nun Selam’ı üzerinde(n) olmalı sadece: Kavli ve kevni tüm ayetleriyle muhabbet etmeli, diyalog kurmalıdır sürekli. Her son tahlilde hatırlanması gereken birle(ş)me (tevhid) bunları gerektirir.

Birle(ş)meye şahitlik edendir Müslüman. Şahit bir başka şahide hükmedebilir mi? Bir şahit bir başka şahidin şahitliğine müdahale etmeye kalkarsa, şahitliğin hakkı verilebilir mi? O sözünde ve eyleminde adildir bunun için. Yer-deniz halifeliği adalet üzerinden gitmektir onun için.

Şahitliği hatırlamak için ibadet edendir Müslüman. Mabedinin ismi mescid (secde edilen yer) olandır, cami (toplanılan yer) olan değil. Bedeni için mabed dışraktaki her yer, ruhu için mabed içrekteki her haldir bu yüzden. Dini kurumsallaşmaz, zira din demek yol demektir. Hicretten hicrete yürür durur.

Sözü dizen de herkes gibi bir kişiydi: Muhakkak aslını O bilir!!

oNuR PuSuLuK
04/11/2007

SON-SÖZ
Verdiğin ve vermediğin her şey için şükürler olsun!

Bu dünyada yaratılmışların şerrinden, ötesindeyse haber verdiğin azaptan,,
sadece Sana sığınırım..

Yapıp yapamayacaklarımız arasındaki o ince çizginin zamanında farkına varmayı;
yapabileceklerimizin üstüne yürüyebilmeyi, yapamayacaklarımızıysa kabullenebilmeyi,, bizlere nasip eyle!

Dilini öğrenmeyi hayırlı kıl, en hayırlı şekilde anlamayı da nasip eyle!
Dilimdeki düğümleri çöz,
gözlerim ve kulaklarımdaki perdeleri kaldır,
düşüncemdeki duvarları yık,
yüreğimdeki kirleri arıt..

İmanımı, inancımı, anlayışımı, kavrayışımı, ilmimi, bilgimi, sezgimi, sevgimi,, arttır!

Gözümü beyandan, gönlümü irfandan, aklımı burhandan ayırma!
Beni doğru yolda, doğru yolla(ra) ilet, yanıma da şeytanımı yoldaş kıl..
Sözünden değil, yolundan çıkarma!

Yaratılanın yaratılanı putlaştırıp sömürdüğü her düzene üzerimden
düşüm, düşüncem, sözüm, eylemim,,
ile lanet et!
İnsanı ayrı gören herkesi de ben(im)le hayrete düşür..
Ben'i Biz'ine kat ve Biz'e onlar diyenlere hidayet eyle!

Gücüm yettiğince sebep(ler) ver de kendimi bulayım, kaybedeyim, bulayım..
Ve içimde,
Ve dışımda,,
hep Sana ulaşayım!

Ben ki adı(lı) eyleminden gelen, eylemi sebep gerektiren,
Sen ki eylemi adı(lı)ndan gelen, sebepsiz ve mutlak eyleyen,,
Sen'den Sana sığınırım,
beni Sen'inle aldat(ıl)anlardan eyleme!

Notlar:

(1) Hidrofobik, su ile etkileşimden kaçan, su moleküllerinin tutamadığı.
(2) Akıl yoluyla bilgiye ulaşan, İslam’ın deistik yorumu. Biruni, İbni Rüşd,, gibi düşünürlerce benimsenmiştir.
(3) Sezgi yoluyla bilgiye ulaşan, İslam’ın panteistik yorumu. İbni Arabi, Hallac-ı Mansur,, gibi düşünürlerce benimsenmiştir.
(4) Mevcut birikimini (ayetleri ve hadisleri) kullanarak bilgiye ulaşan, İslam’ın teistik yorumu. İbni Teymiyye, Gazali,, gibi düşünürlerce benimsenmiştir.
(5) Bir maden mühendisliği terimi: Madenin cevherini ve arazını birbirinden ayıran pota.
(6) Arapça’da harfler birden fazla şekilde sınıflandırılır. Noktalı ve noktasız harf sınıflaması mevcut olanlardan birisidir. Noktalı bir harfin noktasının silinmesi ya da okunurken gözden kaçması, harfin başka bir harf olarak okunmasına sebep olur. Dilimizdeki “püf noktası” deyimi de buradan gelmektedir.
(7) Zaman-mekanın en önemli din adamlarından bir kahin ve peygamber: A’raf 175-176. Ayrıntılı bilgi içinse Tevrat ve İncil’e bakılmalıdır. Sayılar, 22/5-21; Yeşu, 13/22; İncil, Petrus’un 2. Mektubu, 2/15.
(8) M.Ö. 14. yüzyılda bile var olduğu bilinen, Hitit tabletlerinde adı geçen ve M.S. 2. yüzyılda Roma’da fazlaca üyesi bulunan mistik/gizemli bir Anadolu Dini. Kült üyelerinin çoğu Romalı tüccar, asker ve bürokratlardır. Mithra’nın bir Pers peygamber olma olasılığı yüksektir.
(9) İmam Hanefi, İmam Hambeli, İmam Maliki, İmam Şafi ve İmam Cafer-i Sadık.
(10) Fatiha açmak ve anahtar kelimeleriyle aynı kökten çekimlenmektedir.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

(d)evrilen ritüeller 3 - Şamanik İslam : Türbe & Mezarlıklar


Ön-Söz

Kur'anca yönlendirilmiş bir (!) bakış açısına göre her din özünde İslam olduğu için, dinler arası etkileşim bu özün gönüllerde belirginleşme olasılığını yukseltebilir: Öz birse, herhangi bir dinden (/yoldan) gidildiğinde karşılaşılamayacak olan, Tanrı'nın İslami bir tasavvuru (/Allah) olamaz. Bu yüzden dinler arası etkileşimler, inanış biçimlerindeki yanlış yorumlamaları minimize etmek adına faydalı olabilir. Tabii sağlıklı oldukları sürece.. Zira üzerlerinde gerçekleştikleri gönüller parçalanmışken sağlıklı etkileşimler çok da kolay kurulamaz..

(S)öz

Kişi düzeyinde baktığımızda, inanış biçimleri içerik olarak duru ve durgun gözükebilmektedir. Oysa kişinin inandıgı dini yorumlayış şekli, birçok başka etmenle karşılıklı etkileşimi içeren karışık bir süreçte biçimlenip durduğundan, inanış biçimleri duru ve durgun kalamaz..

Öncelikle, aile ve arkadaş çevreleri üzerinden aktarılan kültürel öğeler kişinin gönlü üzerinde dinler arası etkileşimleri sürekli olarak olası kılan esnek bir zihinsel alan oluşturur. Bu alanda kişinin seçtiği dinin ('zaman-mekan'sal) yakın komşuluğundaki tüm dinler gönüle özgü şartların güdümünde birbirini etkiler. Eğitim-öğretim sistemi ise kişinin aklı üzerinde siyaset-din etkileşimini olası kılan bir zihinsel alan kurar. Görece katı olan bu alanda gerçekleşen siyaset-din etkileşimleri bir önceki alandaki etkileşimleri yönlendiren şartlar üzerinde belirleyici bir duruş sergiler. Bir başka deyişle, ikinci alan diğerini kendi kenar, köşe ve boşluklarına göre tümleşik olacak şekilde yapılanmaya zorlar. Böylece iki alanın etkileşimi teoride karşılıklı bir iktidar ilişkisi olsa da, çoğu zaman uygulamada bir tahakküm ilişkisine (d)evrilir. Her iki alanın bütünleşmesi için, ilk alanın kendi içindeki bütünlüğünden vazgeçilir.

Kişi bu iki iç içe geç(iril)miş alanın bilinçli farkındalığına kolaylıkla varamaz. Ama zamanla onların üzerinde gözünün önünde kendi seçimleriyle yeni bir zihinsel alan inşa edebilir. Bu yeni alan kişinin yaşam biçimine göre yükseldikçe, ilk ikisi üzerindeki köklerini de sağlamlaştırmak zorunda kalır. Etkileşimler zamanla bir ağ oluşturarak bilinçli farkındalık düzeyine yaklaşır ve ağın merkezinde kişinin üretim-tüketim biçimiyle din etkileşir.

Kişi düzeyinde oldukça karmaşık görünen ve inanış biçimi belirleniminde sürücü bir rol oynayan bu etkileşimler ağına toplum düzeyinde bakılınca, bazı bölgeleri bulanıklaşırken, bazıları berraklaşır. En çok berraklaşan bölgelerde ise baskın olan etkileşimler dinler arası olanlardır.

Şimdi Anadolu'daki dinler arası etkileşimlere toplum düzeyinde bir bakalım. Bulanık bölgelerde kişi düzeyine inmenin gerektiğini unutmayarak..

Söz

İsa Peygamber'in yaşadığı dönemde Anadolu'da baskın siyasi güç olan Rum/Romalı asker ve aristokratların arasında en çok benimsenen din Mithra dini idi. Ilk izlerine Anadolu'daki en eski tabletlerde rastlayabildiğimiz bu din, kurumsallaş(tırıl)mış ve gizlenerek bir seçkinler dini haline dönüş(türül)müştü. Halk arasında ise iç içe geçmiş çok Tanrı'lı dinler hakimdi.

Mevcut statükolara baş kaldıran ve fakirlerin dini olarak yayılmaya başlayan İsevi İslam uzun bir süre Anadolu'da seçkinlerinleş(tiril)miş Mithra dini ile mücadele etti. Bu sırada onu ilk zayıflatan şey içine sızan Yahudileş(tiril)miş Musevi İslam oldu: Gerçek İncil kayıplara karıştı(rıldı), İnciller çoğal(tıl)dı ve içlerindeki din sünnetleşti(rildi). Din peygamberin arkasına itildikten sonra peygamberinin tasavvuru üzerinden değiştirildi ve Mithra taraftarları da bu değişikliklerle birlikte ayin ve ritüelleriyle beraber dine gir(ebil)di. Mithra'nın kendine yabancılaşan özü ise dışarıda bir yerlerde bırakılıp, bölünmüş zamanların birinde unutuldu gitti. İsevi İslam Mithra taraftarlarının üzerlerini örtebilecek şekilde yeniden dikilince onun da özü kendine yabancılaşmaya başladı ve Kilise Hıristiyanlığı doğdu.

Yahya'nın vaftizi Mithracılarınkiyle yer değiştirirken Çok Tanrı'lı dinlerle etkileşen İsevi İslam değil, Kilise Hıristiyanlığı olmuş oldu. Bunun sonucunda da kutsal bakireler Artemis, Kibele, Nina ve benzerleri Meryem'ın arkasına; Kronüs'ün (Zaman'ın) oğlu ve Artemis'ın babası Zeus, Nina'nın oğlu ve Kibele'nin sevgilisi Attis ile benzerleri ise İsa'nin arkasına saklandı. Kilise de bunu fırsat bilip, Eski Yunan'ın site-yurttaş oyununu Samilerin çoban-sürü oyununa kattı ve pastoral iktidarı keşfetti. Bu bireyselleştirici iktidar ile Doğu Roma'nın merkezleştirici iktidarı etkileştikçe de dinler arası etkileşimleri sağlayan zihinsel alanların bütünlüğündeki azalma o kadar ivmelendi, o kadar ivmelendi ki sonunda onunla etkileşim halinde olan toplumun üretim-tüketim dengesi de yerle bir oldu. Üretim-tüketim dengesini ve dinler arası etkileşim alanlarının bütünlüğünü yeniden sağlamak için bir dolu tarikat doğ(urul)muş olsa da durum gittikçe kötüleşti..

Bu kötü ortamda akıncı Türkmenler aracılığıyla bölgeye getirilen Muhammedi İslam hızla yayılmaya başladı. Kur'an'ın sırasıyla toplanması ve çoğaltılması için şartların olgunlaşması beklenmişti. Bu gibi tedbirler yüzünden Kur'an İncil gibi kayıplara karı(ştırıl)ıp, çoğal(tıl)amamıştı. Ama tedbirler ancak dinin sünnetleş(tiril)me sürecinin uzamasına yetti. Siyasetin din üzerine tahakkümüyle Yahudiler Müslümanlaştı(rıldı), Müslümanlar Yahudileşti(rildi). Muhammed Peygamber'ın ömrünün yetemeyeceğı kadar çok hadis içeren kitaplar üretilip serpiştirildi Kur'an'ın çevresine ve böylece Kur'an üzerindeki dikkat dağı(tı)ldı. Sonunda Kur'an abdest alınmadan dokunulamaz, okunmaz, okunsa da anlaşılamazlaştı(rıldı); duvarlara asılıp putlaştı(rıldı). Oysa Kur'an'ı putlaştırmada kullanılan abdest, putlaş(tırıl)an vaftizin özünden evriltilmişti.

İsevi İslam gibi peygamberin arkasına itilip, onun üzerinden yozlaştırılmaya çalışılan Muhammedi İslam'ı Anadolu'ya taşıyan akıncı Türkmenler'in zihinsel alanlarında Orta Asya'nın şamanik Tengriciliğı'nin izleri daha silinmemişti. Selçuklu ve Osmanlı gibi kurdukları imparatorluklar ise Doğu Roma'dan miras kalan Devlet Aklı'nı olduğu gibi devralmıştı. Bu yüzden hikaye kaldığı yerden aynen devam etti..

Göz

Orta Asya’dayken doğuda Taoizm gibi Çin Dinlerinin, güneyde Hinduizm, Budizm gibi Hint Dinlerinin, batıda ise Zerdüştlük, Maniheizm gibi İran dinlerinin kıskacında kalmıştı Şamanik Tengricilik. Ak Bodun’un (/beyaz Türkmenlerin) gönlünde bu dinlerin karşısında edilgen kalırken, Kara Bodun’un gönlünde hep etkin olmuştu, herhangi bir dini öğenin kendisine dönüş(türül)meden yayılmasına izin vermemişti. Türkmenler İran üzerinden akın akın Anadolu’ya gelirken de ak ile kara, edilgen ile etkin dengesinin değiştiği söylenemez.

Ak Bodun dini kabuklardan sünni İslam’ı seçmişti kendine Anadolu’da. Gerek daha sonra adı Bizans olacak olan Doğu Roma’nın, gerekse Muaviye’yle başlayan Arap iktidarının mirasını alabilmek için en uygun, en edilgen don buydu. Böylece gönlünde Muhammedi İslam’ın özünden uzaklaş(tırıl)mış bir İslam ile etkileşmiş oldu zaten edilgen ve özünden uzaklaşmış olan Şamanik Tengricilik. Medreseler kuruldu.. Kara Bodun’a kalan don İslami öze hem daha yakındı, hem de daha uzak. Ama onun gönlünde de Şamanik Tengricilik etkinliğinden, dönüştürücülüğünden vazgeçecek gibi değildi. Tarikatlar kuruldu.. Ak Bodun Kara Bodun’la etkileştikçe hepten karıştı işler..

Bu sağlıksız etkileşimlerle dolu olan Anadolu resminde ancak birkaç gönülde belirginleşebildi iki kabuğa da giremeyen öz. O gönüller de zaptedilemediği için gövdelerinden ayırıldı çoğunlukla başları.

Gök Tengri gökteki bir karadelik gibi çekti gönüllerden yukarıya Allah tasavvurunu, Allah Yukarıdaki oldu. Gök Tengrinin antromorfik tasavvuru Ülgen iyice yaşlan(dırıl)dı ve sakalları uza(tıl)dı. Erlik ise ilk olarak cinlerden İblis’in adılı olarak duyduğumuz Şeytan’ın içine saklandı. Orası zaten onun için uygun bir hale getirilmişti önceden, bu hiç zor olmadı. O artık bir melekti. Ona bağlı kötü ruhlar da cinlerin donuna girdi ve böylece cinler de adam çarpar olabildi.

Kötü ruhlar da kendine bir yer bulunca, onlardan insanları kurtarmak için kamlar kendilerine don aramak zorunda kaldı. Onların işi gerçekten de diğerlerine oranla zordu, onlara göre bir don hali hazırda yoktu. Sonunda kimi imam oldu, kimi şeyh oldu. Ata ruhların doğrudan çağıramıyorlardı artık; onlara Fatiha okuyarak ulaşıyor, cevaplarını da kitaplarında arıyorlardı. Zira doğruları ancak Ataları söyleyebilirdi onlara. Yeni bir şey söylemek atalara saygısızlıktı, kendini bilmezlikti, affedilemezdi.

Kamlar 4 mevsim yaptıkları kurban ayinlerini devam ettirebilmek için kurban ibadetini kurban bayramına dönüştürmüşlerdi. Kur’an akan kanların Allah’a ulaşmayacağını söylüyordu ama bu önemli değildi. Zira onlar atalarını memnun etmek ve kötü ruhları kovmak için yapıyorlardı bu ayini. Allah’a ulaşması için değil.

Sabahları hala güneşe, geceleri ise hala aya tapıyorlardı. Sadece sabahları dillerine, geceleri gönüllerine çekilmişti. Güneşleri Allah, ayları Muhammed ve Kur’an olmuştu.

Uzun süre üzerinde hiçbir ağaç ve otun bitemeyeceği Bodun (/budın) inli için bir yer bulamamışlardı. Sonunda onun için de Anıtkabir’i buldular. Anıtkabir’i bulana kadar bir dolu türbe ve cami yapmışlardı her karışı mescid olan İslam’ın mekanında, bir dolu kutsal gece/kandil geçirmişlerdi her günü eşit bir şekilde beşe bölen İslam’ın zamanında. Kutun en son kime geçtiğini bulmak o kadar kolay değildi, o yüzden bunlar da normaldi. Ve tüm bunlara elverişliydi Anadolu’nun geçmişinin birikimi.

Son-Söz

Şamanik İslam taraftarları türbe ve mezarlara giderken (ve bunu savunup, överken) aslında gittikleri mekanda cesedi bulunanın başka bir evrende değil de bu evrende diri olduğunu, hatta ölümden sonra dirilmenin olmayabileceğini varsaydıklarının bilincinde değil(di(r)) genelde. Peki bu nasıl ol(muşt)ur da mümkün ol(muşt)ur?

Foucault’un mezarlık gibi yerleri birer heterotopya (/aynı zaman ve aynı mekan içinde bulunamayacak şeyleri bir araya getiren mekan) olarak nitelendirdiği makalesini hatırlarken zihnimde dökülen kelimeler kişi düzeyinde de, toplum düzeyinde de bulanık gözüken bazı bölgelerdeki sislerin dağılmasını sağladı. Şamanist Türkmenlerle Anadolu’da yayılan türbe ve mezarlıklar birbirinden uzak kalmış tüm zihinsel alanları bir araya getiren heterotopyalardı(r) belkide?

Bilmediğimi bilmemekten gönüllerde saklı olanları da bilen Rabb’ime sığınırım. Sözü ben dizdim, özünü gözü, gönlü ve aklı veren O bilir..

oNuR :: sU LeKeSi
23/07/2008

iZ-LeYiCiLeR