
İkinci yazıda inşallah daha fazla canımız sıkılmaz demiştim ama birilerinin canı sıkılmadan benim can sıkıntım geçmeyecek gibi. Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki’nin “
Hadis ve Sünnete Dair Bir Cevap” isimli makalesini aşağıda incelemeden önce yönteme dair birkaç açıklama yapma gereği duyuyorum:
1) Dini bir hakikate ulaşmada beyan, burhan ve irfan yöntemlerinin üçünün birden aynı anda ve dengeli kullanılması yöntemlerin hata paylarını azaltacaktır.
2) Dini bir hakikate ulaşma amaçlı bir tartışmada yöntemlerden herhangi biriyle elde edilmiş bir bilgiye cevap verirken aynı yöntemi kullanmak tartışmayı daha sağlıklı kılacaktır.
* * *
“
İslamiyetin her türlü meselesinde, söz söylemek, ahkâm kesmek hakkını kendilerinde gören bir kısım zevat..” (Niyazi Beki)
Yazının sonunda tamamını verdiğim makaleye Niyazi Beki böyle başlamış. Oysa bir Müslüman İslam’ın her türlü meselesinde söz söylemek zorunda değil mi? İslam’da ne zamandan beri Kilise Hıristiyanlığı’ndaki gibi bazı konular hakkında kendilerinden başkasının konuşamayacağı bir ruhban sınıfı var? Ki yazar kendini o sınıfa, başkalarını da diğer sınıfa dahil etmiş; sınıfından çıkmayı deneyenleri de küçümsemiş..
“
Ama, kasdedilen “Kur’an’ın bitmez tükenmez hazinesi vardır. Ezelî bir zatın kelâmıdır, her müşkilimizi onun işaret ettiği yollardan çözebiliriz” mealinden çok, “Kur’an bize yeter! Mezhep imamlarına ne gerek var? Müçtehidler de kim oluyormuş? Sahabeler de insandı canım! Hadislerin de çoğu mevzu, sonradan uydurulmuş! Kalanlarda bindörtyüz yıllık. Dolayısıyla, yaşadığımız asırda yeni birşeyler söylemek lazım. Bunun için de Kur’an bize yeter..” gibisinden iddialar olunca..” (N.B.)
Yazar Kur’an’ın her türlü soruna dair bir çözüm içeren ezeli bir hazine olması mealini nasıl oluyor da işaret ettiği iddialarla çelişir buluyor? Nasıl bir mantık ilişkisi kurmuş? Bu iddiaların tam tersi, yani “mezhep imamları, müçtehidler, sahabeler ve hadisler olmaksızın o hazinenin kullanılamayacağı” asıl o mealle çelişmez mi??
“
Bütün asırlara seslenen yaş kuru herşeyi ihtiva eden Kur’anın bütün prensiplerini anlamak ancak vahiy ile desteklenmiş olmakla mümkündür. Vahiy ile desteklenmeyen hiçbir insan aklının, bütün bu bilgileri doğrudan Kur’andan alması imkânsızdır..” (N.B.)
Acaba yazar Zülkarneyn’in kim olduğu, Ashab-ı Kefh’in sayısı gibi Kur’an’da bilemeyeceğimizin söylendiği şeyler mi kastediliyor burada? Eğer öyle değilse neler bu peygamberler dışında kimsenin anlayamayacağı şeyler?
Sadece vahiy alanlara özel bilgiler mi söz konusu? Ya da “peygamberler kendilerine vahyedilenin tamamını açıklamazlar” mı denmek isteniyor?
Kur’an “
Fakat [bize emanet edilen] mesajı size açıkça tebliğ etmekten başka bir şey ile yükümlü değiliz”. (36:17) (Ayrıca bakınız: 5:17, 10:108, 13:40, 16:35, 16:82 ..vb) demiyor mu Peygamber’in ağzından?
Sadece tebliğ etmek!
Hem sadece Peygamber’in anlayabileceği bir şeylerin olması Kur’an’ın hitap gücünü azaltmak demek değil mi? Allah Peygamber dışındakilere bazı şeyleri anlatmakta aciz mi? Peygamberliği kendimizce yüceltmek için Kur’an ve Allah’ı küçültüp şirke düşmekten Allah’a sığınmak gerek. Allah’ın vahyini alabilecek birisi olmak yeterince saygıdeğer biri olmak demek değil mi zaten?
Sad 86-88: “
DE Kİ [ey Peygamber]: “Bu [mesaj] için sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ve ben sahip olmadığı şeyleri iddia edenlerden değilim. Bu [ilahî kelâm], bütün âlemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır. Ve onun anlamını bir süre sonra mutlaka kavrayacaksınız.””
Neml 92: "
Ve Kur'an'ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.”
Bakara 272: “
(Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lakin Allah dilediğini doğru yola iletir. (..)”
Görüldüğü gibi Peygamber Kur’an’ın bir hatırlatma olduğunu, kendisinin sadece onu okuduğunu, tebliğ ettiğini ve uyardığını, kimseyi doğru yola iletemeyeceğini söylüyor ve ekliyor “anlamını kavrayacaksınız”! Kavratacağım demiyor.. Sahip olmadığımı iddia etmem diyor..
Casiye 28: “
O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır, (onlara şöyle denilir:) "Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!"
Maide 103-105: “
Hakikati inkara şartlanmış olanlar, kendi uydurdukları yalanları Allah’a yakıştırırlar. Ve onların birçoğu akıllarını kullanmaz. “Allah’ın indirdiğine ve elçisine gelin” denildiğinde, “Atalarımızdan gördüğümüz inanç ve eylemler bizim için kafidir” diye cevap verirler. Ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan uzaklaşmış kimselerdiyse de mi? Sen imana ermiş olan, yalnız kendinden sorumlusun! (..)”
Allah Kitabı’nda sık sık “Düşünmeyecek misiniz? Düşünen bir toplum için bunda derin anlamlar vardır!” demiyor mu? Bu ayetleri düşünmeyecek miyiz?
Bakara 104: “
Ey iman edenler, 'Raina-Bizi güt' demeyin. 'Unzurna-Bizi gözet' deyin ve dinleyin. Kafirler için acı bir azab vardır.”
Müslüman Zihni’nde olması gereken Peygamberlik niteliği Kur’an’ca bu kadar açık olarak işlenmişken Peygamber’sahip olmadığı şeyleri yakıştırmanın nedeni ne olabilir?
“
İbni Mes’ud bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Kur’anda bizim için herşey açıklanmıştır. Ancak bizim aklımız onu idrak etmekten âcizdir. Bunun içindir ki Allah “Sana da kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye Kur’anı indirdik”16/44 şeklinde ifade buyurmaktadır.” (N.B.)
Nahl suresininin 44. ayetini değişik meallerden inceleyelim:
“
[EY MUHAMMED,] Ve biz sana da bu uyarıcı kitabı indirdik ki, insanlara, başından beri indirilegelen mesajın aslını olanca açıklığıyla ulaştırasın ve onlar da böylece belki düşünürler.” (Muhammed Esed)
“
(Ey Peygamber!) Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.” (Elmalılı)
“
İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.” (Diyanet Vakfı)
“
Sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur'an'ı indirdik.” (A. Gölpınarlı)
“
Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.” (Ali Bulaç)
Bu ayetin neresinde aklın aciziyeti söz konusu? Tam tersine Peygamber’in ulaştırdığı, anlattığı ve açıkladığı Kur’an’ın insanların düşünüp anlaması gerektiği yazmıyor mu? İbn-i Mesud ayetin neden düşünme kısmını budamış? Aklı aciz gösterebilmek için mi?
“
İmam Şafii gibi âlimler bu gibi ayettlerde geçen “hikmet” kelimesini sünnet olarak açıklamışlardır.” (N.B.)
Hiçbir mealde bu ayetteki hikmet kelimesinin yerine sünnetin kullanıldığını görmedim. İmam Şafi neye dayanarak böyle bir açıklama yapmış? Hem sünnet indirilecek bir şey mi? Kendisine indirilen vahyi yazdıran Peygamber, sünnet vahiy gibi indirilen bir şeyse sünneti niye yazdırmadı?
Kur’an’da hikmet 101 kere kullanılmış. Gelin bakalım ayetlere de ne demek olduğunu anlamayı deneyelim:
Bakara 251: "
(..) Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. (..)"
Al-i İmran 48: "
(Melekler, Meryem'e hitaben İsa hakkında sözlerine devam ettiler:) Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek."
Meryem 12: "
"Ey Yahya! Kitab'a (Tevrat'a) vargücünle sarıl!" (dedik) ve henüz sabi iken ona (ilim ve) hikmet verdik."
Nisâ 54: "
(..) Oysa İbrahim soyuna Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik."
Bakara 269: "
Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar."
Al-i İmran 58: "
(Resulüm!) Bu söylenenleri biz sana ayetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz."
Yunus 5: "
(..) Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır."
Mümtehine 5: "
Rabbimiz! Bizi, inkar edenler için deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegane galip ve hikmet sahibi, ancak sensin."
Görüldüğü gibi yegane hikmet sahibi Allah’mış ve o dilediğine hikmetinden verirmiş. Hem Kur’an hikmet dolu bir kitapmış ki ancak akıl sahipleri düşünüp, ibret alırmış. İmam Şafii bunları okumamış mı?
“
Allah ve resûlü bir işte hüküm verdiği zaman, erkek-kadın hiçbir mü’min için kendi işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve resûlüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 33/36” (N.B.)
Ahzab Suresinin bu ayetini sonrasıyla beraber okuyalım:
36.
Allah ve Elçisi bir konuda hüküm verdikten sonra artık inanmış bir erkek ve kadının kendileriyle ilgili konularda tercih serbestisi yoktur: [bu, hakkı kendinde görerek] Allah'a ve Elçisi'ne isyan eden kimse, apaçık bir sapkınlığa düşmüş olur.
37.
VE BİR ZAMAN, [ey Muhammed,] Allah'ın lütufta bulunduğu ve senin de iyilik ettiğin kişiye, “Eşini terk etme ve Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!” demiştin. Ve [böylece] Allah'ın yakında aydınlığa çıkaracağı şeyi içinde gizlemiştin; çünkü insanlar[ın ne düşüneceklerin]den çekiniyordun, oysa çekinmen gereken yalnız Allah olmalıydı! [Fakat] sonra Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde onu seninle evlendirdik ki [gelecekte] evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlar[la evlendikleri] için müminler suçlanmasın. Ve Allah'ın buyruğu [böylece] yerine getirilmiş oldu.
38.
[O halde,] Allah'ın kendisi için takdir ettiği şeyi yapmasından dolayı] Peygamber'e hiçbir suç isnad edilemez. [Gerçekte, bu] sizden önce gelip geçenler için de Allah'ın bir uygulamasıydı; ve [şunu unutma ki] Allah'ın iradesi mutlaka tecelli eder.
36. ayet İbn-i Abbas’a göre Peygamber Zeyneb’i kölesi Zeyd için ailesinden istediği ve onların bunu kendilerini Zeyd’den daha soylu gördükleri için kabul etmedikleri zaman inmiş. Yani birileri kendi çıkarları için Allah’ın Peygamberi’ne karşı çıktığı zaman..
Ayetin devamında da Zeyneb ile Peygamber’in evlenmesi üzerine insanların Peygamber’e karşı çıkıp, onu suçlama olasılığından bahsediyor.
Yani bu ayetlerde Peygamber’e ilk karşı çıkış evlenme işlerinin sosyal statükoya göre düzenlenmesine Peygamber’in karşı çıktığı durumda oluyor. Daha sonra ayet iniyor ve aile evliliği kabul ediyor. Ama evlilik kötüye gidiyor. Peygamber’e Zeyneb ile evlenileceği ilham ediliyor. O da bunu bildiği ve insanların tepkisinden korktuğu için Zeyd’e eşini boşamamasını söylüyor. Allah Peygamber’in bu davranışını onaylamıyor, “onlardan değil, Allah’tan çekinmeliydin” diyor. Ve kendi kölesinin eski eşiyle evlendiği için insanların ona karşı çıkamayacağını söylüyor.
Görüldüğü gibi durum, yani “karşı çıkış” özel bir durum. Zira olay içinde Zeyd Peygamber’e karşı çıkıyor ve bu Allah’ın buyruğunun bir parçası olarak gösteriliyor. Öyleyse bu ayetler nasıl olur da makalede yorumlandığı gibi yorumlanabilir?
“
Namazın rek’at sayısı gibi bütün ümmetçe dinin zaruri esaslarından sayılan ve inkârı ise irtidadı (dinden çıkmayı) gerektiren hususlar sünnet ile sabittir.” (N.B.)
Namazın rekat sayısının inkarı dinden çıkmak mı demekmiş? Nerede yazıyor Allah aşkına? Gerekli durumlarda ibadeti kolaylaştırmayı önerirken Allah, birileri Allah’ın önerisini dinleyenlerin O’nun dininden çıkacağını mı söylüyor?
“
Allah, Hz. Peygamber (a.s.m.)’e hitaben “Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et” (8/65) buyuruyor; ancak bu teşvikin nasıl ve ne gibi ifadelerle yapılacağını bildirmiyor. Demek ki Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran’ın emriyle, Kuran’ın dışında da söz söyleme yetkisine sahiptir.” (N.B.)
Kur’an’da savaşla ilgili bir dolu ayet var, bu tek ayet değil:
Bakara 216: "
Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür."
Nisa 71: "
Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın."
Nisa 75: "
Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!"
Nisa 90: "
Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları başınıza bela ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir."
Nisa 94: "
Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin değilsin" demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."
Enfal 1: "
Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber'e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resulüne itaat edin."
Enfal 16: "
Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah'ın gazabını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne kötü yerdir!"
Enfal 17: "
(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir."
Enfal 39: "
Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkara) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür."
Enfal 41: "
Eğer Allah'a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün (Bedir savaşında) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a, Resulüne, onun akrabalarına yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir."
Savaş kelimesinin geçtiği 85 ayetten birkaç tanesini örnek olsun diye aktardım. Görüldüğü gibi bu ve diğer ayetlerde a’dan z’ye savaş hakkında her şeyin nasıl yapılması gerektiği anlatılıyor. Bu makalenin yazarı Kur’an’ı hiç mi okumamış? Peygamber’e Kur’an’a dayanmaksızın hareket etmeyi yakıştırmak için nasıl Kur’an ayetlerini bile çarptırıp duruyor?
“Müslüman Zihni’nde olması gereken Peygamberlik niteliği Kur’an’ca bu kadar açık olarak işlenmişken Peygamber’sahip olmadığı şeyleri yakıştırmanın nedeni ne olabilir?” sorusunda sorguladığımı biraz genişletelim:
Peygamber’e Kur’an’a dayanmaksızın hareket etmeyi yakıştırmak için Kur’an’ı bile çarpıtacak kadar çaba harcamanın nedeni ne olabilir?
“
Denilebilir ki; Kuran Allah’ı temsil ediyor, Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran-ı, sünnet ise Hz. Peygamberi (a.s.m.) temsil ediyor.” (N.B.)
Peygamber’in dediklerinin ve yaptıklarının Kur’an’ı temsil etmesi zaten kaçınılmaz. O Kur’an’a göre yaşamış. Ama bugüne aktarılan sünnetin %100 Peygamber’i temsil ettiğini kim söyleyebilir ki? Bu altından kalkılması ağır bir iddia değil mi? Kusura bakmayın ama kim böyle bir iddianın altına girerse ezilir.
Ama bu cümleyle yukarıda genişlettiğimiz sorulama için bir cevap kapısı aralanır gibi oldu:
“Sünneti birebir uygulayan ya da yaptıkları birebir sünnet olarak adlandırılan birileri Peygamber’i, dolayısıyla da Kur’an’ı temsil ediyor olur. Peygamber’in Kur’an’a dayanmaksızın hareket edebilme yetkisi olduğu için bu kişiler de aynı şekilde hareket edebilir ve temsil ettikleri yüzünden onlara karşı çıkılamaz!”
Saygı için Peygamber’in Efendi, başka birilerinin ise Hoca-Efendi olarak adıllandırılabilmesi; o Hoca-Efendi’lerin Müslümanlığı sürekli kölelik olarak anlatıp, (temsil ettikleri düşünülen) Peygamberler’in ayetlerin aksine insanları kurtarmak için geldiklerini söyleyebilmesi bununla ilgili olabilir mi?
“
Özetle şunu söyleyebiliriz ki, insanlık tarihinde Kur’an-ı Kerim dışında Hz. Peygamberin(a.s.m.) hadisleri gibi titiz bir ilmî çalışma ile günümüze kadar güvenle aktarılan hiçbir kayıt yoktur.” (N.B.)
Tabii.. O yüzden Peygamber’in ömrünün yetmeyeceği kadar çok hadis olmalı ortada. Peki kimisi kimisiyle, birçoğu ise Kur’an’la neden çelişiyor?
“
Allah Resûlünün sözlerini aklına sığıştıramayanların onları inkâr etmesi gerçekten İslamiyet hesabına cinayettir.” (N.B.)
Anladığım kadarıyla yazar Peygamber’in sözlerini aklını sığıştırabildiğini söylüyor. Acaba bunun için ayetleri katlederek nasıl bir cinayet işlediğinin farkında değil mi?
* * *
Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki’nin “
Hadis ve Sünnete Dair Bir Cevap” isimli makalesinin tamamı:
İslamiyetin her türlü meselesinde, söz söylemek, ahkâm kesmek hakkını kendilerinde gören bir kısım zevattan işitiyoruz ki; “Bize Kur’an yeter” demektedirler. Bu söz görünüşte doğrudur. Ama, kasdedilen Kur’an’ın bitmez tükenmez hazinesi vardır. Ezelî bir zatın kelâmıdır, her müşkilimizi onun işaret ettiği yollardan çözebiliriz” mealinden çok, “Kur’an bize yeter! Mezhep imamlarına ne gerek var? Müçtehidler de kim oluyormuş? Sahabeler de insandı canım! Hadislerin de çoğu mevzu, sonradan uydurulmuş! Kalanlarda bindörtyüz yıllık. Dolayısıyla, yaşadığımız asırda yeni birşeyler söylemek lazım. Bunun için de Kur’an bize yeter..” gibisinden iddialar olunca, bu sözlere zihinleri takılan saf ve iyi niyetli müslümanların dikkatlerini bazı noktalara çekmekte fayda vardır. Bu yazımızda, sünnetin ehemmiyetini ve asla göz ardı edilemeyeceğini, sünneti ve hadisleri yok saymanın Kur’anla asla bağdaşamayacağını kısaca izah etmeye çalışacağız
Bütün asırlara seslenen yaş kuru herşeyi ihtiva eden Kur’anın bütün prensiplerini anlamak ancak vahiy ile desteklenmiş olmakla mümkündür. Vahiy ile desteklenmeyen hiçbir insan aklının, bütün bu bilgileri doğrudan Kur’andan alması imkânsızdır. Bu da sünnetin ne kadar zaruri, vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. İbni Mes’ud bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Kur’anda bizim için herşey açıklanmıştır. Ancak bizim aklımız onu idrak etmekten âcizdir. Bunun içindir ki Allah “Sana da kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye Kur’anı indirdik”16/44 şeklinde ifade buyurmaktadır.
Kur’an-ı Kerim bizzat sünnete uymayı dinin temel esaslarından sayıyor. Hz. Peygamberin en önemli görevinin Kur’anı açıklamak olduğunu ifade ediyor. Aşağıdaki âyetler bunu açıkça ortaya koyuyor:
“Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik o size ayetlerimizi okuyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor ve size bilmediğiniz şeyi öğretiyor.” 2/151
“Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir.” 4/113
İmam Şafii gibi âlimler bu gibi ayettlerde geçen “hikmet” kelimesini sünnet olarak açıklamışlardır. (A.ğani A. Halik Hucciyetus-sunne syf. 297.)
Allah ve resûlü bir işte hüküm verdiği zaman, erkek-kadın hiçbir mü’min için kendi işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve resûlüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 33/36
Namazın rek’at sayısı gibi bütün ümmetçe dinin zaruri esaslarından sayılan ve inkârı ise irtidadı (dinden çıkmayı) gerektiren hususlar sünnet ile sabittir. Böyle zaruri bir hükmün kaynağı nasıl zaruri olmaz.
Hz. Ümmü Seleme diyor ki: “Büyük Rabbini tesbih et “Yüce Rabbini tesbih et” âyetleri nazil olduğu zaman Hz. Peygamber (a.s.) onları rükû ve secdelerine koydu. Âyetleri öyle tevil ediyordu.” Yani Kur’anın ilgili emrinin nasıl yerine getirileceğini uygulamalı olarak gösteriyordu.
Allah, Hz. Peygamber (a.s.m.)’e hitaben “Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et” (8/65) buyuruyor; ancak bu teşvikin nasıl ve ne gibi ifadelerle yapılacağını bildirmiyor. Demek ki Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran’ın emriyle, Kuran’ın dışında da söz söyleme yetkisine sahiptir.
“Sizin için Allah’ın Resûlünde –alınacak- güzel bir örnek vardır” âyeti, Hz. Peygamberin konuşan ve yaşayan bir Kuran olarak her zaman canlı bir örnek olduğuna, varlığının zorunluluğuna işaret etmektedir. Denilebilir ki; Kuran Allah’ı temsil ediyor, Hz. Peygamber (a.s.m.) Kuran-ı, sünnet ise Hz. Peygamberi (a.s.m.) temsil ediyor. Buna göre Hz. Peygamberi (a.s.m.) devredışı tutmak isteyen zihniyet, bilerek veya bilmeyerek dinin dörtte üçünün ortadan kaldırılmasına yol açmaktadır.
İmam Şafii gibi birçok alimin bildirdiği gibi, Hz. Peygamberin (a.s.m.) sünneti, Kuranın bir açıklaması hükmündedir. Aksi takdirde, namaz hac, zekât gibi emirlerin detaylarını öğrenemezdik.
Bazı âlimlere göre 29 surenin başında bulunan mukattaat harfleri Hz. Peygamber (a.s.m.) için özel birer şifre niteliğini taşımaktadır.
Hz. Aişe ‘Hz. Peygamberin (a.s.m.) ahlâkı Kur’anın kendisi idi” derken, bir peygamberin vahiy ile olan ilişkisine de dikkat çekmektedir. Bu da vahyin metninin tebliği kadar, muhtevasının gönüllerde yaşaması için de peygamberin şahsına ihtiyaç olduğunu gösterir.
Bu mevzuda verilebilecek örnekler, daha sayfalar dolusu sürebilir. Meselenin aydınlatılmasında bu kadarını kâfi görüp, Ebu Davud ve Tirmizî gibi, hadiscilerin haber verdiği bir hadisi şerifle hem yazımıza nokta koyalım, hemde Hz. Peygamberin,(a.s.m.) halli ile meşgûl olduğumuz meseleyi nasıl asırlar evvel haber verip ümmetini mucizane ikaz ettiğini görelim. Hz. Peygamber (a.s.m.) diyorki:
“Dikkat edin! Bana “kitap” verildi. Onunla beraber, “bir o kadar daha” verildi. Dikkat edin! Karnı tok bir adamın, sedirin üstüne oturup, şöyle demesi yakındır: “Aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onun içinde helâl olarak bulduğumuzu helâl sayar, haram olarak gördüğümüzü de haram sayarız.” Oysa, Allah Resûlünün haram kıldığı şey de, Allah’ın haram kıldığı şey gibidir.”
Bir başka rivayette ise hadis şu şekildedir:
“Sakın ha! sizden herhangi birinizi koltuğuna yaslanmış bir halde, kendisine benim emrettiğim veya yasakladığım bir husus geldiğinde; “Bunu bilmem, Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyacağız.” derken bulmuş (görmüş) olmayayım.”
Özetle şunu söyleyebiliriz ki, insanlık tarihinde Kur’an-ı Kerim dışında Hz. Peygamberin(a.s.m.) hadisleri gibi titiz bir ilmî çalışma ile günümüze kadar güvenle aktarılan hiçbir kayıt yoktur. Hadislerin, güvenilirliği, bırakınız başka kitapları, Tevrat ve İncil’in günümüzdeki nüshalarından bile daha sağlam ve kuvvetlidir.
Bir hadisin zayıf olması, yanlış bir mânâ ifade ettiği anlamına gelmez, yalnızca Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait olup olmadığı tam olarak tesbit edilemediği anlamına gelir. Öyle ki aynı mânâyı ifade eden iki hadisten birine delil yetersizliğinden dolayı zayıf dendiği vakidir.
Şu noktada iyi bilinmelidir ki, bilerek hadis olmayan bir söze hadistir demek ne kadar çirkin ise, asırlardır en güvenilir müdakkik alimlerce hadis olduğu konusunda şüphe duyulmayan peygamber sözlerine hadis değildir demek o kadar çirkin ve risklidir. Allah Resûlünün sözlerini aklına sığıştıramayanların onları inkâr etmesi gerçekten İslamiyet hesabına cinayettir.