17 Haziran 2013 Pazartesi

GeZi iZ-LeNiMLeRi

 
Gezi parkında başlayan ve tüm ülkeye yayılan dayanışma ve direniş hareketinin bence üç büyük getirisi oldu. 

 1) Bu ülkede ilk defa kimliklerin kişilikleri maskelemesi engellendi: 

  • Kendi kendine örgütlenen ve çoğu apolitik gençlerden oluşan dayanışma, kimlik tabanında siyasi duruşu olan ve hiyerarşik yapılanma içinde bulunan her türlü örgüt ile arasına anlamlı bir mesafe koydu. Ambulansın peşine takılan ulusalcı kurnaz şoförlerin ambulansın önüne geçmesine de özellikle izin vermedi. 
  • Farklı kimliklerden bir sürü insan yan yana durdu, omuz omuza yürüdü. Ay yıldızlı Türk bayrağı ve sarı-kırmızı-yeşil Kürt bayrağı beraber taşındı, namaz kılan devrimci/antikapitalist müslümanların başında ateist solcular nöbet tuttu, LGBT’li bireyler polis şiddetinden kaçanlara evlerini açtı, farklı tribünlerin taraftarları sokaklarda kaynaştı,, 

2) Bu ülkede ilk defa devletin bireyi maskelemesi engellendi: 

  • Yüzyıldır süregelen, Ermeni, Kürt, Alevi, Solcu, Sağcı, Dindar,, gibi birçok farklı kimliğe ayrı ayrı uygulanan, bu yüzden de çoğunluk tarafından hep yok sayılan Devlet Provokasyonu, Devlet Şiddeti ve hatta Devlet Terörü meşruluğunu sonunda yitirdi. Şimdiye kadar bu meşruiyetin üretilmesinde ideolojik bir araç olarak kullanılan görsel/yazılı medyanın da gerçek yüzü ortaya çıktı.  
  • Toplumun devlet farkındalığı bir seviye daha yükseldi, kendisi için can(lar)ın göz kırpmadan feda edileceği kutsal bir yapılanma algısı yerini kendisi karşısında her daim savunmada durulması gerek baskıcı bir yapılanma algısına bıraktı. İnsanlar kitaplarda, gazetelerde, haberlerde,, karşılarına çıkan birçok şeyin doğruluğundan şüphe duyulması gerektiğini kavradı. 

3) Bu ülkede ilk defa çoğunlukçuluğun çoğulculuğu maskelemesi engellendi: 

  • Kılık değiştirmiş oligarşiden başka bir şey olmayan temsili demokrasimizin bize yetmeyeceği, ne parti üyelerinin, ne de parti seçmenlerinin başkanların izlediği politikaları etkileyemediği göründü. Özgürlükçülerin çoğulcu/katılımcı/doğrudan demokrasi talebi kitleler arasında an’laşılmaya ve yayılmaya başladı
 . 
  • Milli eğitim sisteminin ve görsel/yazılı medyanın bizlere yüklediği bilgilerin aksine, İttihat ve Terakki’den Kurucu İradeye, Tek Parti Dönemi’nden bugünün AKP’sine bu topraklarda Devlet Aklı’nın hiç değişmediğinin işaretleri belirginleşti. Azınlık ve çoğunluk iktidarının benzerliği ve sorunun çoğulculuğun reddinde yattığı fark edildi. 
 

Kimlik kişiliği, devlet bireyi ve çoğunlukçuluk çoğulculuğu şimdiye kadar hep olduğu gibi maskele(ye)mediği için kişiler, işçi/asker/vatandaş; kalabalıklar, taraftar/seçmen/cemaat olmaktan bir adım öteye geçti. Ve bu, özgür bireylerden oluşan bir toplum olma yolundaki ilk adım oldu. 


Dayanışma bir süre sonra bitse bile ardından hiçbir şey eskisi gibi ol(a)mayacak. Ne Mustafa Kemal'in, ne de (Recep) Tayyip'in askeri; ne CHP'nin, ne de AKP'nin seçmeni olmak zorunda olunmadığı artık gün gibi ortada. 

İşin kötüsü CHP ve AKP de artık bu gerçekten kaçamıyor. Bunun için de tehlikeli bazı tedbirler alıyor gibi görünüyor: 

1) CHP direnişin ilk günlerini oy yüzdesini arttırma potansiyeline sahip bir hareket olarak yorumluyor gibiydi. Dayanışma içinde bütünleşen yüzden farklı bileşen oldukça iştah kabartıcı olmuş olmalı. Fakat hükümeti düşürme hedefindeki miting tasarısı bile Taksim’de şiddetli bir tepkiyle karşılaşınca, işler değişti. Yine de, hiç öyle olmamış gibi CHP büyük bir bilgi kirliliği yarattı. AKP seçmeni bile (tam da başbakanın istediği gibi (!)) direnişi CHP’nin liderliğindeki bir süreç olarak düşünmeye başladı. CHP birimleri tarafından sosyal medyada pazarlanan photoshop harikası fotoğraflar da bunun tuzu biberi oldu: dayanışma ve AKP seçmeni CHP’nin de katkılarıyla birbirine giderek yabancılaştı, aralarında aşılmaz zihinsel duvarlar yükseldi. 

2) AKP direnişin ilk günlerini başbakanı yalnızlaştırıp, partiyi yeniden yapılandırma potansiyeline sahip bir hareket olarak yorumluyor gibiydi. Fakat partiden yükselen tüm karşıt söylemlere rağmen başbakan daha da sertleşip, güçlendikçe, işler değişti. Polis ve jandarmadan oluşan güvenlik güçlerinin saldırı ve provokasyonları pasif ve barışçıl direnişi kıramayınca, seçmenler telefonlarla mitinglere çağrıldı, parti binaları ve cami önlerinden belediye otobüsleri kaldırıldı, metrolar gece yarılarına kadar açık tutuldu, mitinglerde şiddet teşvik edildi.. ..ve eli sopalı, bıçaklı, satırlı insanlar sokaklara salındı. Devlet ve halkın bir kesimi arasındaki gerilim, zorla halkın iki farklı kesimi arasına taşınmaya çalışıldı. 

 

Bana öyle geliyor ki, hem CHP’nin, hem de AKP’nin tavrı darbe çığırtkanlığından başka bir şey değil. Tanımlayamadıkları, bu yüzden kendi tabanlarının kimliğini de sarsıp, yıkma potansiyeline sahip pasif, barışçıl, apolitik ve anarşik bir direniş ve dayanışma var sokaklarda. 1968’de Fransa’da doğan ve topraklarımıza girmemesi için darbelerden bile kaçınmadığımız hareketin hayaleti gençleri ele geçirmiş gibi. Umarım daha önce kanlı 1 Mayıs’ta olduğu gibi otobüslerle Taksim’e taşınan dindarların polis önünde gençleri bıçaklamasının planlarını yapmıyordur yine birileri. Yapıyorlarsa bilsinler ki, ne Taksim onların bildiği Taksim, ne de Türkiye onların bildiği Türkiye artık! aslında son 21 gün, son 42 yıldan daha uzun geçti.

2 Nisan 2013 Salı

SaVaŞ, BaRıŞ, DeMoKRaSi,,

 
Savaş için Savaş 

Savaşı bitirmek için değil, sürdürmek için yapılan bir savaş var(dı) 30 senedir bu ülkede. 

Savaşı kazanıp, terörü bitirmek isteyen bir TC-TSK olsaydı.. 

 ..gerilla eğitimi almış olan teröristlerin avuçlarının içi gibi bildiği bölgelerdeki çatışmalara oraları hayatında ilk defa gören tecrübesiz erler gönderilmezdi. 

 ..olası bir baskın sırasında zamanında yardım götürebilme ihtimali olmayan dağ başlarına karakollar kurulup, içleri yeterince uzun erimli olmayan silahlarla donatılmış askerlerle doldurulmazdı. 

..ordu karargahları sıcak bölgelere taşınırdı ve düşman örgütün merkezi Kandil'e saldırı düzenlemek birinci planda yer alırdı. 

..komutanlar olası gördükleri irtica tehditi için değil, ortadan kaldırmak istedikleri terör gerçeği için toplanıp, Operasyonlar tasarlardı. 

Savaşı kazanıp, Kürtleri öz-ü-gürleştirmek isteyen bir PKK-HPG olsaydı.. 

..eylemlerin ardından demir copların, tazyikli suların ve biber gazlarının eşliğinde ilerleyen polis panzerlerin önüne ellerinde taştan başka bir silah olmayan küçücük çocuklar gönderilmezdi. 

..ister devletin zorlamasıyla, isterse yüksek ideallerin peşinde Güneydoğu’ya gelip, buradaki cehalet ve hastalıklarla mücadele etmeye çalışan genç öğretmen ve doktorlar kaçırılmaz, okul ve hastaneleri bombalanmazdı. 

..intihar bombacıları çarşı ve sokaklardaki sivil halkı hedef almaz, askere gidip, düşman karargahlardaki üst düzey komutanlara suikast düzenlerdi. 

..tam siyasi ortamın Kürtlerin haklarının gaspını tartışmaya elverişli olmaya başladığı anlarda Reşadiye Saldırısı gibi müdahalelerle durulan sular dalgalandırılmaz, ateşkes ilan edilirdi. 

Ama bunların hiçbiri olmadı. Yıllarca ne TC-TSK, ne de PKK-HPG, bazen Doğu’da bir köyde masum bir Kürt çocuğunu, bazense Batı’da bir şehirde masum bir Türk çocuğunu bile vurabilen bu kanlı savaşı bitirmeyi hiç istemedi. İki örgüt de çözümsüzlük hali üzerinden meşrulaştırdı kendi otoritesini. İçerde ya da dışarda, bu savaştan en çok kar edenler hep onlar oldu.


Silahlı Mücadele Vs Siyasi Mücadele 

Gün geldi, devran döndü: Türk ve Kürt kanı üzerinden kazanılan meşruiyetler nihayet tartışılıp, eleştirilmeye başlandı. 

Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla askeriyenin halk katında saygınlığı ve güvenirliği gittikçe azaldı. Muhafazakar Müslüman siyasetçiler de MNP/MSP/RP/FP/SP çizgisinden AKP’ye doğru farklılaşırken, Batı’ya yaklaşarak güçlendi. Böylece siyasi alanda güç kaybeden TC-TSK, muhafazakar Müslümanlar’ın kurduğu TC-Hükümeti’nin sivil iradesini iz-lemek zorunda kaldı. 

Düşmanı itibar kaybettikçe, PKK’nın hataları daha çok göze batar oldu. Devrimci Kürt siyasetçiler de HEP/DEP/HADEP/DEHAP/DTP çizgisinden BDP’ye doğru farklılaşırken, Kemalist Cumhuriyet'in diğer mağdurlarıyla yakınlaşarak, güçlendi. Ama en önemlisi, sivil itaatsizlik eylemleri ile PKK-HPG'nin silahlı mücadelesine belki ondan daha güçlü bir alternatif sunmuş oldu. 

Askeriye nasıl sivil irade karşısında zayıfladıysa, PKK de BDP karşısında öyle zayıfladı. 

BDP'nin son hamlesi (!), Abdullah Öcalan'ın siyasi mücadeleye çekmek ve onun devrimci Kürtler üzerindeki karizmasıyla Recep Tayyip Erdoğan'ın muhafazakar Müslümanlar üzerindeki karizmasını dengelemek, zihinlere hakim olan savaş psikolojisini dağıtıverdi. Birdenbire her yerde savaşa karşı barış, silaha karşı siyaset kon-uş-ulmaya başlandı. 


AKP’nin Gayri-Samimiyeti 

AKP’nin arkapalanda yürüttüğü başka hiçbir gizli program olmadan, Türk Sorunu’nu çözmek için barışı gündeme taşıdığını düşünmek büyük bir iyimserlik olurdu. Ahmet Altan’dan Hasan Cemal’e, hem yıllardır barışın gelmesini isteyen, hem de yeri geldiğinde AKP ve PKK’yi eleştirebilen yazarların tam da bu sıralar susturulması bile, bu iyimserliği daha oluşmadan bozmaya yeterli. 

İktidar, süren savaşın kentlerin merkezine dönmek isteyen varlıklı kesimin çıkarlarına ters olduğunu düşünüyor olabilir. Arzulanan kentsel dönüşümün Türkiye’nin büyük bir kısmını kapsayacağı ve terör devam ettikçe tamamlanamayacağı aşikar. 

Hatta, Dağdan in(diril)ecek Kürtler’e şehir merkezlerindeki şantiyelerde kullanılacak kaba bir iş-gücü olarak bile bakılıyor olabilir. 

Belki de motivasyon ülkedeki burjuvaziyi güçlendirmek değil, küresel ölçekteki neo-liberal kapitalist düzene daha rahat eklemlenmektir. Ortodoğu’da dengelerin istedikleri gibi yeniden kurulmasını tetiklemek için Büyük Patronlar’ın kafasında Kürtler’in de etkin bir aktör olduğu yeni bir senaryo olduğu aşikar. 

Hatta, çözüm sürecine Suriye’ye kadar ulaşan Arap Baharı’yla başlayıp, Türkiye – İsrail ilişkilerinin düzelmesiyle devam eden, daha geniş bir zaman çerçevesinden bakılıyor olabilir. 

Belki de Recep Tayyip Erdoğan neo-Osmanlıcı hayallerindeki başkanlık düzenine giden yolda en büyük engel olarak görüyordur Türk – Kürt savaşını. Bu savaşı bitirecek olan bir iktidarın daha uzun yıllar Türkiye’yi dilediği gibi yöneteceği aşikar. 

Hatta, PKK ve BDP’nin tabanına AKP’nin oyunu arttıracak hedef bir kitle olarak bakılıyor olabilir. 

Varsın, olsun.. ..hele bir şu silahlar sussun, iki halkın elini ayağını bağlayan şu zincirler bir kırılsın da önce. Onun ardından gizli programlar her ne ise, onlarla vakti geldiğinde mücadele ederiz hep birlikte!


Kürt Hareketi’nin Teslimiyeti 

Anadilde eğitimden özerkliğe, yıllardır Kürt Hareketi’nin peşinden koştuğu birçok hakkı elde etmeden, hatta bunları gözden çıkarırcasına masaya oturulması kimilerince bir teslimiyet olarak yorumlandı. 

Kürt Hareketi’ni kendi ideallerindeki sosyal(ist) düzene ulaşmayı sağlayacak en önemli araç olarak görenler için barış kon-uş-maları tabii ki çok erken başladı. Fakat çatışmalarda ölen çocuklarının cenazesine sarılmaya bile çekinen Kürt anneleri – babaları ya da her şeyini geride bırakıp, dağa çıkan gencecik Kürt erkekleri – kızları, bu savaşı şimdi bitirmek istiyorsa, başka kimseye söz düşmez. 


CHP’siz Barış 

Barış kon-uş-malarına CHP de dahil edilmezse aslında savaşı üreten zihinlerden birisi, belki de en önemlisi masaya oturtulmamış olacak. Bir kanadı eksik olan bir kuş ne kadar uçabilirse, CHP’siz barış süreci de o kadar vasat işleyecek. Devletin kurucu iradesinin temsiliyetinin yokluğu, barışı kon-uş-an diğer zihin(ler) üzerinde karşı konulamaz bir baskı yaratacak. 

Baskı yüzünden iktidar da, Kürt Hareketi de kendinen birçok taviz verebilir. Verilen tavizler ne kadar çok olursa da, savaşın ardından barışın; barışın ardından da demokrasinin gelmesi o kadar geç olur. 

Fakat sürece dahil olabilmesi için önce CHP’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gerekiyor ki, bugün için bu çok olası gözükmüyor. Böyle bir yüzleşme partiyi ortadan ikiye bile bölebilir. 

CHP'yi sürece çekebilecek en olası aktör Abdullah Öcalan gibi. O da bunun farkında olacak ki, barış çağrısını CHP için büyük bir put olan Atatürk'ün karşıtlığı üzerinden kurmuyor. Aksine her fırsatta onu överek, kendine örnek aldığını belirtiyor. Ulus Devlet modeline, Emperyalist Batı'ya yükleniyor. AKP tabanına göz kırparken, CHP tabanına arkasını dönmüyor. 

Şimdilik Kemalistler, Recep Peker'lerle, Mahmut Esat Bozkurt'larla, İsmet İnönü'lerle bile yüzleş(tiril)ebilse ve kurucu irade ile Ittihat ve Terakki arasındaki organik bağı fark edebilse, ne büyük bir adım olur. Zira Atatürk tarih sahnesinde yanlızlaştı(rıldı)kça, onlarca kırılması daha güç bir put haline geliyor.


Sözün Özü 

Savaş bittiğinde ne kendiliğinden gelecek, ne de AKP eliyle getirilebilecek barış. Yan yana değil, beraber yaşamayı; iki halk değil, bir toplum olmayı öğrenmeliyiz bunun için. Farklı inançlara, kültürlere ve etnik kökenlere sahip özgür bireylerce gönüllü olarak kurulan bir toplumda, umut yolunu bulur. Vermemiz gereken mücadele bu yönde olmalı.

15 Mart 2013 Cuma

BaŞKa TüRLü


Ne içindeyiz hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayız aslında. Çünkü onun sınırını bizle çiziyor “insanca yaşama hakkı”nı kendi mülkiyeti altına alanlar! 

Kendimi mi kandırıyorum, içinde herkes için insanca yaşamın mümkün olduğu başka türlü bir hayat ütopya mı sadece? 

Acaba bilimsel araştırmalar devletler ve şirketlerce değil, toplumca destekleniyor olsaydı, bilim insanları hangi konuları merak edip, araştırır; hangi problemleri çözerdi? 

 

Mesela, açlık ve yoksulluk bugünkü kadar çözümsüz kalır mıydı? Açlık sınırına yakın asgari bir ücretle çalışılacak kadar önemsiz görünen meslekler olur muydu toplumda? 

AIDS’li doğan çocukları ne zaman iyileştirmeye başlardı doktorlar? Afrikalılar, Amerika’da kendileri gibi bir çocuğun hasta doğmasını beklerken mi ölürdü yine? 

Eczanelerde antibiyotik mi satılırdı, bakteriyofaj mı? 

Asker telsizleri ve dinleme cihazları mı daha önce icat edilirdi, internet ve ona bağlanabilen akıllı cep telefonları mı? Elektrikli arabalar mı daha önce tasarlanırdı, benzinli olanlar mı? 

Aslında en önemlisi, tıp ve teknolojideki son gelişmelerden en çok yararlananlar kimler olurdu?? 

Acaba eğitim ideal vatandaş ve işçiler değil, ideal bireyler yetiştirmek için verilseydi, çocuklar okullarda hangi derslerden sorumlu tutulur, hangi konuları öğrenirdi? 

 

Mesela, sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilim dersleri mi daha çok yer alırdı müfredatta, bugünkü gibi tarih mi? 

Programlamayı mı önce öğrenirdi çocuklar, matematiği mi? İlk okulda hangi problemleri çözebilecek donanım edinilirdi? 

Matematik bilmeden fizik, fizik bilmeden kimya, kimya bilmeden biyoloji dersi işlenir miydi? Bu kadar çok formül ezberletilir, bu kadar çok sınav yapılır mıydı? 

Öğretmenden mi daha çok öğrenirdi çocuklar, akranlarından mı? Yoksa kendi kendilerine mi öğrenirlerdi genellikle? Oyun oynarken aldığı keyfi öğrenirken alamaz mıydı o zaman da insanların çoğu? 

Aslında en önemlisi, edindiğimiz bilgi bizi ne kadar bağımlı kılar, ne kadar öz-ü-gürleştirirdi?? 

Acaba medya ideolojik bir aygıt, bir toplum mühendisliği aracı olarak kullanılmıyor olsaydı, halk gazetelerde/kitaplarda ne okur, televizyonlarda/sinemalarda ne izlerdi? 

 
Mesela, kadın cinayetleri ne zaman bir haber değeri taşımaya başlardı? 1 kadın öldürüldükten sonra mı, 100 kadın öldürüldükten sonra mı? Yoksa yine 10,000 kadın öldürüldükten sonra mı? 

Trafik kazalarına dair verilen haberler mi daha uzun olurdu, terörist saldırılarına dair verilenler mi? 

Güneydoğudaki Kürt çocukları ya da Çin’deki Uygur çocukları, İsrail’deki Arap çocukları gibi gösterilir miydi öldürüldüklerinde ana haber bültenlerinde? 

Dizi senaryoları aynı aileden birden fazla kişiye aşık olma üzerine mi kurulurdu, aynı ailede birden fazla dine inanılması ya da aynı toplumda birden fazla dil konuşulması üzerine mi? 

Her dizide en az bir hizmetçi ve bir kabadayı mı olurdu şimdiki gibi, bir bilim insanı/sanatçı ve bir bilge/aşık mi? Hangi meslekler meşrulaştırılır, hangi karakterler özendirilirdi? TV karşısında büyüyen çocuklar büyüyünce pop, sinema veya futbol yıldızı mı olmak isterdi, müzisyen, tiyatrocu veya sporcu mu? 

Aslında en önemlisi, medya günümüzdeki gibi adaletsizliğe katlanmamızı sağlayacak bir kaçış edebiyatı mı üretirdi, adaleti koruyup, kollayacak bir edebiyat mı? 

Belki sadece kendimi kandırıyorumdur, herkes için insanca yaşam bir ütopyadır. Belki de gerçekten haklıyımdır, kendimizi kandırıyoruzdur: aslında biz hiç yaşamıyoruzdur! Ne içindeyizdir hayatın, ne de dışında.. ..sınırındayızdır aslında. Bizim sayımız arttıkça, onların, hayatın merkezindekilerin hakimiyet alanı genişliyordur sadece.

4 Ekim 2012 Perşembe

İfade Öz-ü-gürlüğü Vs Nefret Suç-u

"Müslümanların Masumiyeti" adlı kısa filmin ardından insanlığımızdan çok şey kaybettik yine ama bu sefer yeni bir kavram kazanıyoruz sanırım: nefret suçu. 

 Aslında bu o kadar da yeni bir kavram değil, öyle ki birçok anayasada yıllardır onla ilgili kanunlar bulunuyor. Buna rağmen biz her zamanki gibi zihinsel hijyene dikkat etmiyor ve onu kavram haritamızda olması gerekenden başka bir yere koymayı deniyoruz. Yabancı kavramları anlam yükleriyle oynayarak benimsemek güzel bir alışkanlık olsa da, her alışkanlık gibi bir yerden sonra o da zararlı. 

Suç olarak adlandırılan bir şey çok göreceli olabilir mi? Kanımca olmamalı ve nesnel bazı şartları sağlamalı. 

Peki ifade özgürlüğünü nefret suçuna (d)eviren nesnel şart(lar) neler olabilir? 

Sevan Nişanyan'a göre ifadenin konusu olan kişiler ifadenin ardından şiddete maruz kalıyorsa artık orada bir nefret suçu işleniyor olmalı. Suç tabii şiddet üzerinden tanımlanmalı, Nişanyan haklı. Peki böyle haklı bir tanımlama niye bu kadar sürtünmeye uğrar zihinlerimizde? 

En önemli sürtünme etmeninin toplumsal bilinç-altımızı şekillendiren şamanik atalar kültü olduğunu düşünüyorum. Muhammed Peygamber'den Halife Ali'ye, İmam Hanefi'ye, Maturidi'ye, .. , Said Nursi'ye, Fethullah Gülen'e,, dini anlayış ve yorumları kutlu peygamberler, mezhep imamları ve cemaat önderlerimiz; Marx'tan, Lenin'den, Atatürk'e, .. , Atsız'a, Türkeş'e, Apo'ya,, siyasi anlayış ve ideolojileri kutlu kurucular, parti başkanları ve örgüt liderlerimiz var bizim. Zihnlerimiz onların adına yaptığımız putlarla dolu. Onları (haklı ya da haksız) yargılamak ve (doğru ya da yanlış) eleştirmek putlarına, yani bize saldırmak demek. 

Müslüman Araplar da bizden çok farklı değil bu konuda. Sadece atalar kültüne sahip olmadıklarından onların zihinsel put sayısı bizimkinden çok daha az, bir tane o kadar. Bahsi geçen kısa filmi ülkelerinde inatla gündeme getirerek onlarca gayrimüslimi fiziksel şiddete maruz bırakmaları ve bu yüzden bir nefret suçu işlemiş olmaları peygamberi putlaştırmalarıyla ilgili. 

Sevan Nişanyan'ın nefret suçu adı altında ifade özgürlüğünü kısıtlayacaklar kaygısıyla yazdığı yazıdaki Muhammed Peygamber’le ilgili cümle de üslubu yüzünden kırıcıydı ama nefret suçu değildi. Peygamberi ilahlaşırmamız yüzünden de nefret suçu doğurdu: onlarca müslüman Türk sosyal medyada kendisine zihinsel şiddet uyguladı. 

Bir müslüman olarak ona karşı nefret suçu işlemeye eğilimli müslümanlar adına özür dilemek zorunda hissediyorum kendimi. Bir Türk olaraksa cahilliğimizden ve cahil cesaretimizden utanıyorum. Türkçenin ilk etimolojik sözlüğünü yazıp, internetten herkesle paylaşan Nişanyan'ı bir Türk milliyetçisi nasıl düşman bekleyebilir: asmak, kesmek, sürmek, vurmak,, isteyebilir? 

Sevan Nişanyan gibi bir ateistin Muhammed Peygamber'le ilgili yazdıklarının Ermenifobik bir tepki yaratması ve Ermeni Cemaatlerinin onu yanlız bırakması bambaşka yazılara konu olması gereken bir sorun. Ama o bu aşırıtepkiyi ve tepki üzerine yalınabileceğini ön-görmemiş miydi? Muhakkak ön-görmüştü. Belki fitne olup, katılaşan düşüncelerimizdeki cevher ve cüruhu birbirinden ayırmak; belki turnusol olup, karışan duygularımız ne kadar asit, ne kadar baz bunu göstermek istiyordu. 

Fakat en son Giordano Bruno'yu örnek vererek serdengeçtliği erdemleştirmeye başladı. Onu yakan ateş kararmamış vicdanlara sıçrayıp, büyüdü ve batıyı aydınlattı ama.. .. ne Hallac-ı Mansur'un (halkça katline) itaati Şeyh Bedrettin'in (halkın katline) isyanını büyütebildi bu topraklarda, ne de Aziz Nesin'in kara mizahı Hrant Dink'in beyaz güvercinini kurtarabildi. Ölü yıldızımız çok bizim. Şimdi acil bir şekilde yaşa(t)mak gerek.

3 Ağustos 2012 Cuma

Heterotopik Bir Düş-üş



Savaş kazandıranları değil, barış kuran ve koruyanları kahraman bilen; (kazansa da) bir savaşı utanıp, ağlayarak an'latan bir halk düşlüyorum! 

Hem de Çinli Bilge Lao Tzu'nun Gizli Yol'unda yürüyen Taoculardan daha barışçıl..

Yurdunu işgale gelenleri silahlı mücadeleyle değil de asimile olma korkusuyla geri kaçıran bir kültür düşlüyorum.

Hem de bugün bile dünyanın dört köşesinde yaşamaya devam eden Kadim Sümer'in kültüründen daha büyük..


Çünkü dini ile ilahi, devleti ile siyasi, milleti ile tarihi, bilimi ile iktisadi, dili ile felsefi otoritelerden özgürleşen bir insan düşünüyorum!!

Negatif faize dayalı, parayı çürüten, borçları eriten ve birikimleri tüketen bir ekonomi düşlüyorum.

Hem de Büyük İskender ve Roma müdahalelerine kadar sağ kalan Eski Mısır'ın ekonomisinden daha organik..

Anayasasında herkese "insanca (= özgürce) yaşam hakkı" tanıyan; zulmü değil, adaleti koruyan; insanı değil, doğayı merkeze koyan bir hukuk düşlüyorum.

Hem de Hindu Kast Sistemi'ne dahil olmayı reddeden Budistlerinkinden daha eşitlikçi, köle olmayı reddeden el-Muhtare'lilerinkinden daha özgürlükçü, zengin ya da fakir olmayı reddeden Daru'l-Hicre'li Karmatilerinkinden daha adil..


Çünkü insanın tüm kötülüklerinin kaynağının, ihtiyaçtan fazlasının mülkiyeti olduğunu düşünüyorum.

Tanrı'ya inanıp, "Mülk O'nundur, ihtiyaçtan fazlasını dağıtıp, paylaşın" diyen Muhammed Peygamber ve yoldaşları Ebu Zer, Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedrettin, Yunus Emre,, gibi..

İnsan'a inanıp, "Mülkiyet hırsızlıktır, çal(ış)mayın" diyen Anarşist Proudhon ve yoldaşları Kropotkin, Bakunin, Malatesta, Godwin, Tolstoy, LeGuin,, gibi..

1 Haziran 2012 Cuma

FeTiH 2012 ;,(



Bu çağda yaşadığı şehrin bir başka halktan fethini kutlama yaparak mı an'malı vicdanı hür bir halk, yas tutarak mı?


Yuh bana, bir bu kalmıştı değil mi eleştirmeye kalkmadığım! Fakat fetih kutlaması yapan bir halk, Bulgaristan'daki Trakya Müslümanları'nın, Ermenistan'daki Hocalı Azerileri'nin, Irak'taki Musul Türkmenleri'nin, İsrail'deki Filistin Arapları'nın, Çin'deki Sincan Uygurları'nın acılarını paylaşıp, onlar için samimi bir şekilde yas tutabilir mi sizce?

Ya da böyle bir halk devlet olup, bu acıların hesabını sorabilir mi? Yoksa devlet olduğunda 1915-17'de Anadolu Ermenileri'ni, 1937-38'de Dersim Kürtleri'ni, 1955'te İstanbul Rumları'nı, 1978'de Maraş Aleviler'ini yeterince düşünmeden ve hiç üzülmeden yerinden yurdundan edebilir, benzer acılara sebep olabilir mi?


İşte bu yüzden fetih kutlamalarımızı el(-l)eştirmek istiyorum. Savaşı övmeyelim. Hele de çoğumuz müslüman olduğunu söylerken!

Durayım ama, Muhammed Peygamber "İstanbul'u fethedecek komutan, ne güzel komutan; İstanbul'u fethedecek asker, ne güzel asker" dememiş miydi? Sanmıyorum: büyük olmak başka, güzel olmak başka! Bakın kardeş katlini vacip kılan o büyük komutanı övdüğü söylenen peygamberine Kur'an ne diyor:

"..Halkı yerinden yurdundan sürmek ise Allah katında çok daha kötüdür. Baskı, zulüm ve zorbalık, öldürmekten daha beterdir.." (Bakara 217)

Biraz daha din-leyin Kur’an’ı: savaşın sadece zulme karşı yapılmasını istediğini, aksi taktirde savaşın kötü bir şey olarak değerlendirildiğini göreceksiniz. Öyleyse nereden geliyor bu fetihleri kutlamalarla an’ma geleneği?

Müslümanlıktan önceki savaşçı kimliğimizden mi? Hayır, savaşçı olduğumuz kadar göçebeydik de o zamanlar. Hem öyle olsa müslümanlıktan hiç nasibimizi almamış olurduk.

Peki ne zaman başladı bu gelenek? Muhtemelen Haçlı Seferleri’yle kavrulan ve İstanbul’un fethiyle biten o karanlık ortaçağda.

Ne olursa olsun, bugün an’lamamız gereken toplumsal bilinç altımızı ortaçağın bilincini yansıtan bazı büyük geleneklerimizden arındırmadan, yarın bizi daha büyük yapacak, dünkülerden daha güzel, yeni geleneklere başlayamayacak olmamız.


2012'de bir fethi illa an'acaksak, gelin an'ma törenlerine yerinden yurdundan ettiğimiz halkları da çağıralım: hep beraber savaşı lanetleyip, barışı övelim. Daha güzel olmaz mı? Hem Arapça’dan aldığımız fetih kelimesi açmak kökünden geliyor, an’ladığımız gibi dışarı atıp, kapamak kökünden değil.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Yum-ur-ta Kafalar ve Hayal-et Fikirler

"Büyük şeyler hep içerden gelir, misal:
yumurta içerden kırılırsa yaşam başlar,
dışardan kırılırsa yaşam biter!"
(anonim)

Peki yumurtanın kabuğunu kırmadan içine nasıl girilir? Gözeneklerden geçecek kadar küçülerek veya 4. bir boyut kazanacak kadar büyüyerek?? Neden olmasın.. 

Nereden çıktı şimdi bu yumurta muhabbeti? Ve bitmesini değil de, başlamasını istediğim yaşam da neyin nesi??

İnsanların kafası yum-ur-talarla dolu: içinde öz-ü-gür düşüncelerin can'lanıp, gelişmeye başladığı ama her biri bir başka önyargı kabuğuyla örülmüş onlar-ca küçük yumurta ile..

O yumurtalardaki öz-ü-gür düşüncelerin yarısı bile kendisini çevreleyen önyargı kabuklarını kırabilecek kadar büyüyüp, beraber yaş-a(lan)-maya başlasa.. ..insan çevresindeki tüm putlardan öz-ü-gür olurdu!

Putlarından öz-ü-gürleşen insanların yarısı bile beraber yaş-a(lan)-maya başlasa.. ..dünya herkes için insanca bir yaşamın mümkün olduğu bir yer oludu!!


Fakat herkes için insanca bir yaşam isteyen bazı insanlar diğerlerinin kafasındaki yumurtalara taş gibi sert fikirlerle saldırıyor hep.

Saldırıya uğrayan yumurtaların bazıları kırılıyor ve içlerindeki düşüncelerden kurtulanları öz-)g(-ür-lü kalıp, yeni oluşan yumurtalardan beslenmeye başlıyor.

Bazı yumurtalarsa saldırılar karşısında sağ(!) kalmak adına kabuklarını kalınlaştırıyor. Öyle ki içlerindeki öz-ü-gür düşünceler ne kadar uğraşsa da kabuğunu kırıp, dışarı çıkamıyor ve sonunda kendilerini çevreleyen önyargıların esiri olarak can veriyor.

Öyle ya da böyle, insanca bir yaşam daha başlamadan bitiyor türlü türlü putların gölgesinde.

Oysa herkes için insanca bir yaşam isteyenler, herkesle kon-uş-tuğu dilde tart-ış-mayı sağlayacak, önyargı kabuklarını (ister küçülerek, ister büyüyerek) aşıp, içeri sızacak hayal-et fikirler geliştirmeli.


Bu hayal-et fikirler efkar-lanmalı, içerdeki öz-ü-gür düşüncelere dışarıda beraberce kurulabilecek olan o güzel yaşamın türküsünü dostça fısıldamalı. "Hadi.." demeli, "..kır kabuğunu, katıl bize. El ele verelim, zulmü adalete evirelim!"

27 Nisan 2012 Cuma

Kuantum Süperpozisyon, Dolaşıklık ve Eş-evresizlik













İTÜ Fizik Mühendisliği Lisansütü Öğrencileri tarafından düzenlenen 2012 - İTU Fizik Kış Çalıştayı'nda lisans öğrencilerine an'lattığım ders için hazırladığım notlar..

20 Eylül 2011 Salı

Zamanda Simetrik Kuantum Mekaniği Formülleştirmesi












İTÜ Fizik Mühendisliği Lisansütü Öğrencileri tarafından düzenlenen 2011 - İTU Fizik Yaz Çalıştayı'nda lisans öğrencilerine an'lattığım Zamanda Simetrik Kuantum Mekaniği Formülleştirmesi başlıklı ders için hazırladığım notlar..

iZ-LeYiCiLeR