2 Kasım 2014 Pazar

Dile(n)mek




Toplumda dilenmenin meşruiyeti giderek zayıflıyor. O kadar ki, cebimizdekileri onlarla paylaşmaya çekinmekten çok daha öteye gitti iş artık: sokaklarda onlara tahammülümüz dahi yok. Oyunlarını ortaya çıkarmak için birbirimizle yarışıyor ve o oyunlara kananları uyandırmaya çalışıyoruz. Oysa eskiden onlara yardım etmek için yarışırdık.

Peki, ne değişti eskiye göre?

Aklıma gelen en çarpıcı değişim, televizyonlarda, sinemalarda, tiyatrolarda ve de tabii ki miting meydanlarında bizleri ağlatan profesyonel oyuncaların oldukça fahiş ücretler almaya başlaması.

Ne yaman çelişki değil mi? Duygu sömürüsünü meslek edinenlerin bazılarına bizim belki hiç sahip olamayacağımız zenginlikleri bahşederken; diğer bir kısmınaysa bizi pek de etkilemeyecek karın tokluğu kadar bir bahşişi bile çok görüyoruz.

Bence meselenin en can alıcı noktası bu çelişkide saklı zaten, başka türlü olması imkânsızdı. Sokakta elimizi cebimize atmamıza engel olan şey her neyse, bebek yüzlü aktör ve aktrisleri ya da nur yüzlü hoca ve liderleri çoluğumuzun çocuğumuzun rızkına ortak etmemizin sebebi de aynı.

Ortaya çıkan oksimoronun kaynağı ahlakla değil, vicdanla ilgili: yani değişen şey, başkalarıyla ilişki kurma tarzımızda değil, kendimizle ilişki kurma tarzımızda.

Bize içine kaçabileceğimiz ve orada tüm sıkıntılarımızdan saklanabileceğimiz bir edebiyat sunan umut tacirlerine her şeyimizi verebiliriz bugün. Zira onlar olmadan yaşayamaya devam edemeyiz. Aynı duygularımızı sömürmelerine rağmen sıkıntılarımızın artabileceğini hatırlatmaktan başka bir işe yaramayan sahtekârlara ise dünyamızda asla yer yoktur.

Başıma gelen iki garip olayla sonlandırayım yazıyı. Anlayana sivri sinek, saz; anlamayana davul zurna, az.

İlk olay, on beş sene kadar önce, liseden yeni mezun olduktan kısa bir süre sonra gerçekleşti. İstanbul’da bir arkadaşımla beraber tüm paramızı çarçur edince, yolda kalmış ve metroya nasıl binip de eve gideceğimizi düşünmeye başlamıştık. O sırada bir dilenci geldi ve kendisine yardım etmemizi diledi. Vallahi biz de yolda kaldık, yoksa yardım ederdik deyince.. ..eline cebine daldırdı, bir avuç dolusu bozuk para çıkarttı ve ne kadar ihtiyacımız varsa oradan o kadar almamızı diledi. Ne yalan söyleyeyim, o dilenci olmasaydı o gün ne yapacaktık hala bilmiyorum.

İkinci olay ise on beş gün kadar önce İngiltere’nin Oxford şehrinde gerçekleşti. Üniversiteden eve dönerken çok yorulunca, bisikleti kenara çektim ve kaldırımda biraz dinlenmeye karar verdim. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Ben bağdaş kurmuş duvar dibinde otururken, yoldan geçen ve kafası da biraz güzelleşmiş bir genç, yanımda duruverdi. Elindeki henüz yenmemiş dürümü bana uzattı ve kabul etmemi istedi. Ben kendisini nazikçe reddedince, dilenci olmadığımı anlayan arkadaşları zorla uzaklaştırmak zorunda kaldı genci yanımdan. Zira o yine de dürümü almam konusunda ısrarcıydı.

Dilencilerin sokakta kurguladıkları sahnelerin de birer sanat performansı sayıldığı ve her oyuncunun emeği ile uyumlu bir ücret aldığı günler dileğiyle,

Sevgiyle,,
oNuR :: sU LeKeSi

31 Ekim 2014 Cuma

aYRıLıK




                                   Ruhumu yakan ateşi ayrılığın, biraz da bedenime değse:
                                   Kül olup savrulsam rüzgârda, uçup konsam saçlarınızın teline.

                            Boğuluyor duman altında yüreğim, isiyle boyanıyor kanım:
                            Cama duran opak kum gibi, dağlanıp duruyor çıkana dek canım.

                     Ruhumu çökerten yükü ayrılığın, az biraz gövdemi de ezse:
                     Yol olup uzasam altında, ulaşsam ayaklarınızın dibine.

              Çorak toprak gibi parçalanıyorum, sissiz burada ağır ağır:
              Saklanıyorum anılara, kulaklarım kalıyor dünyaya sağır.

       Ruhumu saran mikrobu ayrılığın, az bir de cesedime geçse:
       Pul olup dökülse ciğerim, çiçek olup bastığınız yerde bitse.

Dalında çürüyen yeşil yaprak gibi, kokuyor yaşlar gözlerimde;
Bozuk süt gibi topak topak, çöküyor anlam, kesilmiş sözlerimde.

27 Ekim 2014 Pazartesi

YoL


TaNRı, iNSaNı yaratmış; insanlarsa tanrıları:
Savaşıp, yeniştikçe onlar; bilişip, barışacak;
O'na doğru evrileceklermiş güya hep BiRLiKte!

Ey GüZeL BaRıŞ!
Sen.. ..başı sonu gurbette, ne de eğri bir YoLmuşsun.
Ey ÇiRKiN oNuR!
Sen.. ..dünü yarını garip, ne eğreti YoLCuymuşsun.


Hakikat(in)e giden yol(un)da, kişinin attığı her yeni adım, bu yolun geçmişini de, geleceğini de değiştirirmiş. Bu yüzden olsa gerek, ne birden fazla kişiyi alabilirmiş yol(u), ne de bir sonu olabilirmiş. Sonu olmayan sonsuz tane yolmuş YoL!

Hakikat!

İki ayaktan biri YoLdayken, diğeri havaya atıldığında – YoL hem bozulurken, hem de yeniden yapıldığında – aNlamlandırılabilirmiş YaLNıZca. Hayalle birlikte kurulabilirmiş yalınca.

aNın ötesi YoLda düşme, düş görme; gerisi YoLda kalma, kendini kandırmaymış aSLıNda.

Hayal!

İşte sürüyü toplum yapan (B)aĞ. Onu kurmak için, zaman zaman YoLdan çıkıp, DiNlenmek gerekirmiş: diğerleriyle konuşmak ve görüşmek; tanışmak ve bilişmek, tartışmak ve sevişmek, yaşamak ve ölmek hatta. BeNden BiZe ağmak, BiZden de BeNe yağmak aynı aNda.

  
Akıl ve vicdan!

DiNlendikçe kişiye aklı itaat, vicdanı isyan etmeliymiş. Tekrar YoLa düşmek imkânsızmış yoksa.

Akıldan çağrıldıkça, çağlayan gibi çağa çağa; vicdandan sağaltıldıkça, sağım gibi sağa sağa gelirmiş hakikatin BiLGisi. Aklını itaat ettirmeyen denizde, vicdanını isyan ettirmeyen çölde bulurmuş kendisini: kaybolurmuş.

BiLGi!

Akan temiz su gibi: içine girdiği aNda zihni temizlerken; onun şeklini, rengini ve belki kirini de alırmış. Bir başkası, hatta bir başka aN için durgunmuş, renkliymiş, kirliymiş: leke bırakırmış! Su lekesini temizlemek içinse, daha çok su dökmek gerekirmiş lekenin üstüne.

Karışıklıklar karşılaşırmış, karmaşıklaşırmış umutla ve sevgiyle.

Yolcu YoL(un)da gerek! Su gibi gitmiş, su gibi gelmiş yine!!

Umutla, Sevgiyle,,

oNuR :: sU LeKeSi

iZ-LeYiCiLeR