Aradan bir seneye yakın zaman geçti ve ben şimdi eskisinden daha çok
korkuyorum gelecekten. Zira, Gezi’cilik bir kimlik oldu, Gezi’ciler de diğerleri gibi çoğunluk olup,
devleti yönetme hayalleri kurmaya başladı.
Bu topraklarda binlerce yıldır hüküm sürmüş, değişen
şartlara kendini uyarlamada ustalaşmış ve iki büyük imparatorluk kurarken, iki
de yüksek medeniyetin çöküşünü iz-lemiş olan Kadim Devlet Aklı [1], bugünlerde
yine oldukça uyumsal bir dönüşüm yaşıyor. Özellikle başbakanın şahsı üzerinden
bir süredir kendini belli eden bu başkalaşım, Gezi direnişi ve yolsuzluk
davaları karşısında alınan ortak tavırla iyice belirginleşti.
Bu çapta büyük bir dönüşüm, Cumhuriyet kurulurken
yaşanmıştı en son. Belki de bu iki dönüşüm arasındaki benzerlik ve
farklılıklara odaklanmak, yakın geleceğimizle ilgili bazı ipuçları yakalamamızı
sağlayabilir.
***
Geçmiş dönüşümün merkezinde önce anayasal bir düzene
kavuşmayı, sonra da Osmanlı Sarayı’nın iktidarını denetlemeyi hedefleyerek yola
çıkan “İttihat ve Terakakki Cemiyeti” (ya da güncel bir çeviri ile “Birlik ve
İlerleme Partisi”) vardı. Mevcut dönüşümün merkezinde ise önce
demokratikleşmeyi ve darbe anayasasını değiştirmeyi, sonra da askeri vesayeti
kaldırmayı hedefleyerek yola çıkan “Adalet ve Kalkınma Partisi” var.
İki dönüşüm arasındaki ilk önemli benzerlik,
merkezlerindeki parti isimlerinin ve hedeflerinin yakın çağrışımlarından
ziyade, bu partilerin yaklaşık 10’ar yıllık siyasi iktidarları boyunca zenginler
profilinin hızla el değiş(tiril)miş olması.
O zamana kadar çoğunlukla Osmanlı’nın gayri-Müslim
milletlerinde birikmiş olan sermaye, İTC hükümetteyken hile ve zor yoluyla
Milli’leştirilmişti. İttihat (birlik) tasavvurları sadece Türkleri kapsadığı
için, terakki (ilerleme) de sadece Türkler için olmuştu. AKP hükümetteyken ise
hile ve yolsuzluk yoluyla Beyaz Türkler’inkine alternatif Müslüman bir sermaye
oluşturuldu. Adalet tasavvurları sadece Müslümanları kapsadığı için, kalkınma
da sadece Müslümanlar için oldu.
Dönüşümler arası ikinci benzerlik, haksız bir şekilde elde
edinilen zenginlikler tehlikeye girdiğinde, durumun bir “vatan – millet
meselesi” haline ge(tiril)miş olması.
I. Dünya Savaşı’nın galipleri, İTC üyelerinin
yargılanmasını ve gasp edilen gayri-Müslim mülklerinin iadesini talep etmişti.
Bunun üzerine, iktidarı boyunca Batı yanlısı olan İTC, Batı’yı düşmanlaştırıp,
“milli mücadele” ve “ulusal egemenlik” bayraklarına sarılmıştı. Hem de I. Dünya
Savaşı’ndakinden çok daha sıkı... Onların bu motivasyonu olmasa, Kuva-yi
Milliye birlikleri bu kadar düzenli örgütlenir ve Kurtuluş Savaşı bu kadar cana
başla verilir miydi ya da verilmese halk için ne fark ederdi, Allah bilir [2].
Bugünün taze zenginlerini telaşlandıran ise Batı’nın
bizzat kendisi değil, geliştirdiği modern hukuk anlayışıydı. Gündemdeki
yolsuzluk davaları ile 10 senelik birikimler, daha doğrusu ganimetler tehlikeye
girince, Batı’nın en yakın dostları, onu düşmanlaştırıp, “milli mücadele” ve
“ulusal egemenlik” bayraklarına sarıldı. Hem de şimdiye dek hiç olmadığı kadar
sıkı... Her türlü eleştiri ve muhalefet yine vatan hainliği ile suçlandı. Yeni
bir devlet kurulmuyor olsa da, devlet kurumları yeniden yapılandırıldı. Ve halk
yine onlara inandı, “çalıyorlarsa çalışıyorlar, soyuyorlarsa beni soyuyorlar,
sana ne!” dedi.
Üçüncü benzerlik de oldukça manidar: gönüllü sürgündeki
etkin fikir önderlerinin gözden düş(ürül)müş olması.
İttihatçıların hem Batı
karşısında aklanması, hem de Devlet Aklı’na daha derinden eklemlenip, onu
dönüştürebilmesi için ödemesi gereken bedeller küçük olmamıştı. İlk bedel, Üç
Paşalar İktidarı’nın en önemli ismi, Turancılığın lideri İsmail Enver olmuştu.
SSCB’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmış ve en
büyük vatan haini ilan edilmişti. Planlandığı önceden öğrenilen işgallere karşı
savunmasız kalmamak için hile ile de olsa Almanları ittifaka ikna etmesi,
savaşa girme sebebi kabul edilmişti. Daha sonra Milli Mücadele’nin lokomotifi
olacak olan en önemli askeri birliği, 9. Kolordu’yu, etkin cephelerde
harcamaması çılgınlık olarak anılmıştı. Bir Sovyet memuru olarak gönderildiği
Orta Asya’da Kızıl Ordu’ya karşı Türkleri ayaklandırırken can vermesi bile bunu
değiştirmemişti.
Bu sefer seçilen kurban ise Nurcu
Cemaatinin yaşayan en önemli ismi, Hizmet Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen
oldu. ABD’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmaya
ve en büyük vatan haini ilan edilmeye başlandı. Planlandığı önceden öğrenilen
darbelere karşı savunmasız kalmamak için yasal olmayan yollarla da olsa
delilleri açığa çıkarttırması, birdenbire milli orduya kumpas kabul edildi.
Şimdiye kadar askeri vesayetle mücadelenin lokomotifi olan devlet içi
örgütlenmesi, “Paralel Devlet” diye anılıp, teker teker ayıklandı.
Ele almak istediğim son benzerlik
de – ki en önemlisi bu – yükselen bir lider karizması etrafında saflar yeniden
belirlenirken, Devlet Aklı’nın kendini zamanın şartlarına uyarlayarak yeniden
üret(tir)miş olması.
İttihatçıların ödemesi gereken
ikinci bedel Atatürk’e biat olmuştu. I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasına
(hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Mustafa Kemal, Enver
Paşa’nın gölgesinden çıkartılıp, yeni devlette Kurucu İrade’nin başına
geçirilmişti. Kendinden beklendiği gibi saltanatı kaldırarak Osmanlı Sarayı’nı
iktidar oyunun dışına itmiş ama bunun için ona verilen güçle yoldaşı Eski
İttihatçılara da aman vermemişti. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki
seçenek kalmıştı: ya Kemalizm’e devşirilmek, ya da diğer muhaliflerle beraber
zorla susturulmak. Sözünden sual olunmaz padişahlık şahsında yeniden can
bulmuş, yargı ve ordunun ebedi bekçiliğine intikal etmişti.
28 Şubat Darbesi sırasında ve
sonrasında (hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Recep
Tayyip Erdoğan da Milli Görüşçü hocası Necmettin Erbakan’ın gölgesinden
çıkartılıp, Ilımlı İslam Hareketi’nin başına geçirilmişti. Kendinden beklendiği
gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni iktidar oyunun dışına itti ama bunun için ona
verilen güçle yoldaşı Nurculara ve Eski Milli Görüşçülere de aman vermemeye
başladı. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki seçenek kaldı: ya
devşirilerek Usta’ya biat etmek, ya da diğer muhaliflerle beraber hileyle
susturulmak. Halk için en hayırlısının halkın kendisinden daha iyi bilineceği
hastalığı şahsında yeniden can buldu, yargı tekrar yürütmeye bağlandı, ordu
tekrar etkin siyaset yapar oldu.
***
Şimdi sıra, biraz da farklılıkları vurgulamaya geldi. İlk
bariz farklılık, dönüşümleri yönlendiren etmenlerin doğasına dair.
Bir önceki dönüşümün baskın sürücü kuvveti, ülkenin içinde
bulunduğu dış dinamiklermiş: batılılaşma ve sekülerleşme hedefi, dünya savaşı,
işgal ortamı, barış süreci, soykırım suçlamaları, bazı komşuların Komünist
olması,, vb. Devlet Aklı, kendini Kapitalist bir dünyaya adapte etmeye
çalışırken Kemalizm’e varmış. Mevcut dönüşümün baskın sürücü kuvveti ise
Türkiye’nin sahip olduğu iç dinamiklerdi: demokratikleşme ve dindarlaşma
hedefi, iç savaş, darbe ortamı, barış süreci, bazı Müslümanların
anti-Kapitalist olması, yolsuzluk suçlamaları,, vb. Bu kez Devlet Aklı,
neo-Liberal bir Kapitalizm’le uyuşmaya çalışarak doğru yol aldı.
Dönüşümler arası farklılıklardan
ikincisi ise merkezlerinin doğası ile ilgili.
İTC tekdüze ve yekpare bir
örgütlenmeymiş. AKP ise çift merkezli bir yapılanma içindeydi. Bir tarafta
devlet içinde yukarıdan aşağıya örgütlenmeyi seçen Milli Görüşçü siyaset
anlayışı, diğer tarafta devlet içinde aşağıdan yukarıya örgütlenmeyi seçen
Nurcu cemaat yaklaşımı vardı. Biri milli eğitimi yeniden programlamayı
denerken, diğeri özel dershaneler ile kendini üretiyordu. Biri Orta Doğu’ya yine hükmetmeyi
arzularken, diğeri Batı ile iyi ilişkileri sürdürmek istiyordu. 28 Şubat’ın
ardından aralarındaki sınırlar ne kadar bulanıklaşmış olsa da, sis bulutları
yavaşça dağıldı ve merkezler arası bir bunalım başladı.
Değineceğim en önemli farklık da
Kadim Devlet Aklı’nın değişmezlerinden olan “Devlet’in Bekası” anlayışındaki
insanın doğasında ve devletin sınırında.
Milliyetçilik akımları ile dünya
imparatorluklarının küçük küçük devlet(çik)lere bölündüğü 20. yy başlarında,
İTC’nin Türklük üzerine kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan
anlayışını çok milletli [3] tebaadan ulusal nüfusa evriltmişti. Gayri-Müslim
tebaa gözden çıkartılmış, Müslümanlar ise önce (Sünni – Hanefi/Maturidi
itikatta) tek-tipleştirilmeye, sonra da Türkleştirilmeye çalışılmıştı. Bu
bağlamda, Misak-ı Milli sınırları da Türkleştirilmesi mümkün olmayan Araplar
dışında kalan tüm eski Müslüman tebaayı kapsayacak kadar daraltılmıştı. Bu
sınırlar dahilinde de Kürtler hariç tüm Müslüman halklar üzerinde başarı
sağlanmıştı.
Kürselleşme ile uluslararası
birliklerin kurulduğu 21. yy başlarındaysa, AKP’nin Müslümanlık üzerine
kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan anlayışını ulusal nüfustan tek
milletli [3] tebaaya doğru yönlendirdi. Kürt nüfusu Türkleştirme programı terk
edildi. Önce onlar üzerinden bölgedeki diğer Müslüman Kürtlere, sonra da tüm
Müslümanlara ulaşma hedefi güdülmeye başlandı. Bu bağlamda, İttihad-ı İslam’ı
sağlamak adına daha geniş sınırlara göz dikildi. Sınırlar dahilindeyse Sünni –
Hanefi/Maturidi itikattan uzaklaşmış her bireyi tekrar dindarlaştıracak
programlar planlandı.
***
İpucu yakalamayı başkalarına
bırakıp [4], ben mevcut dönüşümün ismini koymakla yetineceğim: “Ilımlı Kemalizm”.
Dönüşümlerin arasındaki benzerlikler “Kemalizm” ismini, farklılıklar ise
“Ilımlı” sıfatını çağrıştırdı bende. Acaba 2023'te birileri gerçekten bu
isimlendirmeyi kullanacak mı, kim bilir. Yeterince yaşarsak göreceğiz...
[1] Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı İmparatorlukları ile
Antik Yunan ve Ortaçağ İslam Medeniyetlerinden bahsediyorum.
[2] Bazen iyi ve kötü arasına onlarca kılcal damar örerek
karmaşıklaşıyor hayat. Böyle zamanlarda ne yaşananları, ne de yaşanmayanları
hakkıyla çözümlemek ve onlarla ilgili kesin yargılara varmak mümkün olmuyor.
Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği Türkiye hayali ile Ali Kemal’in
gerçekleştiremediği Türkiye hayali de aslında işte böyle..
[3] Millet kelimesinin son
yüzyıla kadar hakim olan anlamına, dine işaret ediyorum.
[4] Bu arada, son resmin anlamını belirginleştirmek adına: söz ve görüntülere eş-zamanlı dikkat edin aşağıda
O kadar yoğun bir yönetişim savaşının ortasındayız ki.. ..bırakın tarafları, tarafsız kalmaya çalışan biz iz-leyiciler bile çok yorulduk. Güvenirliği belirsiz bir veri bombardımanına sürekli maruz kalmamız yetmezmiş gibi, bir de herkes kendi gelecek hayalleri güdümünde bu savaşı yorumlamayı deniyor. Kimi Hükümet'i bitiriyor, kimi Cemaat'i, kimi de her iki Sivil Vesayet'i. Kimi İttihad-ı İslam'ı diriltiyor, kimi Kemalist Cumhuriyet'i, kimi de Gezi Ruhu'nu. Benim niyetim sizi kendi hayallerime inandırmak değil, söz.
Bence, bu savaşı başlatan şey üzerinde, Hükümet'in dershaneleri birer özel okula çevirme planı hakkında yeterince durarak başlamıyor hiçbir çözümleme. Bakalım ben konunun hakkını verebilecek miyim..
***
Herhangi bir toplum mühendisliği projesi, eğitim sistemini meşru bir şekilde yeniden yapılandırmadan başarılı olamaz, olsa da uzun vadede başarılı kalamaz.
Kurucu İrade, oluşturduğu Milli Eğitim Sistemi'nin meşruiyetini zorunlu din dersleri, İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri sayesinde elde etmişti. Zira tekke, zaviye, medrese,, gibi eski din tabanlı eğitim kurumlarını kapatmıştı. Biraz bunun da etkisi ile, halkın inanan ama inandığı gibi yaşamaktan uzak(laşan) bir Hanefi/Sünni/Müslümanlıkta normalize olması ve Kemalist/Bilimci/Seküler bir yönetim kurulması, varılması gereken ilk aşama olarak tasarlanmıştı. Tam da bu ara aşamaya büyük bir başarıyla ulaşılmışken, oyuna beklenmedik bir oyuncu eklendi: Fethullah Gülen önderliğinde evrilmekte olan Nurcular.
Kemalist Yönetim, ikinci askeri darbenin ardından Milli Eğitim Sistemi'nde müfredatın yanı sıra iki büyük değişiklik daha yapmak zorunda kalmıştı: 1) üniversite öğrencilerinin merkezi bir sınav ile seçilmesi ve 2) devlet okullarına öğretmenlerin yine bir merkezi sınav ile atanması. Şüphesiz, bu merkezileştirmenin temelinde daha iyi bir kontrol arzusu vardı. Fakat hem kontrol altına alındıkça milli eğitimin zayıflaması, hem de merkezi sınavların doğası, paralel ve kontrolü daha güç yeni bir eğitim akımının, özel dershanelerin meşrulaşmasına izin verdi. Bu da plan dahilinde miydi, bilmiyorum. Tartışmaya açık bir konu. Emin olduğum şu ki, alternatif bir toplum mühendisliği projesi başlatmak için özel dershanelerden daha iyi bir ortam bulunamazdı. Ve Hizmet Cemaat'i bu fırsatı kaçırmadı.
Milli eğitim o kadar zayıfla(tıl)mıştı ki, onun ulaştığı her öğrenciye oldukça kısa bir sürede dershaneler de ulaşabilir oldu. Merkezi öğretmen ata(ma)maları da dershanelerin eğitmen ihtiyacını yeterince ucuz bir şekilde gidermesini sağladı. Fakat Cemaat, sadece diğer cemaatlerden değil, diğer dershanecilerden de bir adım öndeydi: dershanelere paralel kurduğu Işık Evleri'nde gönüllü abi ve ablalar ile burslu, burssuz tüm öğrencilere ücretsiz ders vererek kendini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde meşrulaştırıyordu. Ayrıca, bu evlerde Said Nursi'nin risaleleri ve Fethullah Gülen'in kasetleri/kitapları aracılığı ile kendisine özgü memlerin yayılmasını da sağlıyordu.
Cemaat, bünyesine kat(a)madığı dershane öğrencilerinin hoşgörüsünü kazanarak meşruiyetini sağlamlaştırdı. Şakirt ve şakirdeleri ise örgütlenme ihtiyacı duyduğu meslek gruplarını seçmeye programlı bir şekilde teşvik etti. Bazen öğretmenliği popülerleştirdi, bazen tıbbı, bazense mühendisliği.. Böylece sadece emniyet, yargı, askeriye,, gibi devlet organları içinde örgütlenmedi, tüm toplumsal ağlarda kilit noktalara üyelerini yerleştirdi. Büyüdükçe zenginleşti, zenginleştikçe de güçlendi. Sonunda tüm dünyada özel okulları olan ve uluslarası ticareti şekillendiren küresel bir aktöre dönüştü.
Fethullah Gülen önderliğinde Cemaat, eğitim (ve ticaret) üzerinden bu şekilde evrilirken; Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş, siyaset üzerinden alternatif bir toplum mühendisliği projesi yürütmeyi deniyordu. Eğitim politikası sadece İmam Hatipler ile kısıtlıydı. AKP ile Milli Görüş Ak Görüş'e evrilirken, eğitim politikası da genişledi. Defalarca Milli Eğitim Bakanı değiştirilmesi ve her seferinde sistemin yeniden ele alınması aslında bunun göstergesiydi: AK Görüş, kendi projesine uygun bir milli eğitim sistemini arıyordu.
Cemaat ve Hükümet, diğer cephelerde ittifak halinde gibi görünse de, eğitim cephesinde araları ilk günden beri giderek açılıyordu. Öyle olması kaçınılmazdı da. Hükümet, milli eğitimi fethetmeyi ve kendi çıkarına kullanmayı seçmişti. En çok Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni atayarak, özellikle okul yönetimlerinde, örgütlendi. Eğitim Bir-Sen'i birdenbire en büyük eğitim sendikasına dönüştürdü. Atan(a)mayan öğretmenlerin oluşturduğu ve özel dershanelerin sahip çıktığı ucuz eğitmen havuzuna da ücretli öğretmenliğin yaygınlaş(tırıl)ması ile devleti ortak etti.
Hükümet, öğretim kadrosunu şekillendirmekle yetinmedi. İmam Hatip Ortaokulları'nı özgürleştirdi ve dindar bir nesil hayaliyle müfredat bağlamında Devlet Liseleri'ni İmam Hatip'leştirdi. Bu arada yüksek öğretime de el attı: üniversite rektörlerini kendine göre atadı, TÜBA'ya siyasi bir darbe yaptı, TÜBİTAK'ı yeniden yapılandırdı,, vs. Parti projesi için milli eğitim önem kazandıkça, özel dershaneler anlamsızlaştı. Belki onların Cemaat'in kendini üretmede kullandığı asıl araç olduğunu farketmediği, belki de farkettiği için, kim bilir.. ..Hükümet, dershanelerin önce kapatılması, sonra da milli eğitim içinde özel okullar olarak devşirilmesine karar verdi.
İster bilinçli olsun, ister bilinçsiz, bu karar Cemaat için büyük bir tehlike demekti. İşte bu yüzden, emniyet ve yargıda üyeleri tasfiye edilirken bile sesini yükseltmeyen bu topluluk, dershane tartışmasında ve sonrasında Hükümet'e açıkça muhalefet etmeye başladı ve doğrudan siyasete dahil oldu.
Yolsuzluk iddialarını AK'lama çabaları arasında şüphesiz en asilce duranı, İran'la aramızdaki "güçlü ABD ambargo duvarı"nın (bakan çocukları ve Halk Bank aracılığı ile) tünelleniyor olduğu karşı-iddiası.
Bir dakika ama, burada bir sorun var:
AKP seçmenleri, daha dünkü Suriye ve Mısır gösterilerinde "Kahrolsun İran"diye bağırıp, meydanları inletmiyor muydu?
En ufak bir İslami iktidar eleştirisi, gazete köşelerinden facebook duvarlarına kadar her yerde "İran Ajanlığı" ile suçlanıp, karalanmıyor muydu?
O zalimleştirilen İran şimdi bakan oğulları ve zengin iş adamlarıyla birlikte mazlum mu oldu? Peki ya ajanları??
El insaf ya Hu! Durum, "kendine Müslüman"lıktan bir adım öteye geçti, düpedüz "İki Yüzlü"lük oldu. Yüzsüzlüğe doğru ilerliyor.
Ne yazık ki halkın yüzsüzlüğü devletinkinden, seçmenin yüzsüzlüğü vekilinkinden, okurun yüzsüzlüğü yazarınkinden daha kötü. El insaf ya Hu, el insaf.
1)
İbrahim Peygamber, inandığı Tanrı adına çocuğunu kurban etmeye kalkan ilk insan
değildi, inandığı Tanrı'nın buna engel olduğu ilk insandı! Bu bağlamda, kurban
meselesinde itikadi olarak odaklanılması gereken, Peygamber’in “Allah Sevgisi”
değil, Allah’ın “İnsan Sevgisi” olmalı..
2) İbrahim Peygamber’in en sevdiği dünyevi varlık olan oğlunun yerine
geçen kurbanlık, Kabil’in gösterişli ve zengin kurbanlıkları yerine kabul
edilen Habil’in gösterişsiz ama (samimi olarak) sevilmiş kurbanıydı! Bu
bağlamda, kurban meselesinde ameli olarak odaklanılması
gereken, Allah için “Kurban Kesmek” değil, “Kurban Sevmek” olmalı..
İlk video aracılığıyla iki karşıt toplumsal kesime de aynı
zihinsel mikrobun, "birilerinin kurtarılabileceği ve de kurtarılması
gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkuyorum. Ya da zaten
izleyicinin zihninde mevcut olan bu mikrobun güçlen(diril)mesinden..
Tehlikedeki ilk hedef kitle, kısaca anti-AKP’ciler olarak
adlandıracağım, koşulsuz AKP karşıtı olan, çoğunluğu Gezi hareketi içine
katılan, ulusalcı, laik, apolitik,, vb toplumsal kesimler. İkinci videoyu
arayacak kadar bilinçli olmayan anti-AKP’ciler için i) rektör olan bir
profesörün hükümet kanalı TRT’de Şii düşmanlığı yapacağı, meşrulaş(tırıl)abilir
ve ii) AKP destekçiliği, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline
ge(tiri)lebilir [1].
Tehlikedeki ikinci hedef kitle
ise kısaca AKP’ciler olarak adlandıracağım, koşulsuz AKP destekçisi olan,
çoğunluğu Sünni müslümanlardan oluşan toplumsal kesim olabilir.
İkinci videoyu arayacak kadar
bilinçli olmayan AKP’ciler için i) Şii düşmanlığı, rektör olan bir profesörce
devlet kanalı TRT’de yapılmış gösterilerek meşrulaş(tırıl)abilir ve ii)
Şiililer, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir.
İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan AKP’ciler için ise i) AKP
karşıtlığının tamamen yapay olduğu ve çarpıtmalarla üretildiği,
meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) AKP karşıtlığı, insanların kurtarılması gereken
bir kimlik haline ge(tiri)lebilir [2].
Tabii bu, benim korkum:
gerçekleşmeyebilir de. Yine de aman dikkat, oyuna gelmemek ve bağışıklık
kazanmak gerek bu bulaşıcı fikre. Ne kişi kendinden başkasını kurtarabilir, ne
de kişiyi kötü yapan değişmez bir doğası olabilir. Bunlara vurgu yapmadıkça,
sistem bambaşka görünüşlerde yeniden yapılandırıp, durur kendisini.
Son olarak, ilk video üzerine
neden bu kadar korkup, karmaşık bir yazı kurguladığımı an’lamak isteyenler için
ibretli temaşa burada bitmesin. İşte o videoyu paylaşan hesap ile paylaşılan
diğer videolar:
[1] İkinci videoyu arayacak kadar
bilinçli olan anti-AKP’cilere "birilerinin kurtarılabileceği ve de
kurtarılması gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkmuyorum.
Onlar kendi sorgusuz karşıtlıklarını sorgulayacaktır.Onlar için ilk video zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı
olarak düşünülebilir.
[2] İkinci videoyu arayacak kadar
bilinçli olan AKP’cilerin genelleme yapıp, kendi sorgusuz desteklerini
sorgulama ihtimali de var. Bu potansiyele sahip olanlar için de ilk video
zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı olarak düşünülebilir.
Asıl söyleyeceğimi söylemeden önce vurgulamam gereken iki şey var:
1) Suç işlemiş insanların belirli bir süre cezaevinde tutularak adaletin sağlanmaya çalışıldığı mevcut yargı sistemi, hem işlenen suçu, hem de suçluluğu meşrulaştırıyor bence. Adalet böyle bir şey olmamalı. Suçluluğun bir kimlik olduğu herhangi bir düzen ne adildir, ne de suçu engeller.
2) Bir milletvekilinin cezaevinde tutuklu olduğu süre boyunca görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirebilmesinin çok kolay sağlanabileceği bir iletişim teknolojisine sahibiz bugün bence. Bırakın onu, yönetişimde iletişim teknolojilerini hakkıyla kullanmak, temsili demokrasiyi doğrudan demokrasiye evirebilir bile.
Şimdi gelelim asıl söylemek istediğime. Milletvekillerinin birer birer (bağımsız olarak) seçildiği durumlar hariç, partilerin milletvekillerinin tutukluluğuna itirazını samimi bulmuyorum!
O vekiller, parti başkanları öyle uygun gördüğü için aday listesine girebildi sadece. Seçmenler de oylarını sadece partileri için, daha doğrusu parti başkanları için verdi: çoğu, vekil aday(lar)ının adını bile bilmiyordu. Zaten, hepsi bilinçli olsa bile, seçmenler adayları değil, aday paketlerini oyluyordu.
Bu bağlamda, o vekiller aslında temsili demokraside seçilmiş vekiller değiller, kılık değiştirmiş bir oligarşide atanmış yöneticiler. Seçimler de zenginlerin zenginliği arttırma yollarından biri..
Samimi olan parti, buyursun önce bu temsiliyet problemine itiraz etsin. Tutuklu vekillerin salınması ya da vekil olmuşların tutuklanamaması için değil, herkesin eşit ve adilce yargılanması,partilerin lider sultasından özgürleşmesi ve milletvekili seçimlerinde partilerin (ya da aday paketlerinin) yerine vekil adaylarının yarıştırılması için mücadele versin.
Söz, bir gün temsili demokrasiye gerçekten ulaşırsak, doğrudan demokrasiye geçmemizi sağlayacak iletişim teknolojilerinin kullanılması için canla başla uğraşacağım. Ama önce kendimizi kandırmaktan vazgeçelim.
Dücane
Cündioğlu’nun bir röportajında
“Türkiye'deki tek filozof benim. Bu ülkedeki tek metafizikçi benim çünkü.”
dediğini okuduktan sonra merak edip, blog sayfasını
buldum ve yazdıklarını okumaya başladım.
Önce insanın,
sonra da canlının ne olduğunu sorgulayarak başladığı bir yazısında
Cündioğlu, i) duyulara ve harekete sahip olmadığı düşünüldüğü için bitkilerin (3 boyutlu gördüğü)
Klasik Fizik’te canlı sayılmadığını, ii) (1 boyutlu gördüğü) Modern
Fizik’te ise canlı sayıldığı iddiasının yersiz olduğunu, iii) Modern Bilim’de
insanın bile canlı sayılamayacağını, iv) zira “can”ı kabul etmeyenin “canlı”yı
kabul edemeyeceğini yazıyor. Ve ekliyor “ama bizim
nezdimizde otlar da, taşlar da hep canlıdır” diye..
İnsanın insan
olduğunu anlamasını sağlayan şeyin “hayal” olduğunu vurgulayarak başladığı bir
başka yazısında ise modernlerin i) hayal edemediğini, ii) hatta hayal
kuramadığını, iii) ve sadece ölçüp, hesaplayıp, plan yaptığını yazıyor. Ve
ekliyor “Madenler, bitkiler ve hayvanlar hayal
edemezler. Bir tek insan, evet sadece insan hayal eder, edebilir.” diye..
Bu iki yazıyı okurken aklıma sık sık Stefano Mancuso’nun
bitki zekasının köklerine dair yaptığı bir
TED konuşması geldi.
Konuşma, bitkilerin duyulara ve harekete sahip
olmadıkları düşünüldüğü için i) Aristo’da canlı ve cansızlar
arasındaki sınırda düşük-düzey bir ruha sahip sayıldığını ii) (Nuh Kıssası’na
bakılırsa) İncil’de canlı sayılmamaya devam edildiğini, iii) aydınlanma döneminde yaradılış
piramidinde canlıların en aşağı tabakası sayılmaya başlandığını iv) ve modern
popüler bilim belgesellerinde bile bazen canlı olduklarının unutulduğunu
söyleyerek başlıyor. Ve ekliyor “insanlık tarihi boyunca sürdürülen bu görüş
hatalıdır” diye..
Konuşmada sunulan kanıtların başlıcaları,
bitkilerin i) hayvanlardan daha karmaşık duyulara sahip olduğu, ii) alışık
olmadığımız bir zaman ölçeğinde (ışık, yer çekimi, vb etkilere karşı) tepkisel
hareketlerde bulunabildiği, iii) büyürken oyun oynayabildiği ya da geceleri
uyuyabildiği, iv) bazen hareket eden başka canlıları avlayabildikleri, v) bazen
de hareket eden hayvanları manipüle ederek kullanabildiği.
Fakat
Cündioğlu’nun yazılarını okurken konuşmayı anımsamamı sağlayan kısım, bu
kanıtların ardından, Darwin tarafından bitki
köklerinin hayvan beynine benzetildiğinin söylenmesiyle başlıyor.
Mancuso, i) bitkilerin kök uçlarının en çok oksijen tüketen bitki hücrelerini
barındırdığını, ii) bu hücrelerdeki elektriksel etkinliğin etkin insan sinir
hücrelerindekilere benzediğini ve iii) en küçük bitkilerde bile bu hücrelerden
on milyonlarcasının oluşturduğu ağların bulunduğunu gösteriyor. Sonra da bitki
kök ucu ağlarının hayvan ya da insan beyni gibi işleyebileceğini iddia ediyor.
Bitkilerde
bilince dair modern bilimin bulguları hayvanlarda bilince dair olanlar [1]kadar çok olmasa da tabi ki bu kadar değil.
Misal, bitkiler i) Monica Gagliano’ya göre kök hücrelerinin akustik titreşimleriyle,
ii) Josef Stuefer’a göre sürüngen saplar üzerinden, iii) John Pickett’a göre
yeraltı mantar ağları üzerinden ve iv) David Rhoades ve Gordon Orians’a göre
feromon adlı uçucu ve koku benzeri küçük kimyasallarla iletişim kurabiliyor
[2].
Şimdi bitkilerde
bilinçli farkındalığı ölçüp, hesaplamaktan bir adım öteye geçelim ve sırtımızı
(Cündioğlu gibi metafiziğe değil de) fiziğe yaslayarak hayal etmeyi deneyelim:
Bitkilerin
hesap gücü ve karmaşıklığı bizlerinki kadar, hatta belki bizlerinkinden daha
yüksek beyinleri olduğu iddiasını doğru kabul edelim. Biliyoruz ki çevreleriyle
iletişim de kurabiliyorlar ama hareketleri oldukça kısıtlı. Bu durumda onlarda
oluşmasını bekleyeceğimiz en olası farkındalık, her birinin hem çevresel
algılar, hem de kişisel tercihler üzerine kuracağı birer hayal dünyası olmaz
mı?
Biz insanlar
üzerinden bir benzetme aklımdan geçeni anlatmak için daha kolay bir yol
olabilir. Uyurken ya da koma halinde bizim de hareketimiz oldukça kısıtlı.
Fakat ses, koku ve dokunma gibi bazı algılarımız etkin bir şekilde işlemeye
devam ediyor. O kadar ki, bu algılar görmekte olduğumuz rüyaları bile şekillendirebiliyor.
Yan yana
uyuyan, rüyasında konuşan ve her birinin komşularını duyabildiği onlarca kişi
düşleyin. Uyanmamaları için kendilerine belli aralıklarla bir ilaç veriliyor olsun. Hatta
bu ilaç onların fizyolojisini algılarının şekillendirebileceği rüyalar
görebilecekleri bir durumda tutsun. Rüyaları anlamlandırmak için kimi zaman
duyulan bir söz rüyada bambaşka bir kişiye bambaşka bir bağlamda
söylettiriliyor olabilir. Yine de rüyalar, her adımda bazen yürüyenin
değiştirdiği, bazense kendi kendine değişen – yani diğerlerince değiştirilen –
labirentlere benzer.
Eğer kişi
sayısı yeterince çok ve kişiler arası iletişim yeterince yoğunsa, rüyalar bir
yerden sonra birbirine yakınsamaya başlar. Rüyalar yakınsadıkça da sözler bağlamı korunarak kimden
duyuluyorsa ona söylettiriliyor olur. Limitte bütün
kişisel rüyalar ortak tek bir rüyada birleşir. Bir şeyi yaparken ya da yapmayı hayal ederken
beynimizde aynı etkinliğin gerçekleştiğini de göz önünde bulundurursak, düşlediğimiz bu
insanların içinde bulundukları sanal gerçekliği (ortak tek bir rüyayı) bizim
fiziksel gerçekliğimizden daha az gerçek kılacak bir şey olacağını sanmıyorum.
Düşlediğimiz
bu bilinçsiz farkındalığın benzeri bir bilinçli farkındalık bitkilerde neden
olmasın? Bitkiler de beyinleriyle ölçüp, hesaplamaktan öte her daim hayal
kurarak yaşıyor olabilir. İçinde kendi “ben” tasavvurlarını diğerlerinin
tasavvurlarıyla etkileştirdikleri; bazen çevreden algıladıkları, bazense kendi
kişisel tercihleri ile şekillenen ve hakikati kuşatmalarını sağlayan anlamlı
hayaller kurmaları, modern bilime göre mümkün görünüyor.
Hayali burada
durdurup, yazının başına dönebiliriz. Cündioğlu’nun işaret ettiği gibi modern
bilimin insanı diğer canlılardan farksızlaştırdığı doğru. Fakat bu
farksızlaştırma canlıları cansızlaştırma anlamına gelmiyor. Aksine, her canlıyı
hayal ed(ebil)en birer canlı saymak bile mümkün. Yeter ki metafizik yapmadan
önce yeterince fizik yapalım; ölçüp, hesapladıktan sonra da hayal kurmaya devam
edelim.
Bu konuda son
sözüm: Türkiye’de tek bir filozof bile olduğunu düşünmüyorum. Bir filozof aynı
zamanda bir fizikçi, bir biyolog, bir sosyolog,, vb olmalı çünkü. Kuantum ve
görelilik fiziği bilmeden zaman ve mekan,moleküler biyoloji ve sinir-bilim bilmeden yaşam ve bilinç üzerine
yeterince düşünülebilir ve düşlenilebilir mi?
Notlar:
[1] Cambridge
Deklerasyonu’na göre hayvanlardaki bilinçli farkındalık insandakinden hiç
de farklı değil. Örnekler üzerinden bu farksızlığı gö(ste)rmek oldukça kolay.
Misal, i) konuşan Papağan Alex renk, sayı,
şekil ve büyüklük,, üzerinden cisimleri bizim gibi gruplayabiliyor; ii) hafıza
şampiyonu Şempanze Ayumu bizden daha hızlı
rakamları sıralayabiliyor; iii) Honolulu'lu Yunuslar
işaret dili aracılığıyla öğretilen varlık, yokluk,, gibi soyut kavramları bizim
gibi anlayabiliyor; iv) güzel ahlaklı Maymun Capuchins
eşitsizliğe isyan edip, bizim gibi adalet isteyebiliyor; v) konuşamasa da Babun
Dan anlamlı kelimeleri anlamsız harf
dizilerinden bizim gibi ayırabiliyor ya da vi) Bonobo Kanzi kendisi özellikle
eğitilmediği halde iki buçuk yaşındaki bir insan çocuğunun anladığı karmaşık
cümlelerin hepsini, hatta fazlasını anlayabiliyor ve (iletişime pek de
kullanışlı olmayan) lexigramlar aracılığıyla insanlara cevap verebiliyor.
Genel Ön Not: Birazdan evrim,
rezonans ve kuantum Zeno etkisi gibi doğal olgulardan ilhamla bir
biyo/fizik-bilimcinin kimlik ve kişilikler hakkında atıp, tutmasına maruz
kalacaksınız: aman dikkat.
Özel Ön Not: Sabırlı sosyal-bilimcilerden ricamdır, eksik
ve yanlışlarımı üşenmeden yüzüme vurarak, beni gerektiği kadar dövünüz.
Kimliklerin Geçmiş
Toplumsal Evrimi
Bugün
birer tüketim nesnesi haline gelmiş olan kimliklerden hiç bu kadar bol olmuş
muydu yeryüzünde?
Bildiğim
kadarıyla çok değil, yakın bir geçmişte kültürel ve genetik katı sınırları olan
(din/dil/.. ve ırk/cinsiyet/..), sadece davranışsal olarak kalıtılan birkaç
kimlik ile tanımlıyordu bireyler ait oldukları “biz” kavramını. Aslında o
zamanlar aktarılan kimlikler değil, bireyler gibiydi: bireyler en az üç dört
nesil boyunca tanımı sabit olan bazı kimlikler içinde doğuyordu. Bu kimlikleri
değiştirmek de çok olası değildi, birinden diğerine taşınmak da, yeni bir
kimlik oluşturmak da..
Gel
zaman, git zaman.. ..metal matbaa,
radyo, televizyon, bilgisayar, akıllı telefon,, vb bir dolu icat ile sembolik
aktarım kültürel evrimde davranışsal aktarımı adım adım geride bıraktı. Adımlar
arasındaki mesafe üstel olarak arttığı için, kimlik oluşturan memlerin bireyden bireye geçişinde evrimsel bir
sıçrama yaşandı. Bu sıçrama sırasında:
i)
Kimi eski kimlikler kendilerini çoğaltırken kopyalar birbirinden farklılaştı,
kimliksel yeni alternatifler (kültürel/etkileşimsel aleller) oluştu: dinler mezheplere, mezhepler
tarikat ve cemaatlere bölündükçe mak(b)ul dini kimlik sayısı arttı.
ii)
Bazı kimliklerin arasındaki katı sınırlar zamanla buharlaştı: dini kimlikler
arasındaki sınırda ateist kimlik; cinsel kimlikler arasındaki sınırdaysa
lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve travesti (LGBTT) kimlikleri
bağımsızlıklarını ilan etti.
iii)
Modern Devlet'i meşrulaştıran yepyeni, kerameti kendinden menkul kimlikler icat
edildi. Bunlardan kimi, bilimsel ellerle çizilen yapay sınırların arkasında
bazı bireyler diğerlerinden yalıtılarak, eski etkileşimlerin yeniden
yapılandırılmasıyla elde edildi: yetişkin Vs çocuk, normal Vs suçlu, normal Vs
akıl hastası,, vs (bakınız: Michel Foucault). Diğerleri ise gerçek kişiler
arasındaki doğrudan etkileşimler kırılıp, tüzel kişiler üzerinden dolaylı
olarak yeniden kurulmaya çalışılırken ortaya çıktı: ulus devlet vatandaşı,
futbol takımı taraftarı, (Kapitaist/Marksist/Liberal/Kemalist/İslami/..)
ideoloji takipçisi, siyasi parti seçmeni, sendika veya meslek odası üyesi,, vb
gibi.
Kimliksel
çeşitlilik arttıkça, kimlikler arası geçişler kolaylaştı. Bir yerden sonra
birey ve kimlik arasındaki ilişki tamamen faz değiştirdi: bireyler kimliklerin
içine değil, kimlikler bireylerin içine aktarılmaya başlandı. Bu aktarım da
sonunda diğer bireyler arası aktarımlar gibi kendine özgü bir arz – talep
yasasına uyan gündelik bir alışverişe dönüştü.
Kişiliklerin Geçmiş Toplumsal
Evrimi
(Yine
bildiğim kadarıyla) kimliklerin evrimine bakmaya başladığımız zamanlarda
kişilikler, genetik katı sınırları olan (cinsiyet/aile/kabile/..) davranışsal
aktarımın yoğun olduğu bir kalıtıma tabiydi: bir demircinin oğlu demirci, bir
çiftçinin kızı çiftçi, bir hükümdarın çocuğu hükümdar oluyordu.
Meslekler
bugünkü anlamda birbirinden ayrık disiplinler olmadığı için, bu kalıtım sadece
kişilik oluşturan mesleki memlerle sınırlı değildi. Bir anneyi/babayı
şaman/../tabip/hekim olup insanları iyileştirmeye iten mesleklerinden bağımsız
tüm kişisel tercih ve sebepler de çocukları tarafından büyük bir titizlikle
kopyalanıp, çoğaltılabiliyordu.
Kültürel
kalıtım sembolikleşirken meslekler hem arttı, hem de özelleşip disiplinleşti.
Bu süreç mesleki memleri davranışsal kalıtılan kişilik oluşturucu memlerin
dışına itti. Mesleki disiplinlerin tetiklediklerinin dışındaki kişilikler ise
etkileşim dahilindeki olası birey sayısının artışına rağmen büyük çoğunlukla
eski taklitçi davranışsal yöntemle kalıtılmaya devam etti.
Sonunda
meslekler o kadar disiplinleşti ki bireylerin duygusal, tutumsal ve davranışsal
tepkilerinde özellikle mesleki eğitim sırasında şekillenen memler (ya da onlara
uygun olanlar) baskın hale gelmeye başladı. Böylece kişiliklerin kalıtımında da
genetik sınırlar giderek önemini yitirdi ve kültürel aktarımın merkezi fiziksel
bir çevreden (aile/kabile/..) zihinsel bir çevreye (meslek/meslek ağacı
(sanat/spor/bilim/mühendislik/tıp/ticaret/..)/..) doğru kaydı.
Kimlik ve Kişiliklerin Mevcut
Bireysel Evrimi
Sahip olunan kimlik ve kişilikler, günümüzde bireyi
“biz” ve “ben” arasındaki sürekli cetvel üstünde bir oraya, bir buraya
çekiştirip, durmakta. Üstelik bu cetvelin uçları çoğu vakit sabit değil: belli
bir gündem üzerinde kişilikler de kendi içinde çatışabiliyor, kimlikler de.
Böyle çatışmalar gerçekleştiğinde, kazanan taraflar çekişmenin uçlarını,
"biz" ve "ben"i o anlık değiştirmiş oluyor.
Kimlik ve kişiliklerin çatışmalardaki gücünü
belirleyen elek ise bireyin o anki çevresi, yani kendi kimlik ve kişilikleriyle
diğer bireyler. Herbir bireyin diğerlerinin çevresine dahil olduğu bu kimlik ve
kişilik seçilimini ortak gündem(ler) üzerinden kendi kendine tetiklenen (rezonans benzeri) uyumlu bir
süreç gibi betimleyebiliriz.
Betimlemeyi basitleştirmek için sadece iki bireyden
oluşan bir topluluğa bakalım. O anki ortak gündem bağlamında iki birey arasında
azami çekici etkileşim ile azami itici etkileşimden daha güçlü olanını sağlayacak
kimlikler hangileriyse, bireylerde onlar daha baskın hale geliyor. Seçilimde
bireylerin yakınlaşıp “biz” olması ya da uzaklaşıp "öteki" olması
değil mesele, herbir bireyde öyle ya da böyle kendi kimliğine azami bağlılığı
veren etkileşimin gerçekleşmesi.
Benzer şekilde kişilikler arasından da bir seçilim
oluyor: bireyler o an en fazla bağlı olabilecekleri kişiliklerine bürünüyor.
Fakat bu seçilim diğerinin aksine en zayıf etkileşimi sağ bırakıyor. Dahası,
etkileşim sadece itici olabiliyor.
Bu betimlemeden aynı iki bireyin etkileşiminde hep
aynı seçilimlerin (rezonansın) olduğu/olacağı anlamı çıkmıyor. Sadece iki
bireyden oluşan bu basit toplulukta bile bireylerin gündemleri sürekli değişim
halinde. Gündem değişti(ril)kçe de, seçilimler değişiyor.
Bu iki seçilimin ardından, kendi çatışmalarını
kazanan kimlik ve kişilik arasındaki çekişme başlıyor. Bireyin “biz” ve “ben”
arasındaki gel – gitleri ne kadar şiddetliyse, yani iki uç arasındaki salınım
genliği ve frekansı ne kadar büyükse, buhranı da o kadar büyük oluyor. İşte bu
yüzden, evrim devam etmekte: birey de ya kendi çevresini dönüştürüyor ya da
yeni bir çevreye giriyor.
Eski çevrede buhranı azaltacak gündemler
aranabiliyor, yoksa da oluşturulmaya çalışılabiliyor. Etkileşim sonucu daha az
buhrana sebep olacak yeni bir çevreye taşınmak da mümkün. Birey bunlardan
hangisi daha kolaysa, onu deniyor.
Kimlik ve Kişiliklerde Donma /
Toplumsal Zeno Etkisi
Bireylerin “asgari buhranlı” durumları, atomların
“asgari enerjili” (= taban) durumlarına benziyor. Atomlar nasıl enerji soğurup
uyarılmalarının ardından taban durumuna dönmeye çalışıyorsa, bireyler de
buhranlarını arttıran gündem ve çevrelerden (= uyarılmış durumlardan) bir an
önce kurtulmaya çabalıyor. Çoğu zaman da bunda başarılı oluyor.
Bazen çevre, atomun taban durumuna evrilmesini
durdurup, uyarılmış durumu dondurabiliyor. Eğer yeterince küçük zaman
aralıkları boyunca uyarılmış bir atomun enerjisi çevresi tarafından sürekli
ölçülürse, o atom bulunduğu uyarılmış duruma hapsoluyor. Kuantum Zeno etkisi
olarak bilinen bu olgu, bize kaynayan bir suyun sadece izlenerek sürekli 100
derecede tutulabilmesi kadar olasılıksız gelse de, deneylerle varlığı
ispatlanmış doğal bir olgu.
Peki, toplumsal çevre de bireylerin kimlik ve
kişilik evrimini uyarılmış durumlarda dondurma potansiyeline sahip mi? Neden
olmasın, toplumsal bir Zeno etkisi pekala mümkün. Bireyler, benzer bireylerle
benzer gündemler üzerinden yeterince sık etkileşmek zorunda kalırsa, daha az
buhrana sebep olacak kimlik, kişilik ve gündemlere sahip olsalar bile mevcut
durumlarına sıkışıp kalabilirler.
Toplumsal Kutuplaşma
Atom – birey analojisi bu noktadan sonra işe
yaramıyor. Zira daha önce açıklamaya çalıştığım gibi, bireylerin evrimi
karşılıklı bir uyum içinde. Birinin evrimini artan buhranda donduran çevre için
de benzer bir donma kaçınılmaz. Tabii bu çevre, herbiri bireyle kısa bir süre
benzer şekilde etkileşse de başkalarıyla bambaşka etkileşimlere açık olan
yeterince çok parçaya bölünmüş özel bir yapılanmaya sahip değilse..
Evrimi uyarılmış bir durumda donan bir çevrede kısa
vadede en çok işe yarayan şey, kutuplara ayrılıp, bireysel buhranların (ağın
etkileşim yoğunluğu en az tutulacak olan) kutuplar arası bölüme aktarılması. Kutuplaşmanın
ölçeği büyültülüp, etkileşim yoğunluğu azaltıldıkça da birey başına hissedilen
buhran fazlası azalıyor. Bu yüzden, içeriği görünürde değişse de özünde sabit
tutulan genel bir gündem yaratarak, topolojisi çok karmaşık olmayan türdeş
çevrelerden oluşmuş bir toplumu kutuplaştırmak oldukça kolay.
Fakat bu tarz bir sözde çözüm, uzun vadede problemi
çözümsüzleştiriyor. Bireylerin asgari buhranlı durumlarına geçemeyişlerinden
doğan fazlalık yok edilmiyor, “öteki” kutupla olan seyrek etkileşime yansıtılıp
görmezden geliniyor. Kutuplar arası seyrek etkileşim, üzerine aktarılan buhranı
taşıyamaz hale gelince de ani bir sıklaşmaya gidiyor. Bu şok gerilim, ilk
artçıların ardından dur(durul)mazsa buhranı azaltmanın tek yolu toplumdaki
birey sayısını azaltacak bir iç savaş oluyor!
Bireysel evrimlerin uyarılmış durumlarda donmasının
iç savaş potansiyelli toplumsal bir kutuplaşmaya dönüşmesini uzun vadede
önleyebilecek en kalıcı çözüm ise donan evrimleri yeniden canlandırmak. Bunun
için de yakın çevrede gündemin çeşitlen(diril)mesi, uzak çevrede etkileşimlerin
sıklaş(tırıl)ması gerekiyor.
Gezi'nin ardından "bizi bir araya getiren politikaydı: biz de parti kurup, örgütlü siyaset yapalım" diyenler de var, "bizi güzelleştiren herhangi bir partinin kanatları altına girmeyişimizdi: parti kurmayıp, kendinden örgütlü sivil dayanışmaya devam edelim" diyenler de. Ben her ikisini de demeyeceğim.
Temsili demokrasi ülkemizde kılık değiştirmiş bir oligarşi olmaktan öteye hiç gitmedi ve bundan sonra da gidecek gibi görünmüyor. Bizse topluca ilk defa bunu hissedip, katılımcı, çoğulcu, doğrudan bir demokrasi talep eder olduk. Ben bu talebi vurgulayıp, bir adım öteye taşıyalım diyorum.
Mesela direniş ve dayanışmamızı çıkmaza giren yeni anayasa sürecine eklemleyelim: kapalı kapılar ardında tasarlanan her maddenin teker teker bizim tartışma ve oylamamıza açılmasını isteyelim. Azımızı bile rahatsız eden konularda maddeleri değiştirme ya da reddetme hakkımız olsun.
Mesala direniş ve dayanışmamızı ayak direnen barış sürecine eklemleyelim: dört duvar arasında yapılan her görüşmeyi canlı canlı izleyip, değerlendirmelerimizle geri beslemeyi isteyelim. Çoğumuzun içine sinmeyen durumlarda görüşmeleri hızlandırma ya da yavaşlatma hakkımız olsun.
Mesela direniş ve dayanışmamızı hala atanan yöneticilerle yürütülen üniversitelere eklemleyelim: bölüm, fakülte, enstitü ve rektörlükteki kurullara biz de girelim. Ama bir temsilciyle izlemek için değil, oylamak için. Bölüm, fakülte, enstitü başkanı ve rektör seçimlerine biz de katılalım. Ama bir temsilciyle değil, hep birlikte.