10 Nisan 2014 Perşembe

GeZi'CiLeR'e


Gezi parkında başlayan ve tüm ülkeye yayılan dayanışma ve direniş hareketi, geleceğimizin korktuğum kadar karanlık olmadığını düşünmeye başlamama sebep olmuştu. Kolay değil, ilk defa kişilikler kimliklerin, bireyler devletin ve çoğulculuk çoğunlukçuluğun önüne geçiyordu bu ülkede. Ben de oldukça umutlanmıştım bu toplumsal değişimden.

Aradan bir seneye yakın zaman geçti ve ben şimdi eskisinden daha çok korkuyorum gelecekten. Zira, Gezi’cilik bir kimlik oldu, Gezi’ciler de diğerleri gibi çoğunluk olup, devleti yönetme hayalleri kurmaya başladı.

16 Ocak 2014 Perşembe

Ilımlı Kemalizm


Bu topraklarda binlerce yıldır hüküm sürmüş, değişen şartlara kendini uyarlamada ustalaşmış ve iki büyük imparatorluk kurarken, iki de yüksek medeniyetin çöküşünü iz-lemiş olan Kadim Devlet Aklı [1], bugünlerde yine oldukça uyumsal bir dönüşüm yaşıyor. Özellikle başbakanın şahsı üzerinden bir süredir kendini belli eden bu başkalaşım, Gezi direnişi ve yolsuzluk davaları karşısında alınan ortak tavırla iyice belirginleşti.

Bu çapta büyük bir dönüşüm, Cumhuriyet kurulurken yaşanmıştı en son. Belki de bu iki dönüşüm arasındaki benzerlik ve farklılıklara odaklanmak, yakın geleceğimizle ilgili bazı ipuçları yakalamamızı sağlayabilir.

***


Geçmiş dönüşümün merkezinde önce anayasal bir düzene kavuşmayı, sonra da Osmanlı Sarayı’nın iktidarını denetlemeyi hedefleyerek yola çıkan “İttihat ve Terakakki Cemiyeti” (ya da güncel bir çeviri ile “Birlik ve İlerleme Partisi”) vardı. Mevcut dönüşümün merkezinde ise önce demokratikleşmeyi ve darbe anayasasını değiştirmeyi, sonra da askeri vesayeti kaldırmayı hedefleyerek yola çıkan “Adalet ve Kalkınma Partisi” var.

İki dönüşüm arasındaki ilk önemli benzerlik, merkezlerindeki parti isimlerinin ve hedeflerinin yakın çağrışımlarından ziyade, bu partilerin yaklaşık 10’ar yıllık siyasi iktidarları boyunca zenginler profilinin hızla el değiş(tiril)miş olması.

O zamana kadar çoğunlukla Osmanlı’nın gayri-Müslim milletlerinde birikmiş olan sermaye, İTC hükümetteyken hile ve zor yoluyla Milli’leştirilmişti. İttihat (birlik) tasavvurları sadece Türkleri kapsadığı için, terakki (ilerleme) de sadece Türkler için olmuştu. AKP hükümetteyken ise hile ve yolsuzluk yoluyla Beyaz Türkler’inkine alternatif Müslüman bir sermaye oluşturuldu. Adalet tasavvurları sadece Müslümanları kapsadığı için, kalkınma da sadece Müslümanlar için oldu.

Dönüşümler arası ikinci benzerlik, haksız bir şekilde elde edinilen zenginlikler tehlikeye girdiğinde, durumun bir “vatan – millet meselesi” haline ge(tiril)miş olması.

I. Dünya Savaşı’nın galipleri, İTC üyelerinin yargılanmasını ve gasp edilen gayri-Müslim mülklerinin iadesini talep etmişti. Bunun üzerine, iktidarı boyunca Batı yanlısı olan İTC, Batı’yı düşmanlaştırıp, “milli mücadele” ve “ulusal egemenlik” bayraklarına sarılmıştı. Hem de I. Dünya Savaşı’ndakinden çok daha sıkı... Onların bu motivasyonu olmasa, Kuva-yi Milliye birlikleri bu kadar düzenli örgütlenir ve Kurtuluş Savaşı bu kadar cana başla verilir miydi ya da verilmese halk için ne fark ederdi, Allah bilir [2].

Bugünün taze zenginlerini telaşlandıran ise Batı’nın bizzat kendisi değil, geliştirdiği modern hukuk anlayışıydı. Gündemdeki yolsuzluk davaları ile 10 senelik birikimler, daha doğrusu ganimetler tehlikeye girince, Batı’nın en yakın dostları, onu düşmanlaştırıp, “milli mücadele” ve “ulusal egemenlik” bayraklarına sarıldı. Hem de şimdiye dek hiç olmadığı kadar sıkı... Her türlü eleştiri ve muhalefet yine vatan hainliği ile suçlandı. Yeni bir devlet kurulmuyor olsa da, devlet kurumları yeniden yapılandırıldı. Ve halk yine onlara inandı, “çalıyorlarsa çalışıyorlar, soyuyorlarsa beni soyuyorlar, sana ne!” dedi.

Üçüncü benzerlik de oldukça manidar: gönüllü sürgündeki etkin fikir önderlerinin gözden düş(ürül)müş olması.

İttihatçıların hem Batı karşısında aklanması, hem de Devlet Aklı’na daha derinden eklemlenip, onu dönüştürebilmesi için ödemesi gereken bedeller küçük olmamıştı. İlk bedel, Üç Paşalar İktidarı’nın en önemli ismi, Turancılığın lideri İsmail Enver olmuştu. SSCB’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmış ve en büyük vatan haini ilan edilmişti. Planlandığı önceden öğrenilen işgallere karşı savunmasız kalmamak için hile ile de olsa Almanları ittifaka ikna etmesi, savaşa girme sebebi kabul edilmişti. Daha sonra Milli Mücadele’nin lokomotifi olacak olan en önemli askeri birliği, 9. Kolordu’yu, etkin cephelerde harcamaması çılgınlık olarak anılmıştı. Bir Sovyet memuru olarak gönderildiği Orta Asya’da Kızıl Ordu’ya karşı Türkleri ayaklandırırken can vermesi bile bunu değiştirmemişti.

Bu sefer seçilen kurban ise Nurcu Cemaatinin yaşayan en önemli ismi, Hizmet Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen oldu. ABD’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmaya ve en büyük vatan haini ilan edilmeye başlandı. Planlandığı önceden öğrenilen darbelere karşı savunmasız kalmamak için yasal olmayan yollarla da olsa delilleri açığa çıkarttırması, birdenbire milli orduya kumpas kabul edildi. Şimdiye kadar askeri vesayetle mücadelenin lokomotifi olan devlet içi örgütlenmesi, “Paralel Devlet” diye anılıp, teker teker ayıklandı.

Ele almak istediğim son benzerlik de – ki en önemlisi bu – yükselen bir lider karizması etrafında saflar yeniden belirlenirken, Devlet Aklı’nın kendini zamanın şartlarına uyarlayarak yeniden üret(tir)miş olması.

İttihatçıların ödemesi gereken ikinci bedel Atatürk’e biat olmuştu. I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasına (hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın gölgesinden çıkartılıp, yeni devlette Kurucu İrade’nin başına geçirilmişti. Kendinden beklendiği gibi saltanatı kaldırarak Osmanlı Sarayı’nı iktidar oyunun dışına itmiş ama bunun için ona verilen güçle yoldaşı Eski İttihatçılara da aman vermemişti. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki seçenek kalmıştı: ya Kemalizm’e devşirilmek, ya da diğer muhaliflerle beraber zorla susturulmak. Sözünden sual olunmaz padişahlık şahsında yeniden can bulmuş, yargı ve ordunun ebedi bekçiliğine intikal etmişti.

28 Şubat Darbesi sırasında ve sonrasında (hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Recep Tayyip Erdoğan da Milli Görüşçü hocası Necmettin Erbakan’ın gölgesinden çıkartılıp, Ilımlı İslam Hareketi’nin başına geçirilmişti. Kendinden beklendiği gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni iktidar oyunun dışına itti ama bunun için ona verilen güçle yoldaşı Nurculara ve Eski Milli Görüşçülere de aman vermemeye başladı. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki seçenek kaldı: ya devşirilerek Usta’ya biat etmek, ya da diğer muhaliflerle beraber hileyle susturulmak. Halk için en hayırlısının halkın kendisinden daha iyi bilineceği hastalığı şahsında yeniden can buldu, yargı tekrar yürütmeye bağlandı, ordu tekrar etkin siyaset yapar oldu.

***


Şimdi sıra, biraz da farklılıkları vurgulamaya geldi. İlk bariz farklılık, dönüşümleri yönlendiren etmenlerin doğasına dair.

Bir önceki dönüşümün baskın sürücü kuvveti, ülkenin içinde bulunduğu dış dinamiklermiş: batılılaşma ve sekülerleşme hedefi, dünya savaşı, işgal ortamı, barış süreci, soykırım suçlamaları, bazı komşuların Komünist olması,, vb. Devlet Aklı, kendini Kapitalist bir dünyaya adapte etmeye çalışırken Kemalizm’e varmış. Mevcut dönüşümün baskın sürücü kuvveti ise Türkiye’nin sahip olduğu iç dinamiklerdi: demokratikleşme ve dindarlaşma hedefi, iç savaş, darbe ortamı, barış süreci, bazı Müslümanların anti-Kapitalist olması, yolsuzluk suçlamaları,, vb. Bu kez Devlet Aklı, neo-Liberal bir Kapitalizm’le uyuşmaya çalışarak doğru yol aldı.

Dönüşümler arası farklılıklardan ikincisi ise merkezlerinin doğası ile ilgili.

İTC tekdüze ve yekpare bir örgütlenmeymiş. AKP ise çift merkezli bir yapılanma içindeydi. Bir tarafta devlet içinde yukarıdan aşağıya örgütlenmeyi seçen Milli Görüşçü siyaset anlayışı, diğer tarafta devlet içinde aşağıdan yukarıya örgütlenmeyi seçen Nurcu cemaat yaklaşımı vardı. Biri milli eğitimi yeniden programlamayı denerken, diğeri özel dershaneler ile kendini üretiyordu.  Biri Orta Doğu’ya yine hükmetmeyi arzularken, diğeri Batı ile iyi ilişkileri sürdürmek istiyordu. 28 Şubat’ın ardından aralarındaki sınırlar ne kadar bulanıklaşmış olsa da, sis bulutları yavaşça dağıldı ve merkezler arası bir bunalım başladı.

Değineceğim en önemli farklık da Kadim Devlet Aklı’nın değişmezlerinden olan “Devlet’in Bekası” anlayışındaki insanın doğasında ve devletin sınırında.

Milliyetçilik akımları ile dünya imparatorluklarının küçük küçük devlet(çik)lere bölündüğü 20. yy başlarında, İTC’nin Türklük üzerine kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan anlayışını çok milletli [3] tebaadan ulusal nüfusa evriltmişti. Gayri-Müslim tebaa gözden çıkartılmış, Müslümanlar ise önce (Sünni – Hanefi/Maturidi itikatta) tek-tipleştirilmeye, sonra da Türkleştirilmeye çalışılmıştı. Bu bağlamda, Misak-ı Milli sınırları da Türkleştirilmesi mümkün olmayan Araplar dışında kalan tüm eski Müslüman tebaayı kapsayacak kadar daraltılmıştı. Bu sınırlar dahilinde de Kürtler hariç tüm Müslüman halklar üzerinde başarı sağlanmıştı.

Kürselleşme ile uluslararası birliklerin kurulduğu 21. yy başlarındaysa, AKP’nin Müslümanlık üzerine kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan anlayışını ulusal nüfustan tek milletli [3] tebaaya doğru yönlendirdi. Kürt nüfusu Türkleştirme programı terk edildi. Önce onlar üzerinden bölgedeki diğer Müslüman Kürtlere, sonra da tüm Müslümanlara ulaşma hedefi güdülmeye başlandı. Bu bağlamda, İttihad-ı İslam’ı sağlamak adına daha geniş sınırlara göz dikildi. Sınırlar dahilindeyse Sünni – Hanefi/Maturidi itikattan uzaklaşmış her bireyi tekrar dindarlaştıracak programlar planlandı.

***


İpucu yakalamayı başkalarına bırakıp [4], ben mevcut dönüşümün ismini koymakla yetineceğim: “Ilımlı Kemalizm”. Dönüşümlerin arasındaki benzerlikler “Kemalizm” ismini, farklılıklar ise “Ilımlı” sıfatını çağrıştırdı bende. Acaba 2023'te birileri gerçekten bu isimlendirmeyi kullanacak mı, kim bilir. Yeterince yaşarsak göreceğiz...

[1] Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı İmparatorlukları ile Antik Yunan ve Ortaçağ İslam Medeniyetlerinden bahsediyorum.

[2] Bazen iyi ve kötü arasına onlarca kılcal damar örerek karmaşıklaşıyor hayat. Böyle zamanlarda ne yaşananları, ne de yaşanmayanları hakkıyla çözümlemek ve onlarla ilgili kesin yargılara varmak mümkün olmuyor. Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği Türkiye hayali ile Ali Kemal’in gerçekleştiremediği Türkiye hayali de aslında işte böyle..

[3] Millet kelimesinin son yüzyıla kadar hakim olan anlamına, dine işaret ediyorum.

[4] Bu arada, son resmin anlamını belirginleştirmek adına: söz ve görüntülere eş-zamanlı dikkat edin aşağıda


28 Aralık 2013 Cumartesi

Yönetişim Savaşları 1 - Eğitim Cephesi


O kadar yoğun bir yönetişim savaşının ortasındayız ki.. ..bırakın tarafları, tarafsız kalmaya çalışan biz iz-leyiciler bile çok yorulduk. Güvenirliği belirsiz bir veri bombardımanına sürekli maruz kalmamız yetmezmiş gibi, bir de herkes kendi gelecek hayalleri güdümünde bu savaşı yorumlamayı deniyor. Kimi Hükümet'i bitiriyor, kimi Cemaat'i, kimi de her iki Sivil Vesayet'i. Kimi İttihad-ı İslam'ı diriltiyor, kimi Kemalist Cumhuriyet'i, kimi de Gezi Ruhu'nu. Benim niyetim sizi kendi hayallerime inandırmak değil, söz.

Bence, bu savaşı başlatan şey üzerinde, Hükümet'in dershaneleri birer özel okula çevirme planı hakkında yeterince durarak başlamıyor hiçbir çözümleme. Bakalım ben konunun hakkını verebilecek miyim..

***

Herhangi bir toplum mühendisliği projesi, eğitim sistemini meşru bir şekilde yeniden yapılandırmadan başarılı olamaz, olsa da uzun vadede başarılı kalamaz.

Kurucu İrade, oluşturduğu Milli Eğitim Sistemi'nin meşruiyetini zorunlu din dersleri, İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri sayesinde elde etmişti. Zira tekke, zaviye, medrese,, gibi eski din tabanlı eğitim kurumlarını kapatmıştı. Biraz bunun da etkisi ile, halkın inanan ama inandığı gibi yaşamaktan uzak(laşan) bir Hanefi/Sünni/Müslümanlıkta normalize olması ve Kemalist/Bilimci/Seküler bir yönetim kurulması, varılması gereken ilk aşama olarak tasarlanmıştı. Tam da bu ara aşamaya büyük bir başarıyla ulaşılmışken, oyuna beklenmedik bir oyuncu eklendi: Fethullah Gülen önderliğinde evrilmekte olan Nurcular.

Kemalist Yönetim,  ikinci askeri darbenin ardından Milli Eğitim Sistemi'nde müfredatın yanı sıra iki büyük değişiklik daha yapmak zorunda kalmıştı: 1) üniversite öğrencilerinin merkezi bir sınav ile seçilmesi ve 2) devlet okullarına öğretmenlerin yine bir merkezi sınav ile atanması. Şüphesiz, bu merkezileştirmenin temelinde daha iyi bir kontrol arzusu vardı. Fakat hem kontrol altına alındıkça milli eğitimin zayıflaması, hem de merkezi sınavların doğası, paralel ve kontrolü daha güç yeni bir eğitim akımının, özel dershanelerin meşrulaşmasına izin verdi. Bu da plan dahilinde miydi, bilmiyorum. Tartışmaya açık bir konu. Emin olduğum şu ki, alternatif bir toplum mühendisliği projesi başlatmak için özel dershanelerden daha iyi bir ortam bulunamazdı. Ve Hizmet Cemaat'i bu fırsatı kaçırmadı.

Milli eğitim o kadar zayıfla(tıl)mıştı ki, onun ulaştığı her öğrenciye oldukça kısa bir sürede dershaneler de ulaşabilir oldu. Merkezi öğretmen ata(ma)maları da dershanelerin eğitmen ihtiyacını yeterince ucuz bir şekilde gidermesini sağladı. Fakat Cemaat, sadece diğer cemaatlerden değil, diğer dershanecilerden de bir adım öndeydi: dershanelere paralel kurduğu Işık Evleri'nde gönüllü abi ve ablalar ile burslu, burssuz tüm öğrencilere ücretsiz ders vererek kendini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde meşrulaştırıyordu. Ayrıca, bu evlerde Said Nursi'nin risaleleri ve Fethullah Gülen'in kasetleri/kitapları aracılığı ile kendisine özgü memlerin yayılmasını da sağlıyordu.

Cemaat, bünyesine kat(a)madığı dershane öğrencilerinin hoşgörüsünü kazanarak meşruiyetini sağlamlaştırdı. Şakirt ve şakirdeleri ise örgütlenme ihtiyacı duyduğu meslek gruplarını seçmeye programlı bir şekilde teşvik etti. Bazen öğretmenliği popülerleştirdi, bazen tıbbı, bazense mühendisliği.. Böylece sadece emniyet, yargı, askeriye,, gibi devlet organları içinde örgütlenmedi, tüm toplumsal ağlarda kilit noktalara üyelerini yerleştirdi. Büyüdükçe zenginleşti, zenginleştikçe de güçlendi. Sonunda tüm dünyada özel okulları olan ve uluslarası ticareti şekillendiren küresel bir aktöre dönüştü.

Fethullah Gülen önderliğinde Cemaat, eğitim (ve ticaret) üzerinden bu şekilde evrilirken; Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş, siyaset üzerinden alternatif bir toplum mühendisliği projesi yürütmeyi deniyordu. Eğitim politikası sadece İmam Hatipler ile kısıtlıydı. AKP ile Milli Görüş Ak Görüş'e evrilirken, eğitim politikası da genişledi. Defalarca Milli Eğitim Bakanı değiştirilmesi ve her seferinde sistemin yeniden ele alınması aslında bunun göstergesiydi: AK Görüş, kendi projesine uygun bir milli eğitim sistemini arıyordu.

Cemaat ve Hükümet, diğer cephelerde ittifak halinde gibi görünse de, eğitim cephesinde araları ilk günden beri giderek açılıyordu. Öyle olması kaçınılmazdı da. Hükümet, milli eğitimi fethetmeyi ve kendi çıkarına kullanmayı seçmişti. En çok Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni atayarak, özellikle okul yönetimlerinde, örgütlendi. Eğitim Bir-Sen'i birdenbire en büyük eğitim sendikasına dönüştürdü. Atan(a)mayan öğretmenlerin oluşturduğu ve özel dershanelerin sahip çıktığı ucuz eğitmen havuzuna da ücretli öğretmenliğin yaygınlaş(tırıl)ması ile devleti ortak etti.

Hükümet, öğretim kadrosunu şekillendirmekle yetinmedi. İmam Hatip Ortaokulları'nı özgürleştirdi ve dindar bir nesil hayaliyle müfredat bağlamında Devlet Liseleri'ni İmam Hatip'leştirdi. Bu arada yüksek öğretime de el attı: üniversite rektörlerini kendine göre atadı, TÜBA'ya siyasi bir darbe yaptı, TÜBİTAK'ı yeniden yapılandırdı,, vs. Parti projesi için milli eğitim önem kazandıkça, özel dershaneler anlamsızlaştı. Belki onların Cemaat'in kendini üretmede kullandığı asıl araç olduğunu farketmediği, belki de farkettiği için, kim bilir.. ..Hükümet, dershanelerin önce kapatılması, sonra da milli eğitim içinde özel okullar olarak devşirilmesine karar verdi.

İster bilinçli olsun, ister bilinçsiz, bu karar Cemaat için büyük bir tehlike demekti. İşte bu yüzden, emniyet ve yargıda üyeleri tasfiye edilirken bile sesini yükseltmeyen bu topluluk, dershane tartışmasında ve sonrasında Hükümet'e açıkça muhalefet etmeye başladı ve doğrudan siyasete dahil oldu.

23 Aralık 2013 Pazartesi

YoL-suzluk Vs YüZ-süzlük


Yolsuzluk iddialarını AK'lama çabaları arasında şüphesiz en asilce duranı, İran'la aramızdaki "güçlü ABD ambargo duvarı"nın (bakan çocukları ve Halk Bank aracılığı ile) tünelleniyor olduğu karşı-iddiası.

Bir dakika ama, burada bir sorun var:

AKP seçmenleri, daha dünkü Suriye ve Mısır gösterilerinde "Kahrolsun İran"diye bağırıp, meydanları inletmiyor muydu?

En ufak bir İslami iktidar eleştirisi, gazete köşelerinden facebook duvarlarına kadar her yerde "İran Ajanlığı" ile suçlanıp, karalanmıyor muydu?

O zalimleştirilen İran şimdi bakan oğulları ve zengin iş adamlarıyla birlikte mazlum mu oldu? Peki ya ajanları??

El insaf ya Hu! Durum, "kendine Müslüman"lıktan bir adım öteye geçti, düpedüz "İki Yüzlü"lük oldu. Yüzsüzlüğe doğru ilerliyor.

Ne yazık ki halkın yüzsüzlüğü devletinkinden, seçmenin yüzsüzlüğü vekilinkinden, okurun yüzsüzlüğü yazarınkinden daha kötü. El insaf ya Hu, el insaf.


13 Aralık 2013 Cuma

Kurban


  
1) İbrahim Peygamber, inandığı Tanrı adına çocuğunu kurban etmeye kalkan ilk insan değildi, inandığı Tanrı'nın buna engel olduğu ilk insandı! Bu bağlamda, kurban meselesinde itikadi olarak odaklanılması gereken, Peygamber’in “Allah Sevgisi” değil, Allah’ın “İnsan Sevgisi” olmalı..


2) İbrahim Peygamber’in en sevdiği dünyevi varlık olan oğlunun yerine geçen kurbanlık, Kabil’in gösterişli ve zengin kurbanlıkları yerine kabul edilen Habil’in gösterişsiz ama (samimi olarak) sevilmiş kurbanıydı! Bu bağlamda, kurban meselesinde ameli olarak odaklanılması gereken, Allah için “Kurban Kesmek” değil, “Kurban Sevmek” olmalı..

23 Ekim 2013 Çarşamba

Modern Büyüler 1



Art arda izleyin şu iki videoyu, ibretli temaşadır. Toplum mühendisliği, algı yönlendirmesi ve modern büyücülük,, hepsi bir arada. 


İlk video aracılığıyla iki karşıt toplumsal kesime de aynı zihinsel mikrobun, "birilerinin kurtarılabileceği ve de kurtarılması gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkuyorum. Ya da zaten izleyicinin zihninde mevcut olan bu mikrobun güçlen(diril)mesinden.. 


Tehlikedeki ilk hedef kitle, kısaca anti-AKP’ciler olarak adlandıracağım, koşulsuz AKP karşıtı olan, çoğunluğu Gezi hareketi içine katılan, ulusalcı, laik, apolitik,, vb toplumsal kesimler. İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olmayan anti-AKP’ciler için i) rektör olan bir profesörün hükümet kanalı TRT’de Şii düşmanlığı yapacağı, meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) AKP destekçiliği, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir [1].


Tehlikedeki ikinci hedef kitle ise kısaca AKP’ciler olarak adlandıracağım, koşulsuz AKP destekçisi olan, çoğunluğu Sünni müslümanlardan oluşan toplumsal kesim olabilir.

İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olmayan AKP’ciler için i) Şii düşmanlığı, rektör olan bir profesörce devlet kanalı TRT’de yapılmış gösterilerek meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) Şiililer, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir. İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan AKP’ciler için ise i) AKP karşıtlığının tamamen yapay olduğu ve çarpıtmalarla üretildiği, meşrulaş(tırıl)abilir ve ii) AKP karşıtlığı, insanların kurtarılması gereken bir kimlik haline ge(tiri)lebilir [2].
  

Tabii bu, benim korkum: gerçekleşmeyebilir de. Yine de aman dikkat, oyuna gelmemek ve bağışıklık kazanmak gerek bu bulaşıcı fikre. Ne kişi kendinden başkasını kurtarabilir, ne de kişiyi kötü yapan değişmez bir doğası olabilir. Bunlara vurgu yapmadıkça, sistem bambaşka görünüşlerde yeniden yapılandırıp, durur kendisini.

Son olarak, ilk video üzerine neden bu kadar korkup, karmaşık bir yazı kurguladığımı an’lamak isteyenler için ibretli temaşa burada bitmesin. İşte o videoyu paylaşan hesap ile paylaşılan diğer videolar:


[1] İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan anti-AKP’cilere "birilerinin kurtarılabileceği ve de kurtarılması gerektiği" fikrinin bulaş(tırıl)abileceğinden korkmuyorum. Onlar kendi sorgusuz karşıtlıklarını sorgulayacaktır.  Onlar için ilk video zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı olarak düşünülebilir.

[2] İkinci videoyu arayacak kadar bilinçli olan AKP’cilerin genelleme yapıp, kendi sorgusuz desteklerini sorgulama ihtimali de var. Bu potansiyele sahip olanlar için de ilk video zayıflatılmış mikroptan oluşan bir aşı olarak düşünülebilir.

21 Ekim 2013 Pazartesi

tutuklu vekiller



 Asıl söyleyeceğimi söylemeden önce vurgulamam gereken iki şey var:

1) Suç işlemiş insanların belirli bir süre cezaevinde tutularak adaletin sağlanmaya çalışıldığı mevcut yargı sistemi, hem işlenen suçu, hem de suçluluğu meşrulaştırıyor bence. Adalet böyle bir şey olmamalı. Suçluluğun bir kimlik olduğu herhangi bir düzen ne adildir, ne de suçu engeller.

2) Bir milletvekilinin cezaevinde tutuklu olduğu süre boyunca görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirebilmesinin çok kolay sağlanabileceği bir iletişim teknolojisine sahibiz bugün bence. Bırakın onu, yönetişimde iletişim teknolojilerini hakkıyla kullanmak, temsili demokrasiyi doğrudan demokrasiye evirebilir bile.


Şimdi gelelim asıl söylemek istediğime. Milletvekillerinin birer birer (bağımsız olarak) seçildiği durumlar hariç, partilerin milletvekillerinin tutukluluğuna itirazını samimi bulmuyorum! 

O vekiller, parti başkanları öyle uygun gördüğü için aday listesine girebildi sadece. Seçmenler de oylarını sadece partileri için, daha doğrusu parti başkanları için verdi: çoğu, vekil aday(lar)ının adını bile bilmiyordu. Zaten, hepsi bilinçli olsa bile, seçmenler adayları değil, aday paketlerini oyluyordu.


Bu bağlamda, o vekiller aslında temsili demokraside seçilmiş vekiller değiller, kılık değiştirmiş bir oligarşide atanmış yöneticiler.  Seçimler de zenginlerin zenginliği arttırma yollarından biri..

Samimi olan parti, buyursun önce bu temsiliyet problemine itiraz etsin. Tutuklu vekillerin salınması ya da vekil olmuşların tutuklanamaması için değil, herkesin eşit ve adilce yargılanması, partilerin lider sultasından özgürleşmesi ve milletvekili seçimlerinde partilerin (ya da aday paketlerinin) yerine vekil adaylarının yarıştırılması için mücadele versin.

Söz, bir gün temsili demokrasiye gerçekten ulaşırsak, doğrudan demokrasiye geçmemizi sağlayacak iletişim teknolojilerinin kullanılması için canla başla uğraşacağım. Ama önce kendimizi kandırmaktan vazgeçelim.

13 Ekim 2013 Pazar

BiTKiSeL HaYaT


Dücane Cündioğlu’nun bir röportajında “Türkiye'deki tek filozof benim. Bu ülkedeki tek metafizikçi benim çünkü.” dediğini okuduktan sonra merak edip, blog sayfasını buldum ve yazdıklarını okumaya başladım.


Önce insanın, sonra da canlının ne olduğunu sorgulayarak başladığı bir yazısında Cündioğlu, i) duyulara ve harekete sahip olmadığı düşünüldüğü için bitkilerin (3 boyutlu gördüğü) Klasik Fizik’te canlı sayılmadığını, ii) (1 boyutlu gördüğü) Modern Fizik’te ise canlı sayıldığı iddiasının yersiz olduğunu, iii) Modern Bilim’de insanın bile canlı sayılamayacağını, iv) zira “can”ı kabul etmeyenin “canlı”yı kabul edemeyeceğini yazıyor. Ve ekliyor “ama bizim nezdimizde otlar da, taşlar da hep canlıdır” diye..

 
İnsanın insan olduğunu anlamasını sağlayan şeyin “hayal” olduğunu vurgulayarak başladığı bir başka yazısında ise modernlerin i) hayal edemediğini, ii) hatta hayal kuramadığını, iii) ve sadece ölçüp, hesaplayıp, plan yaptığını yazıyor. Ve ekliyor “Madenler, bitkiler ve hayvanlar hayal edemezler. Bir tek insan, evet sadece insan hayal eder, edebilir.” diye..

  
Bu iki yazıyı okurken aklıma sık sık Stefano Mancuso’nun bitki zekasının köklerine dair yaptığı bir TED konuşması geldi.

Konuşma, bitkilerin duyulara ve harekete sahip olmadıkları düşünüldüğü için i) Aristo’da canlı ve cansızlar arasındaki sınırda düşük-düzey bir ruha sahip sayıldığını ii) (Nuh Kıssası’na bakılırsa) İncil’de canlı sayılmamaya devam edildiğini, iii) aydınlanma döneminde yaradılış piramidinde canlıların en aşağı tabakası sayılmaya başlandığını iv) ve modern popüler bilim belgesellerinde bile bazen canlı olduklarının unutulduğunu söyleyerek başlıyor. Ve ekliyor “insanlık tarihi boyunca sürdürülen bu görüş hatalıdır” diye..

Konuşmada sunulan kanıtların başlıcaları, bitkilerin i) hayvanlardan daha karmaşık duyulara sahip olduğu, ii) alışık olmadığımız bir zaman ölçeğinde (ışık, yer çekimi, vb etkilere karşı) tepkisel hareketlerde bulunabildiği, iii) büyürken oyun oynayabildiği ya da geceleri uyuyabildiği, iv) bazen hareket eden başka canlıları avlayabildikleri, v) bazen de hareket eden hayvanları manipüle ederek kullanabildiği. 

  
Fakat Cündioğlu’nun yazılarını okurken konuşmayı anımsamamı sağlayan kısım, bu kanıtların ardından, Darwin tarafından bitki köklerinin hayvan beynine benzetildiğinin söylenmesiyle başlıyor. Mancuso, i) bitkilerin kök uçlarının en çok oksijen tüketen bitki hücrelerini barındırdığını, ii) bu hücrelerdeki elektriksel etkinliğin etkin insan sinir hücrelerindekilere benzediğini ve iii) en küçük bitkilerde bile bu hücrelerden on milyonlarcasının oluşturduğu ağların bulunduğunu gösteriyor. Sonra da bitki kök ucu ağlarının hayvan ya da insan beyni gibi işleyebileceğini iddia ediyor.

Bitkilerde bilince dair modern bilimin bulguları hayvanlarda bilince dair olanlar [1]  kadar çok olmasa da tabi ki bu kadar değil. Misal, bitkiler i) Monica Gagliano’ya göre kök hücrelerinin akustik titreşimleriyle, ii) Josef Stuefer’a göre sürüngen saplar üzerinden, iii) John Pickett’a göre yeraltı mantar ağları üzerinden ve iv) David Rhoades ve Gordon Orians’a göre feromon adlı uçucu ve koku benzeri küçük kimyasallarla iletişim kurabiliyor [2].

 
Şimdi bitkilerde bilinçli farkındalığı ölçüp, hesaplamaktan bir adım öteye geçelim ve sırtımızı (Cündioğlu gibi metafiziğe değil de) fiziğe yaslayarak hayal etmeyi deneyelim:

Bitkilerin hesap gücü ve karmaşıklığı bizlerinki kadar, hatta belki bizlerinkinden daha yüksek beyinleri olduğu iddiasını doğru kabul edelim. Biliyoruz ki çevreleriyle iletişim de kurabiliyorlar ama hareketleri oldukça kısıtlı. Bu durumda onlarda oluşmasını bekleyeceğimiz en olası farkındalık, her birinin hem çevresel algılar, hem de kişisel tercihler üzerine kuracağı birer hayal dünyası olmaz mı?

Biz insanlar üzerinden bir benzetme aklımdan geçeni anlatmak için daha kolay bir yol olabilir. Uyurken ya da koma halinde bizim de hareketimiz oldukça kısıtlı. Fakat ses, koku ve dokunma gibi bazı algılarımız etkin bir şekilde işlemeye devam ediyor. O kadar ki, bu algılar görmekte olduğumuz rüyaları bile şekillendirebiliyor. 


Yan yana uyuyan, rüyasında konuşan ve her birinin komşularını duyabildiği onlarca kişi düşleyin. Uyanmamaları için kendilerine belli aralıklarla bir ilaç veriliyor olsun. Hatta bu ilaç onların fizyolojisini algılarının şekillendirebileceği rüyalar görebilecekleri bir durumda tutsun. Rüyaları anlamlandırmak için kimi zaman duyulan bir söz rüyada bambaşka bir kişiye bambaşka bir bağlamda söylettiriliyor olabilir. Yine de rüyalar, her adımda bazen yürüyenin değiştirdiği, bazense kendi kendine değişen – yani diğerlerince değiştirilen – labirentlere benzer.

 
Eğer kişi sayısı yeterince çok ve kişiler arası iletişim yeterince yoğunsa, rüyalar bir yerden sonra birbirine yakınsamaya başlar. Rüyalar yakınsadıkça da sözler bağlamı korunarak kimden duyuluyorsa ona söylettiriliyor olur. Limitte bütün kişisel rüyalar ortak tek bir rüyada birleşir. Bir şeyi yaparken ya da yapmayı hayal ederken beynimizde aynı etkinliğin gerçekleştiğini de göz önünde bulundurursak, düşlediğimiz bu insanların içinde bulundukları sanal gerçekliği (ortak tek bir rüyayı) bizim fiziksel gerçekliğimizden daha az gerçek kılacak bir şey olacağını sanmıyorum.

Düşlediğimiz bu bilinçsiz farkındalığın benzeri bir bilinçli farkındalık bitkilerde neden olmasın? Bitkiler de beyinleriyle ölçüp, hesaplamaktan öte her daim hayal kurarak yaşıyor olabilir. İçinde kendi “ben” tasavvurlarını diğerlerinin tasavvurlarıyla etkileştirdikleri; bazen çevreden algıladıkları, bazense kendi kişisel tercihleri ile şekillenen ve hakikati kuşatmalarını sağlayan anlamlı hayaller kurmaları, modern bilime göre mümkün görünüyor.

Hayali burada durdurup, yazının başına dönebiliriz. Cündioğlu’nun işaret ettiği gibi modern bilimin insanı diğer canlılardan farksızlaştırdığı doğru. Fakat bu farksızlaştırma canlıları cansızlaştırma anlamına gelmiyor. Aksine, her canlıyı hayal ed(ebil)en birer canlı saymak bile mümkün. Yeter ki metafizik yapmadan önce yeterince fizik yapalım; ölçüp, hesapladıktan sonra da hayal kurmaya devam edelim.

  
Bu konuda son sözüm: Türkiye’de tek bir filozof bile olduğunu düşünmüyorum. Bir filozof aynı zamanda bir fizikçi, bir biyolog, bir sosyolog,, vb olmalı çünkü. Kuantum ve görelilik fiziği bilmeden zaman ve mekan,  moleküler biyoloji ve sinir-bilim bilmeden yaşam ve bilinç üzerine yeterince düşünülebilir ve düşlenilebilir mi?

Notlar:

[1] Cambridge Deklerasyonu’na göre hayvanlardaki bilinçli farkındalık insandakinden hiç de farklı değil. Örnekler üzerinden bu farksızlığı gö(ste)rmek oldukça kolay. Misal, i) konuşan Papağan Alex renk, sayı, şekil ve büyüklük,, üzerinden cisimleri bizim gibi gruplayabiliyor; ii) hafıza şampiyonu Şempanze Ayumu bizden daha hızlı rakamları sıralayabiliyor; iii) Honolulu'lu Yunuslar işaret dili aracılığıyla öğretilen varlık, yokluk,, gibi soyut kavramları bizim gibi anlayabiliyor; iv) güzel ahlaklı Maymun Capuchins eşitsizliğe isyan edip, bizim gibi adalet isteyebiliyor; v) konuşamasa da Babun Dan anlamlı kelimeleri anlamsız harf dizilerinden bizim gibi ayırabiliyor ya da vi) Bonobo Kanzi kendisi özellikle eğitilmediği halde iki buçuk yaşındaki bir insan çocuğunun anladığı karmaşık cümlelerin hepsini, hatta fazlasını anlayabiliyor ve (iletişime pek de kullanışlı olmayan) lexigramlar aracılığıyla insanlara cevap verebiliyor.



13 Eylül 2013 Cuma

TOPLUMSAL ZENO ETKİSİ: Bireysel Kimlik/Kişilik Evriminde Donma ve Toplumsal Kutuplaşma (Güncelleme @ 17/09/13))


Genel Ön Not: Birazdan evrim, rezonans ve kuantum Zeno etkisi gibi doğal olgulardan ilhamla bir biyo/fizik-bilimcinin kimlik ve kişilikler hakkında atıp, tutmasına maruz kalacaksınız: aman dikkat.

Özel Ön Not: Sabırlı sosyal-bilimcilerden ricamdır, eksik ve yanlışlarımı üşenmeden yüzüme vurarak, beni gerektiği kadar dövünüz.
   

Kimliklerin Geçmiş Toplumsal Evrimi
Bugün birer tüketim nesnesi haline gelmiş olan kimliklerden hiç bu kadar bol olmuş muydu yeryüzünde?

Bildiğim kadarıyla çok değil, yakın bir geçmişte kültürel ve genetik katı sınırları olan (din/dil/.. ve ırk/cinsiyet/..), sadece davranışsal olarak kalıtılan birkaç kimlik ile tanımlıyordu bireyler ait oldukları “biz” kavramını. Aslında o zamanlar aktarılan kimlikler değil, bireyler gibiydi: bireyler en az üç dört nesil boyunca tanımı sabit olan bazı kimlikler içinde doğuyordu. Bu kimlikleri değiştirmek de çok olası değildi, birinden diğerine taşınmak da, yeni bir kimlik oluşturmak da..

Gel zaman, git zaman.. ..metal matbaa, radyo, televizyon, bilgisayar, akıllı telefon,, vb bir dolu icat ile sembolik aktarım kültürel evrimde davranışsal aktarımı adım adım geride bıraktı. Adımlar arasındaki mesafe üstel olarak arttığı için, kimlik oluşturan memlerin bireyden bireye geçişinde evrimsel bir sıçrama yaşandı. Bu sıçrama sırasında:

i) Kimi eski kimlikler kendilerini çoğaltırken kopyalar birbirinden farklılaştı, kimliksel yeni alternatifler (kültürel/etkileşimsel aleller) oluştu: dinler mezheplere, mezhepler tarikat ve cemaatlere bölündükçe mak(b)ul dini kimlik sayısı arttı.

ii) Bazı kimliklerin arasındaki katı sınırlar zamanla buharlaştı: dini kimlikler arasındaki sınırda ateist kimlik; cinsel kimlikler arasındaki sınırdaysa lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve travesti (LGBTT) kimlikleri bağımsızlıklarını ilan etti.

iii) Modern Devlet'i meşrulaştıran yepyeni, kerameti kendinden menkul kimlikler icat edildi. Bunlardan kimi, bilimsel ellerle çizilen yapay sınırların arkasında bazı bireyler diğerlerinden yalıtılarak, eski etkileşimlerin yeniden yapılandırılmasıyla elde edildi: yetişkin Vs çocuk, normal Vs suçlu, normal Vs akıl hastası,, vs (bakınız: Michel Foucault). Diğerleri ise gerçek kişiler arasındaki doğrudan etkileşimler kırılıp, tüzel kişiler üzerinden dolaylı olarak yeniden kurulmaya çalışılırken ortaya çıktı: ulus devlet vatandaşı, futbol takımı taraftarı, (Kapitaist/Marksist/Liberal/Kemalist/İslami/..) ideoloji takipçisi, siyasi parti seçmeni, sendika veya meslek odası üyesi,, vb gibi.

Kimliksel çeşitlilik arttıkça, kimlikler arası geçişler kolaylaştı. Bir yerden sonra birey ve kimlik arasındaki ilişki tamamen faz değiştirdi: bireyler kimliklerin içine değil, kimlikler bireylerin içine aktarılmaya başlandı. Bu aktarım da sonunda diğer bireyler arası aktarımlar gibi kendine özgü bir arz – talep yasasına uyan gündelik bir alışverişe dönüştü.


Kişiliklerin Geçmiş Toplumsal Evrimi
(Yine bildiğim kadarıyla) kimliklerin evrimine bakmaya başladığımız zamanlarda kişilikler, genetik katı sınırları olan (cinsiyet/aile/kabile/..) davranışsal aktarımın yoğun olduğu bir kalıtıma tabiydi: bir demircinin oğlu demirci, bir çiftçinin kızı çiftçi, bir hükümdarın çocuğu hükümdar oluyordu.

Meslekler bugünkü anlamda birbirinden ayrık disiplinler olmadığı için, bu kalıtım sadece kişilik oluşturan mesleki memlerle sınırlı değildi. Bir anneyi/babayı şaman/../tabip/hekim olup insanları iyileştirmeye iten mesleklerinden bağımsız tüm kişisel tercih ve sebepler de çocukları tarafından büyük bir titizlikle kopyalanıp, çoğaltılabiliyordu.
Kültürel kalıtım sembolikleşirken meslekler hem arttı, hem de özelleşip disiplinleşti. Bu süreç mesleki memleri davranışsal kalıtılan kişilik oluşturucu memlerin dışına itti. Mesleki disiplinlerin tetiklediklerinin dışındaki kişilikler ise etkileşim dahilindeki olası birey sayısının artışına rağmen büyük çoğunlukla eski taklitçi davranışsal yöntemle kalıtılmaya devam etti.

Sonunda meslekler o kadar disiplinleşti ki bireylerin duygusal, tutumsal ve davranışsal tepkilerinde özellikle mesleki eğitim sırasında şekillenen memler (ya da onlara uygun olanlar) baskın hale gelmeye başladı. Böylece kişiliklerin kalıtımında da genetik sınırlar giderek önemini yitirdi ve kültürel aktarımın merkezi fiziksel bir çevreden (aile/kabile/..) zihinsel bir çevreye (meslek/meslek ağacı (sanat/spor/bilim/mühendislik/tıp/ticaret/..)/..) doğru kaydı.



Kimlik ve Kişiliklerin Mevcut Bireysel Evrimi

Sahip olunan kimlik ve kişilikler, günümüzde bireyi “biz” ve “ben” arasındaki sürekli cetvel üstünde bir oraya, bir buraya çekiştirip, durmakta. Üstelik bu cetvelin uçları çoğu vakit sabit değil: belli bir gündem üzerinde kişilikler de kendi içinde çatışabiliyor, kimlikler de. Böyle çatışmalar gerçekleştiğinde, kazanan taraflar çekişmenin uçlarını, "biz" ve "ben"i o anlık değiştirmiş oluyor.

Kimlik ve kişiliklerin çatışmalardaki gücünü belirleyen elek ise bireyin o anki çevresi, yani kendi kimlik ve kişilikleriyle diğer bireyler. Herbir bireyin diğerlerinin çevresine dahil olduğu bu kimlik ve kişilik seçilimini ortak gündem(ler) üzerinden kendi kendine tetiklenen (rezonans benzeri) uyumlu bir süreç gibi betimleyebiliriz. 

  
Betimlemeyi basitleştirmek için sadece iki bireyden oluşan bir topluluğa bakalım. O anki ortak gündem bağlamında iki birey arasında azami çekici etkileşim ile azami itici etkileşimden daha güçlü olanını sağlayacak kimlikler hangileriyse, bireylerde onlar daha baskın hale geliyor. Seçilimde bireylerin yakınlaşıp “biz” olması ya da uzaklaşıp "öteki" olması değil mesele, herbir bireyde öyle ya da böyle kendi kimliğine azami bağlılığı veren etkileşimin gerçekleşmesi.

Benzer şekilde kişilikler arasından da bir seçilim oluyor: bireyler o an en fazla bağlı olabilecekleri kişiliklerine bürünüyor. Fakat bu seçilim diğerinin aksine en zayıf etkileşimi sağ bırakıyor. Dahası, etkileşim sadece itici olabiliyor.


Bu betimlemeden aynı iki bireyin etkileşiminde hep aynı seçilimlerin (rezonansın) olduğu/olacağı anlamı çıkmıyor. Sadece iki bireyden oluşan bu basit toplulukta bile bireylerin gündemleri sürekli değişim halinde. Gündem değişti(ril)kçe de, seçilimler değişiyor.

Bu iki seçilimin ardından, kendi çatışmalarını kazanan kimlik ve kişilik arasındaki çekişme başlıyor. Bireyin “biz” ve “ben” arasındaki gel – gitleri ne kadar şiddetliyse, yani iki uç arasındaki salınım genliği ve frekansı ne kadar büyükse, buhranı da o kadar büyük oluyor. İşte bu yüzden, evrim devam etmekte: birey de ya kendi çevresini dönüştürüyor ya da yeni bir çevreye giriyor.

Eski çevrede buhranı azaltacak gündemler aranabiliyor, yoksa da oluşturulmaya çalışılabiliyor. Etkileşim sonucu daha az buhrana sebep olacak yeni bir çevreye taşınmak da mümkün. Birey bunlardan hangisi daha kolaysa, onu deniyor.


Kimlik ve Kişiliklerde Donma / Toplumsal Zeno Etkisi

Bireylerin “asgari buhranlı” durumları, atomların “asgari enerjili” (= taban) durumlarına benziyor. Atomlar nasıl enerji soğurup uyarılmalarının ardından taban durumuna dönmeye çalışıyorsa, bireyler de buhranlarını arttıran gündem ve çevrelerden (= uyarılmış durumlardan) bir an önce kurtulmaya çabalıyor. Çoğu zaman da bunda başarılı oluyor.

Bazen çevre, atomun taban durumuna evrilmesini durdurup, uyarılmış durumu dondurabiliyor. Eğer yeterince küçük zaman aralıkları boyunca uyarılmış bir atomun enerjisi çevresi tarafından sürekli ölçülürse, o atom bulunduğu uyarılmış duruma hapsoluyor. Kuantum Zeno etkisi olarak bilinen bu olgu, bize kaynayan bir suyun sadece izlenerek sürekli 100 derecede tutulabilmesi kadar olasılıksız gelse de, deneylerle varlığı ispatlanmış doğal bir olgu.

Peki, toplumsal çevre de bireylerin kimlik ve kişilik evrimini uyarılmış durumlarda dondurma potansiyeline sahip mi? Neden olmasın, toplumsal bir Zeno etkisi pekala mümkün. Bireyler, benzer bireylerle benzer gündemler üzerinden yeterince sık etkileşmek zorunda kalırsa, daha az buhrana sebep olacak kimlik, kişilik ve gündemlere sahip olsalar bile mevcut durumlarına sıkışıp kalabilirler.

 
Toplumsal Kutuplaşma

Atom – birey analojisi bu noktadan sonra işe yaramıyor. Zira daha önce açıklamaya çalıştığım gibi, bireylerin evrimi karşılıklı bir uyum içinde. Birinin evrimini artan buhranda donduran çevre için de benzer bir donma kaçınılmaz. Tabii bu çevre, herbiri bireyle kısa bir süre benzer şekilde etkileşse de başkalarıyla bambaşka etkileşimlere açık olan yeterince çok parçaya bölünmüş özel bir yapılanmaya sahip değilse..

Evrimi uyarılmış bir durumda donan bir çevrede kısa vadede en çok işe yarayan şey, kutuplara ayrılıp, bireysel buhranların (ağın etkileşim yoğunluğu en az tutulacak olan) kutuplar arası bölüme aktarılması. Kutuplaşmanın ölçeği büyültülüp, etkileşim yoğunluğu azaltıldıkça da birey başına hissedilen buhran fazlası azalıyor. Bu yüzden, içeriği görünürde değişse de özünde sabit tutulan genel bir gündem yaratarak, topolojisi çok karmaşık olmayan türdeş çevrelerden oluşmuş bir toplumu kutuplaştırmak oldukça kolay.

Fakat bu tarz bir sözde çözüm, uzun vadede problemi çözümsüzleştiriyor. Bireylerin asgari buhranlı durumlarına geçemeyişlerinden doğan fazlalık yok edilmiyor, “öteki” kutupla olan seyrek etkileşime yansıtılıp görmezden geliniyor. Kutuplar arası seyrek etkileşim, üzerine aktarılan buhranı taşıyamaz hale gelince de ani bir sıklaşmaya gidiyor. Bu şok gerilim, ilk artçıların ardından dur(durul)mazsa buhranı azaltmanın tek yolu toplumdaki birey sayısını azaltacak bir iç savaş oluyor!

Bireysel evrimlerin uyarılmış durumlarda donmasının iç savaş potansiyelli toplumsal bir kutuplaşmaya dönüşmesini uzun vadede önleyebilecek en kalıcı çözüm ise donan evrimleri yeniden canlandırmak. Bunun için de yakın çevrede gündemin çeşitlen(diril)mesi, uzak çevrede etkileşimlerin sıklaş(tırıl)ması gerekiyor.


1 Temmuz 2013 Pazartesi

GeZi'NiN aRDıNDaN



Gezi'nin ardından "bizi bir araya getiren politikaydı: biz de parti kurup, örgütlü siyaset yapalım" diyenler de var, "bizi güzelleştiren herhangi bir partinin kanatları altına girmeyişimizdi: parti kurmayıp, kendinden örgütlü sivil dayanışmaya devam edelim" diyenler de. Ben her ikisini de demeyeceğim.

Temsili demokrasi ülkemizde kılık değiştirmiş bir oligarşi olmaktan öteye hiç gitmedi ve bundan sonra da gidecek gibi görünmüyor. Bizse topluca ilk defa bunu hissedip, katılımcı, çoğulcu, doğrudan bir demokrasi talep eder olduk. Ben bu talebi vurgulayıp, bir adım öteye taşıyalım diyorum.

Mesela direniş ve dayanışmamızı çıkmaza giren yeni anayasa sürecine eklemleyelim: kapalı kapılar ardında tasarlanan her maddenin teker teker bizim tartışma ve oylamamıza açılmasını isteyelim. Azımızı bile rahatsız eden konularda maddeleri değiştirme ya da reddetme hakkımız olsun.

Mesala direniş ve dayanışmamızı ayak direnen barış sürecine eklemleyelim: dört duvar arasında yapılan her görüşmeyi canlı canlı izleyip, değerlendirmelerimizle geri beslemeyi isteyelim. Çoğumuzun içine sinmeyen durumlarda görüşmeleri hızlandırma ya da yavaşlatma hakkımız olsun.

Mesela direniş ve dayanışmamızı hala atanan yöneticilerle yürütülen üniversitelere eklemleyelim: bölüm, fakülte, enstitü ve rektörlükteki kurullara biz de girelim. Ama bir temsilciyle izlemek için değil, oylamak için. Bölüm, fakülte, enstitü başkanı ve rektör seçimlerine biz de katılalım. Ama bir temsilciyle değil, hep birlikte.


iZ-LeYiCiLeR