29 Ağustos 2014 Cuma

AKP ve "3"lü Modeller



Türkiye'deki siyasi ve sosyolojik meseleleri çözümlemeyi deneyen modelleri elimden geldiğince sosyal medya üzerinden izlemeyi deniyorum. Ne yazık ki biz fizikçilerin çoğunda her şeye dair fikir sahibi olup, söz söylemeyi deneme dürtüsü oldukça güçlü. Hele de benim gibi kökeniniz biyolojik bilimler olup, yaşamı daha iyi anlamayı kendinize dert edinince; sosyal konularda merak da, ukalalık da diz boyu oluyor.
İzlediğim bu modeller arasında özellikle AKP iktidarını daha iyi an'lamak için bazen dönüşümlü olarak, bazense iç içe kullandığım birkaç tanesini kısaca özetlemek ve hatta birleştirmek istedim. Yine ne yazık ki, biz fizikçilerin farklı teorileri tek bir teori altında toplama eğilimi de oldukça fazla.
Samim Akgönül’ün “3 B” modeli [1] ile başlayayım. Bu model, devlet - din ilişkisinin son yüzyıl boyunca geçirdiği evrimi oldukça derli toplu bir çerçeveden takip etme ve AKP'nin bu evrimdeki yerini belirginleştirme imkânı sunuyor. Modele ismini veren 3 B – inanç (“belief”), aidiyet (“belonging”) ve davranış (“behaviour”) – devletle ilişkisinde dinin tanımlanabileceği üç farklı ardışık durağa karşılık geliyor. Kurucu İrade’nin dine karşı ilk iki durak ile son duraktaki tutum zıtlığı – yani toplumun Sünni/Hanefi İslam’a göre inanmasını, kimliğini bu doğrultuda kurmasını ama yaşamında bunu görünür kılmamasını istemesi – zaman içinde AKP’yi doğuracak olan bir toplumsal gerilim yaratıyor. 2007 sonrasında AKP’nin yaptığı ise, bu gerilimi minimize etmek oluyor: son duraktaki tutumu ilk ikisi ile uyumlu hale gelecek şekilde ters-düz etmek.
AKP’nin sürdü(rdü)ğü dönüşümü “Ilımlı İslam” olarak değil de, “Ilımlı Kemalizm” olarak tanımlayıp, Kadim Devlet Aklı’ndaki sürekliliğe dikkat çekmeyi denerken [2], ben de tam buna benzer bir şeyler söylemek istiyordum.
AKP’yi yüzyıllık bir çerçevede ele alan bu modelden sonra, yaklaşık yarım yüzyıllık bir çerçeve kullanan bir diğer modele geçelim şimdi. Tanıl Bora, Türkiye’deki siyasal yaşam için “3 muhafazakâr hali” tanımlıyor [3]: muhafazakâr demokratlık ya da liberal muhafazakârlık (DP > AP > ANAP > AKP hattı), milliyetçi muhafazakârlık (paralel Ülkücü CKMP > MCP > MHP ve Milli Görüşçü MNP > MSP > RP > FP > SP hatları) ve cumhuriyetçi muhafazakârlık (sürekli CHP’de birleş(tiril)en sosyal demokrat hat). Bu yaklaşım, öncelikle AKP'yi Milli Görüşçü hattan ayırıp, tarihsel olarak daha doğru konumlandırmayı sağlıyor. Zira gömlek değiştirenlere değil, gömleklere odaklanıyor. Bu da son birkaç yılda AKP'nin devletleşerek geçirdiği dönüşümü çok daha beklendik kılıyor [4].
Sanırım mevcut halleri birer terimle değil de birden fazla terimle tanımlamak, paradoksal görünen birçok şeyi normalleştiriyor ve model de gücünü buradan alıyor. Fakat Tanıl Bora’nın hem daha eski, hem de daha bilindik bir başka modelinde [5] durum farklı: o zamanki Türkiye sağı her biri tek terimle tanımlanan “3 sağ hali” ile – muhafazakârlık, İslamcılık ve milliyetçilik ile – ele alınıyor. Samim Akgönül, Tanıl Bora’nın tanımladığı ve tabii ki etkileşime kapalı olmayan bu 3 sağ halinin AKP bünyesinde birbirine kaynaştığını, hatta vahşi kapitalist (daha doğrusu neo-Keynesyen) yeni bir halin de mevcut birleşmeye eklemlendiğini öne sürüyor [6].
“3 sağ hali” modelinden “3 muhafazakâr hali” modeline geçme gerekliliği bile başlı başına üzerinde durulması gereken bir şey. Milliyetçiliğin (İslamcılığın) Ülkücüler (Milli Görüşçüler) tarafından pompalanan yoğun anti-komünizm (anti-semitizm) propagandasıyla milliyetçi muhafazakârlığa dönüştü(rüldü)ğünü söyleyebiliriz. Bu yüzden ne Nihal Atsız’ın Türkçülüğü, ne de Ercüment Özkan’ın İslamcılığı, günümüze kadar ulaşamadı. Önceden muhafazakârlık olarak tanımlanan ideoloji ile sonradan liberal muhafazakârlık olarak tanımlanan ideolojinin ise birbirinden çok farklı şeyler olduğunu söylemek zor. Samim Akgönül’ün işaret ettiği neo-Keynesyen yeni bir bileşenin ortaya çıkması dışında…
Bu yeni bileşene odaklanmak için de yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir çerçeve kullanan, Fırat Mollaer’in “çağdaş 3 tarz-ı siyaset” modeline [7, 8] bakabiliriz. Bu model, siyasi yelpazeyi tekno-muhafazakârlık, endişeli Kemalizm ve liberal sol olarak üçe ayırıyor. Samim Akgönül’ün neo-Keynesyen yeni bir hal olarak adlandırdığı çılgın projecilik, tekno-muhafazakârlık tanımlamasında oldukça belirgin bir şekilde vurgulanıyor. Ayrıca Tanıl Bora’nın muhafazakârlığı modernleşme karşısına konumlandırmaya olan itirazı da daha güçlü bir ifade buluyor. Öyle ki, bu modele göre Türkiye'deki modernleşme ekollerini dünyadaki benzerleri gibi ikiye ayırmak mümkün: i) toplumu akılcı olarak yeniden yapılandırmaya çalışanlar (Komünistler, Anarşistler, Liberaller, Kemalistler vs.) ve ii) bu yaklaşıma kategorik olarak karşı olan, toplumsal tutuculukla görece daha uyumlu ve toplumu deneyci olarak yeniden yapılandırmaya çalışanlar (80 sonrasının tekno-muhafazakârları). Sanırım bu yaklaşımın gücü de özünde bir betimlemeden öte eleştiri olmasından kaynaklanıyor.
Özellikle AKP iktidarının geçmişini daha iyi an'lamak için Samim Akgönül’ün, Tanıl Bora'nın ve Fırat Mollaer'in sözünü ettiğim yaklaşımlarını bazen dönüşümlü olarak, bazense iç içe kullanmak mümkün ve yeterli görünüyor. “3 B” modeli, “Cumhuriyet Mitingleri”ne katılanların korktuğu gibi AKP ideolojisinin cumhuriyet düşmanı bir şeriatçılık olmadığını; “3 sağ hali” ve “3 muhafazakâr hali” modelleri, “Yetmez ama Evet”çilerin abarttığı gibi AKP ideolojisinin eski statükoya alternatif bir özgürleşme programı olmadığını ve “çağdaş 3 tarz-ı siyaset” modeli, “Gezi Direnişi”nde bulunanların iddia ettiği gibi AKP ideolojisinin modernleşme karşıtı bir gericilik olmadığını gözler önüne seriyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın çıraklığı Necmettin Erbakan’ın arkasında geçtiyse; kalfalığı Adnan Menderes, Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın; ustalığı Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün izinde geçmiş/geçiyor diyebiliriz. Fakat özetlemeye çalıştığım bu “3”lü modellerin hiçbiri bu dönemler arasındaki geçişlerle ilgilenmiyor. Belki de bu yüzden olsa gerek, AKP ideolojisinin dünü ve bugünü hakkında ne kadar çok şeyler söyleseler de, geleceğine dair güçlü bir ipucu vermiyorlar.

Dönemler arası geçişleri de inceleyecek bir modelde ideolojiler kadar kişiler de önemli olmalı kanımca. Sosyal medyadaki AKP çözümlemelerine uzun bir süredir hâkim olan Erdoğan - Gül karşılaştırması da olsa olsa bu bağlamda ilginç olabilir. Levent Gültekin'in geçenlerde yayınlanan bir yazısında [9] Erdoğan - Gül karşılaştırması dindar siyasetçiler arasında hep olageldiği iddia edilen bir gelenekçi - yenilikçi ayrımı üzerine oturtturuluyor. Milli Görüşçü milliyetçi muhafazakârlıktan liberal muhafazakârlığa geçiş çözümlenirken, önce bu ayrım çeşitlendiriliyor yazıda: “gelenekçiler”, “yenilikçiler”, “itikatta yenilikçi, amelde gelenekçiler”, “itikatta gelenekçi, amelde yenilikçiler”. Yazara göre o geçişte Abdullah Gül bir “yenilikçi”yken, Recep Tayyip Erdoğan bir “itikatta gelenekçi, amelde yenilikçi”ydi. Son dönemde ise özüne dönen Erdoğan tarafından “yenilikçi” olanların hepsi “itikatta yenilikçi, amelde gelenekçi” olmaya zorlandı. Bu zorlamanın dışında kalan tek isim ise Gül oldu ve onun partisine geri dönecek oluşu AKP’yi değiştirme potansiyeline sahip yegâne güç.

Peki, Levent Gültekin’in yenilikçi - gelenekçi dikotomisinden umduğu değişim AKP’de gerçekleşirse, mevcut “3”lü modeller kapsamında bu değişimi betimlemek mümkün olur mu? Yoksa yeni tanımlamalar içeren başka modeller mi geliştirmek zorunda kalırız?

[1] Samim Akgönül, “Türkiye’de din, 3 B teorisi ve AKP”

[2] Onur Pusuluk, “Ilımlı Kemalizm”

[3] Tanıl Bora: “Seküler-mütedeyyin hattını yerinden oynatan hareketlerönemli”
[4] "Muhafazakâr demokratlar kendi iktidarlarının başlangıç safhalarında devleti minimize etmeyi, devletin başındaki kutsallık hanesini kaldırmayı hedeflerler. Klasik anlamda liberal devlet fikrine yatkındırlar. Örneğin 60’ların ortalarındaki Demirel “gerçekten inanamıyorum!” dedirtecek düzeyde liberal demokrattır. 70’lerdeki Demirel neredeyse faşizan düzeyde devlet tapıncına sahiptir. Bu sadece Demirel’in dönüşümüyle açıklanmayacak bir durumdur. Liberal muhafazakâr eklemlenme içindeki tahterevallinin durumuna bağlıdır." - [3]'ten alıntı. 
[5] Tanıl Bora, “Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık” İstanbul: Birikim, 1999.
[6] Samim Akgönül, “Üç sağdan üç sola: Alternatifdoğar mı? Doğmalı mı?”
[7] Fırat Mollaer’le yeni “Üç Tarz-ı Siyaset” üzerine

[8] Fırat Mollaer, “Tekno-Muhafazakâr Holdingler Kıyamet Alameti”

[9] Levent Gültekin, “AK Parti’de yenilikçi-gelenekçi tartışması”

28 Ağustos 2014 Perşembe

(T)uZaK



Uzaklaştıkça kadından, kendini kaybetmişti adam. Adını unutmuştu önce: her seslenişe dönüyor, her seslenende onu görüyordu. Unuttuğunu bile unuttu ardından: sesler de anlamsızlaştı, yüzler de. Hem sağır, hem de kör oldu dışına. Gurbet bile artık onu sarıp, sarmalayamıyordu: içinde dolan yokluk, dışına taşıyor, gurbeti de yutuyordu.

Bir türkü yakıp içinden, dumanından dışını göremeyecek kadar,, din'le(ş)mişti aslında adam uzaklarda. Gözlerinde yoğuşan duman, yağmur olmuştu bir vakit sonra. Yine de sönmemişti ya yangını: kim ne mırıldansa yakınında, içinde bir rüzgâr esmiş, biraz daha büyütmüştü yangını, biraz daha küçültmüştü ormanı.

Gözlerinin yeşili de sarısı da kararmıştı bu yangında; bakışları dağlanmıştı. Hiçbir dışrak rengi yansıtmıyordu geriye. Sanki çevresindeki tüm varlık içindeki o tek yokluğa düşüyor, o tek yokluğa dönüşüyordu. Yürüdüğü yollar yıkılıyordu, geçtiği zamanlar duruyordu adımlarının arkasından.

Ne yatacak yeri vardı kadının sıcağından ayrı, ne kalkacak sabahı vardı kadının ışığından gayrı. Kadından uzaklaşınca, kendinden uzaklaşmıştı.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Kutsala Saygı vs İfade Özgürlüğü


Antikapitalist Müslümanların fikir önderlerinden R. İhsan Eliaçık, plajda örtünün telkinini bir röportajında ifade özgürlüğü bağlamında yorumlamış. Plajda örtünün telkininin ifade özgürlüğü olup, olmadığını anlamak için bence kimlikleri ters-düz edip, olaya bir de oradan bakmak gerek önce: mini etekli ve göğüs dekolteli (ya da doğrudan bikinili) bir kadın camiye girip, mevcut cemaate "namaz kılmayın" telkininde bulunsa.. ..sayın Eliaçık buna da ifade özgürlüğü diyebilir mi? Ya da plajda örtünün telkinini yapan arkadaş, o kadına ben öyle düşünmüyorum/inanmıyorum deyip, namazına kaldığı yerden devam eder mi? 

Bu sorulara cevap beklemiyorum aslında. Büyük olasılıkla, iki durumun kutsala saygı bağlamında birbirinden ayrılacağı, bu yüzden de kimlikleri ters-düz eden yaklaşımımın anlamsız olduğunu düşünüyor çoğu kişi. Sahil ile cami ya da güneşlenme ile namaz kılma karşılaştırılabilir şeyler olmamalı yani. Peki, gerçekten öyle mi? 

İfade özgürlüğü, kimliklerden – dolayısıyla da kimliklere ait kutsallardan – bağımsız olmalı. Eğer kimlikleri ters-düz edilmiş herhangi iki durum, kutsallık asimetrisi yüzünden farkı değerlendirilecekse; bu durumların herhangi biri ifade özgürlüğü ile ilgili değildir. Yani ne sahilde örtünme telkini, ne de camide namazı terk etme telkini, ifade özgürlüğü olarak yorumlanamaz. Her ikisi de aynı oranda tacizdir. Tabi hiçbiri toplumu rahatsız etmeyecekse, o başka: rahatsızlığın olmadığı bir ortamda tacizden söz edilemez. Şimdilik toplum olarak o kadar olgunlaşmadığımızı varsayıyor ve bu olasılığı yok sayıyorum. 

Peki, ifade özgürlüğü olmamaları taciz olmalarını gerektirir mi bu telkinlerin? Birkaç istisna dışında, evet gerektirir. Şöyle ki: misal, plajda güneşlenen kadının Müslüman olduğu ve örtünme ile ilgili ayetleri i) telkini yapan adam gibi yorumladığı ya da ii) telkini yapan adam kadar okuyup, araştırmadığı; düşünüp, taşınmadığı biliniyorsa, sahilde örtünme telkini bir taciz olmayabilir. Tersinden, camide namaz kılan adamın Müslüman olmadığı ya da namaz ayetlerini i) telkini yapan kadın gibi yorumlamadığı ya da ii) telkini yapan kadın kadar okuyup, araştırmadığı; düşünüp, taşınmadığı biliniyorsa, camide namazı terk etme telkini de bir taciz olmayabilir. Bu iki durum arasındaki kutsallık asimetrisi yüzünden ortaya çıkan tek fark ilkindeki bir "ve"nin, ikincisinde "ya da" olması. En büyük ortak nokta ise, telkin edilecek kişi hakkındaki varsayımdan öte olan bir kesin ön-bilginin elde bulunması. 

Neden bu istisnai örnekler taciz kategorisine girmez? Çünkü 1) telkinin sebebinde (sadece) ön-yargı ve kibir bulunmadığı için telkincinin iyi niyetine gölge düşmez, 2) telkinin sonucunda arzu edilen yönde bir davranış değişikliğini beklemek makul olduğu için telkinin de tek taraflı bir tatmin olarak kalmaması muhtemeldir. Fakat tanınmayan biri hakkında - hele de kimliklerin eskisi gibi yan yana ve sınırlarla ayrılmış şekilde değil de iç içe ve birlikte yaşadığı böyle bir dönemde - bahsi geçen nitelikte bir kesin ön-bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Telkinin öncesinde mutlak iyi niyet, sonrasında ise değişim beklemek de aynı ölçüde düşük bir olasılıktır ve telkini tacize çevirir. Ve taciz tacizdir, ister kutsala olsun, ister kutsal olmayana... Tacizin rastlantı gereği sonuç vermesi de hiçbir şeyi değiştirmez. Zira başlangıçtaki kör atış ön-yargı ve kibir içerdiği için, telkin başarılı bir saldırıdan başka bir şey değildir. 

İlla kutsala saygı ve ifade özgürlüğü arasında denge kurmak için, fikirlerin bilişmeyen yabancılar arasında yayılmadığı; kişilerin kimliklerinde donup, kaldığı bir dünya mı gerekiyor? Hiç de değil, bunu kastetmiyorum. Karşınıza aldıklarınızın sizi dinlememe, okumama,, vs özgürlüğü olduğu sürece, dilediğinizi duyabilecekleri, görebilecekleri,, vs ortamlarda ifade edebilirsiniz. Ve tabi kendinizi ifadeniz nefret suçu olmuyorsa, yani ifadenizin konusu bir azınlıksa ve bu azınlığın dışlanmasına, haksızlığa uğramasına veya zulüm görmesine sebep olmuyorsanız. 

Dünyanın dört bir yanına yayılması gerektiğine kendinizce emin olduğunuz düşünceleriniz, inançlarınız, değerleriniz olabilir. Kimin yok ki? Fakat kapı kapı her evi dolaşıp, milleti taciz etmek yerine; insanların hareket halinde olduğu sokaklarda durup, tebliğ edebilirsiniz dilediğiniz şeyi. İsteyen de durup, dinler sizi. Tweet, blog, köşe yazısı, kitap yazarsınız; video çeker, internette yayınlarsınız. Arayan bulur, okur/izler sizi. Eylemlerinizle merak uyandırıp, fiziksel veya zihinsel çevrenizdekileri düşüncelerinizi kendilerine açma talebinde bulundurabilirsiniz. Vs vs vs. Yaratıcılığınıza kalmış hepsi. Fakat iyilikten maraz doğar derler eskiler, sakın unutmayın. Sadece kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri değil, kimliksel olarak ters-düz edilmişinin kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri de yapmayın. 


CB Seçimi 2014

Ipsos Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, CNN Türk için 1500 kişi üzerinde bir sandık sonrası araştırması yapmış [Kaynak Sunum]. Güven aralığının % 95 +/- 2.5 olduğu söylenen bu araştırmanın sonuçlarını, biz de kendimizce yorumlamaya çalışalım: 

  • 2014 CB seçiminde oy kullanmayanların çoğu, başarısızlığı boykotçulara bağlayan bazı muhaliflerin varsaydığı gibi AKP karşıtları değilmiş: son yerel seçimde % 46’sı AKP’ye, % 21’i CHP’ye, % 19’u MHP’ye, % 3’ü HDP-BDP’ye, % 10’u ise diğer partilere oy vermiş bu vatandaşların [sunu 13]. Yani Erdoğan’ın ilk turdaki oyunun i) herkesin sandığa gittiği durumda iddia edildiği gibi % 38 civarı [1] değil, % 50’nin hemen üzerinde [2]; ii) katılımın bir önceki kadar olduğu durumda ise yine iddia edildiği gibi % 43 [3] değil, % 51’e yakın [4] olması beklenirdi. 
  • Tabii yukarıda Erdoğan’ın sadece AKP seçmeninden oy alacağını varsayıyoruz hala. Tüm AKP seçmeninin sandığı gittiği varsayımı gibi bu da yanlış bir varsayım. Son yerel seçimlerde AKP’ye oy verenlerin % 95’i [sunu 19], CHP’ye oy verenlerin % 11’i [sunu 20], MHP’ye oy verenlerin % 27’si [sunu 21], HDP-BDP’ye oy verenlerin % 4’ü [sunu 22], diğer partilere oy verenlerin ise % 52’si [sunu 23] bu seçimde Erdoğan’ı desteklemiş. Bunu da göz önünde bulundurursak, Erdoğan’ın oyunun i) herkesin sandığa gittiği durumda % 53 [5]; ii) katılımın bir önceki kadar olduğu durumda ise % 52.58 [6] olması beklenirdi. 
  • Demek ki katılım ne olursa olsun her halükarda Erdoğan ilk turda CB seçilecekmiş. Kimse boşu boşuna insanların en demokratik haklarından biri olan boykotu aşağılayıp, aptallıkla suçlamasın! 
  • Seçimden önce Selahattin Demirtaş’ın adaylığının Erdoğan’ın elini güçlendireceğini iddia edenler de olmuştu. İlk turda gelen sonuç bu iddianın ne kadar yersiz olduğunu zaten gösterdi. Fakat gelin bir de Erdoğan’ın elini kim güçlendirmiş, ona bakalım. Erdoğan’ın oyunun % 1’i HDP-BDP, % 6’sı CHP, % 9’u MHP, % 6’sı ise diğer partilerin seçmeninden gelmiş [sunu 25]. Yani Demirtaş’ın adaylığı Erdoğan’a % 0.5 eklerken, CHP-MHP’nin İhsanoğlu’nu aday göstermesi Erdoğan’a en az % 7 eklemiş [7]! İhsanoğlu’nun oyunun % 2’si AKP seçmeni iken [sunu 26], Demirtaş’ın oyunun % 9’u AKP, % 8’i CHP-MHP, % 7’si ise diğer parti seçmeniymiş. Yani, İhsanoğlu’nun adaylığı Erdoğan’dan % 0.77 azaltırken [8], Demirtaş’ın adaylığı Erdoğan’dan % 0.88 [9] azaltmış. Demirtaş’ın adaylığı İhsanoğlu’ndan ise en fazla % 1.5 [10] azaltmış. Ayrıca Demirtaş’ın ilk turda elenmesi durumunda, ikinci turda seçmenin % 51.6’sı (toplam oy verenlerin % 5.04’ü) Erdoğan’ı, % 5’i (toplam oy verenlerin % 0.49’u) İhsanoğlu’nu desteklermiş [sunu 62]. 
  • Demek ki Demirtaş’ın adaylığı İhsanoğlu’nunki kadar hizmet etmemiş Erdoğan’a. Kimse boşu boşuna insanların alternatif aday çıkartmasını kötüleyip, oyları bölmekle suçlamasın!
  •  Demirtaş, erkeklere göre kadınlardan [sunu 29 ve 30] ve gençlere göre yaşlılardan [sunu 31 – 35] oy alamamış. Kadınların ve yaşlıların terör konusunda daha hassas olacağını varsayarsak, Türkiyelileşme yönünde Demirtaş’ın çok daha fazla şey yapması gerekiyor. Kürt siyasi hareketinden geliyor oluşu, oylarını ne kadar yükseltmiş olsa da toplumsal bilinçaltında hala sürtünme ile karşılaşıyor gibi görünüyor 
  • İhsanoğlu’nun yüzdesi seçmenin eğitim düzeyi ile orantılı olarak değişmiş [sunu 36 – 38]. Eğitim seviyesi düştükçe toplumda muhafazakârlığın da artacağını varsayarsak, muhafazakâr seçmene seslenmesi yönünde CHP’nin çok daha fazla şey yapması gerekiyor. Muhafazakârların aday gösterilmesi, toplumsal bilinçaltındaki anti-muhafazakâr CHP algısını yıkmaya yetmiyor gibi görünüyor. 
  • Erdoğan’a oy verenlerin % 78.8’i (toplam oy verenlerin % 40.81’i) onu tamamen destekliyormuş [sunu 44]. İhsanoğlu’na oy verenlerin ise sadece % 25’i (toplam oy verenlerin % 9.61’i) onu tamamen desteklerken, % 36.7’si (toplam oy verenlerin % 14.11’i) başka bir adaya karşı olduğu için onu tercih etmiş [sunu 45]. Demirtaş için bu iki oran sırasıyla % 54.7 ve % 7.9 (toplam oy verenlerin % 5.34’ü ve % 0.77’si) [sunu 46]. Yani kategorik AKP ya da Erdoğan karşıtlığı çatı altında toplanan partilerin sandığı gibi toplumun yüksek bir kesiminde bulunmuyormuş, sadece oy verenlerin % 15 kadarında varmış! Seçmenin sadece % 56’sı [11] bu seçimde tam olarak temsil edilmiş. Demirtaş’ın ilgili orana katkısı % 5.34 iken, Erdoğan’ınki % 40.81 ve İhsanoğlu’nunki % 9.61. Bu özellikle muhalefet kanadında ciddi bir temsiliyet problemi olduğunu gösteriyor! 
 
  • Ne Erdoğan’ın ve İhsanoğlu’nun Müslümanlığı, ne de Demirtaş’ın Kürtlüğü başat bir özellik değilmiş seçmeni için [sunu 48 – 50]. Demek ki mevcut kimlik siyaseti yerine değerler üzerinden siyaset yapmak, sanıldığı kadar etkisiz olmazmış memlekette. 
 
Kaynak Sunum:

http://www.ipsos.com.tr/downloads/pdf/IPSOS_SRI_2014Cumhurbaskanligi_Secimi_Sandik_Sonrasi_ArastirmasiVF.pdf

Hesaplar:

1) 0.74 (katılım oranı) x 51.79 (RTE’nin aldığı oy yüzdesi) = 38.32 
2) 0.74 x 51.79 + (1 – 0.74) x 46 = 38.32 + 11.96 = 50.28 
3) (0.74 / 0.89) x 51.79 = 43.06 
4) (0.74/0.89) x 51.79 + ((0.89 – 0.74)/0.89) x 46 = 43.06 + 7.75 = 50.81 
5) 0.74 x 51.79 + (1 – 0.74) x (46 x 0.95 + 21 x 0.11 + 19 x 0.27 + 3 x 0.04 + 10 x 0.52) = 53.00 
6) (0.74/0.89) x 51.79 + ((0.89 – 0.74) /0.89) x (46 x 0.95 + 21 x 0.11 + 19 x 0.27 + 3 x 0.04 + 10 x 0.52) = 52.58 
7) 51.79 x 1 / 100 = 0.51, 51.79 x (6 + 9) / 100 = 7.77 ve 51.79 x (6 + 9 + 6) / 100 = 10.88 
8) 38.44 x 2 / 100 = 0.77 
9) 9.76 x 9 / 100 = 0.88 
10) 9.76 x 8 / 100 = 0.78 ve 9.76 x (8 + 7) / 100 = 1.46 
11) 51.79 x (78.8 / 100) + 38.44 x (25 / 100) + 9.76 x (54.7/100) = 55.76

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Uyan ey (anti-)AKPci

Cumhurbaşkanlığı seçimine bir gün kala sosyal medya hepten katlanılmaz oldu. Anti-AKPcisinden de gına geldi, AKPcisinden de,, 


Önce Anti-AKPci arkadaşlara seslenelim, uyanın artık: 

- RTE’nin seçilip, seçilememesi sadece kendisi için ölüm kalım meselesi. Onun temsil ettiği ideoloji – liberal muhafazakarlık, muhafazakar demokratlık, tekno-muhafazakarlık,, vs – onun gidişiyle birdenbire ortadan kaybolacak bir şey değil. Bu ideoloji, zenginleşen Anadolu Kaplanları ve fakirleşen Müslüman seçmen arasındaki hızla artan ekonomik uçurumu önemsizleştirmek için sürekli yeniden üretilmeye muhtaç. Yeni bir karizmatik lider ortaya çıkarana kadar biraz geriler belki. Ama inanın ideologlarının yeni bir Büyük Usta bulması, sosyal demokratların yeni bir Karaoğlan bulmasından kat be kat daha kolay. Bu yüzden, RTE’nin iktidarda nasıl devrileceği değil, temsil ettiği ideolojinin toplumda nasıl zayıflatılacağı önemli olan. Zaten el ele verip, RTE’yi devirmek, onu ölümsüzleştirebilir bile. Devirememek ise hem güçlendirir, hem de ölümsüzleştirir. 


- Anlamamak istemiyorsunuz ama bu ideoloji ne gerici, ne de dinci. RTE, cumhurbaşkanı olursa Şeriat falan getirmeyecek. Onun dindar nesil diye bağırıp, çağırması seçmeninin gözünü boyayan bir şov sadece. Kemalist Kurucu İrade, aklı önceleyen ve toplumu keskin bir şekilde yeniden yapılandıran bir modernleşme planlamıştı, tutmadı. Kapitalizm, toplumsal bir dirençle karşılaştı. Milletin Muhafazakâr Adamları bunu gördü, deneyimi önceleyen ve toplumu yumuşak bir şekilde yeniden yapılandıran alternatif bir modernleşme planladı. Bu o kadar tuttu ki, AKP döneminde toplumsal dönüşüm giderek hızlandı ve Kurucu İdare’nin bile hayal edemediği bir hal aldı. Şimdi neo-Kapitalizm, sürtünmesiz ortamda hareket edercesine rahatlıkla eklemleniyor her şeye Türkiye’de. Bu bağlamda, anlamlı bir AKP eleştirisi, anlamlı bir modernleşme eleştirisi gerektiriyor. Gericilik yapıştırması değil! 


- Türkiye’de polis terörünü Gezi Direnişi sırasında AKP icat etmedi: Kürtlere, Alevilere, Solculara,, vs on yıllardır neler yaşadıklarını sorabilirsiniz. İktidarda kendine bu ölçüde zenginlik devşiren ve partisine bunu aktaran ilk lider de maalesef RTE değil. Mustafa Kemal’in resmi mal varlığına ve CHP’ye miras bıraktıklarına bakıp, karşılaştırabilirsiniz. Ya da İttihat ve Terakki Cemiyeti idaresinde gayri-Müslim’lerden kalanlarla zenginleşen ve Cumhuriyet’in kuruluşunda önde gelen diğer isimlere… Toplumu Sünni’leştirme programının mucidi de mevcut iktidar değil. Diyanet’i onlar kurmadı, onlar daha zengin yaptı. Köy kanuna Diyanet’in görevlendireceği bir imam eşliğinde cami şartını da onlar getirmedi; onlar camilerin sayısını arttırdı. Türkiye’de halkın nasıl giyinip, nasıl yaşayacağına da ilk kez karışılmıyor. Yapmak istediğim kimseyi aklamak değil. Demek istediğim, AKP’ye itiraz etmek için önce Türkiye’deki hakim Devlet Aklı’na itiraz etmek gerektiği. Yoksa itirazınızın hiçbir makul desteği bulunmaz. 


- AKP seçmeni, RTE’ye kömür ya da makarna dağıttığı için tapan cahil bir koyun sürüsü değil. AKP tabanının çekirdeğindeki bazıları ona taparcasına bağlıdır, doğrudur. Fakat oldukları kadar fakirken, oldukları kadar cahilken, oldukları kadar güçsüzken,, vs herkese tepeden bakabilecek bir makama gelebilene tapar sadece halk. Gün boyu çekilen sefil yaşamın ıstırabını dindiren uyuşturuculardan birisi de uyumadan önce o kişinin yerine kendini koyarak hayal kurabilme özgürlüğüdür zira. Patronlarını zenginleştirirken kendilerini ölüme terk etse bile maden işçileri seve seve gidebilir bu yüzden başbakanın mitinglerine. Bu bağlamda, RTE’nin ya da kendisine oy verenlerin kimlik ve kişiliklerine saldırmak beklendiği gibi bir işe yaramıyor. Aksine, bu saldırılar toplumda bir koruma refleksini tetikliyor ve AKP’ye çekirdek tabanından çok daha geniş bir kitlesel destek sağlıyor. Doğru olan halkı bu kadar fakir, bu kadar cahil, bu kadar güçsüz,, vs bırakan yerleşik sistemin bütününe saldırmaktır. 


Şimdi sıra AKPci arkadaşlara geldi, siz de uyanın artık: 

- RTE’nin cumhurbaşkanı seçilememesi sandığınız gibi bir Vatan-Millet-Sakarya meselesi değil. Başka türlüsü. AKP eski statükoyla sadece kendine yetecek kadar hesaplaştı ve sonunda an’laştı: askeri vesayet artık iktidara karşı diklenmiyor ama hala gazetecilere ayar veriyor, davalara müdahale ediyor, yasa-dışı eylemler planlıyor. Hem de bu sefer iktidar destekli olduğu için daha da güçlü. Artık Türkiye sınırlarındaki camilerin değil, komşu ülkelerdeki türbelerin bombalanması konuşuluyor. Artık etnik ve din kökenli kanlı çatışmalar teşvik edilerek yurt içi değil, tüm Orta Doğu kontrol edilmek isteniyor. İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Kürtlere yine ihtiyacı var derin devletin. Milliyetçi bir ulus kurma projesi değil, emperyalist ve oryantalist bir neo-Osmanlıcılık şimdi peşinden koşulan. Doğu Anadolu’da PKK ve Hizbullah’a değil, Suriye’de ÖSO’ya, Irak’ta IŞİD’e göz yumuluyor. Bu sefer onlarca, yüzlerce değil, binlerce masum ölüyor. 


- AKP’nin temsil ettiği muhafazakâr ideoloji size dair kılık kıyafet dışında hiçbir şeyi muhafaza etmiyor. Aksine, sizleri değiştirip, dönüştürecek yegâne güç o. Ormanları kesen, dereleri zehirleyen, köyleri şehre katan, mahalleye alış-veriş merkezi diken, küçük esnafı bitiren, orta direği merkezden çepere göç ettiren, memuru ve işçiyi köleleştiren,, vs güç. Ve bu güç, iddia edildiği gibi büyük bir Türkiye vadetmiyor. Çılgın kentsel dönüşüm projeleriyle müteahhitlerin fethettiği müstakbel TOKİ Cumhuriyeti’nde siz şimdikinden daha da küçük olacaksınız. Siz büyümedikçe de, bu ülke büyümeyecek. Arsadan rant, atamadan torpil bekleyenlerin Allah’ın adını dillerinden düşürmemesine kanmayın. Onlar sadece kendi çıkarlarını muhafaza etme derdinde. Allah’ın Din’i, size neo-Kapitalistler’i takip etmenizi – doğayı katledip, ayetlerini yok etmenizi; mazlumu hor görüp, fakirleştirmeyi, zalimi hoş görüp, zenginleştirmeyi; emretmiyor! 


- AKP her liberal muhafazakâr parti gibi, devlete ele geçirene kadar liberaldi. Artık onun için önemli olan insan değil, devlet. RTE de her ne kadar halk ağızıyla konuşursa konuşsun, Millet(in) adamı falan değil, sapına kadar Devlet Adamı. Onun millete vurgu yapıp durması, halka vurgu yapıp duran Kemalistlerden daha ılımlı (!) şekilde toplumu yeniden biçimlendirmesine bir gönderme sadece. Toplumun yüzde kırk beşinin bile değil, MÜSİAD’ın, Anadolu Kaplanları’nın, TÜRGEV’in,, çıkarları önemli onun gözünde. Ve her Devlet Adamı gibi onun için de devletin nüfusu, devletin bekası için her gerektiğinde yeniden ayarlanabilecek bir parametre. Kendisine oy kazandıracağından emin olmadığı sürece bir değil, bin çocuğun devlet tarafından öldürülmesine bile itiraz etmiyor. Aksine devletin tüm tetikçilerine sahip çıkıyor. AKP serüveniyle bir süre özgürlükçü bir gömlek giymiş gibi gözükmüşse de, 28 Şubat’tan önce bu konuda her nasıldıysa, hala daha öyle. 


- AKP karşıtları, komplo teorilerinde size anlatıldığı gibi dış mihrakların ajanı, vatan haini, darbe yanlısı ya da bölücü falan değil. Hepsi, sizden ne bir eksik, ne bir fazla, bu vatanın evladı. Hiçbir anne-baba, başbakanı protesto ederken polis tarafından öldürülsün ve başbakan zor durumda kalsın diye çocuklarını eyleme göndermez. Hiçbir güç odağı da onları buna zorlayamaz. O çocuklar da vatan – millet aşkına düşüyor sadece sokaklara. İstanbul’da trafiği kilitleyen de, suyu azaltan da, birçok farklı kimliği karşısında aynı çatı altında toplayıp toplumu kutuplaştıran da,, iktidarın uygulamalarından başka bir şey değil. Doğru olan başkasının iyi niyetini sorgulamadan önce, kendi iyi niyetini sorgulamaktır. 



17 Temmuz 2014 Perşembe

Şeytan'ın avukatı, Ateist'in dostu


Nihat Hatipoğlu şu konuşmasında kısaca demek istiyor ki: "Ateistim diyene inanmayın, reddetin, ya cahildir, ya kendini kandırıyordur. Yok, öyle değilse de uzak durun ondan, eşinizse boşayın. Şeytan bile öylesinden daha temizdir zira."

Fıkıh hükmü Hatipoğlu'nca mitolojiye bağlandığı için ben de Şeytan'ın avukatlığını mitolojik bir çerçevede yapayım: Meleklerin işaret ettiği, yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken insanlar, genellikle ateistler değil, teistler oldu bildiğimiz kadarıyla. Yeryüzünde bir halife olarak insanın yaratılmasına itirazları sırasında, meleklerin bilmediği şeylerden birisi de insanların ateist olabileceği (ve bu yüzden fesat çıkarmayıp, kan dökmeyebileceği) miydi acaba? Ya da meleklerle beraber Adem'e secde etmediği vakit, İblis'i isyana sevk eden şey, teizm ile kötülük arasında gördüğü bağa onlar gibi sabredemeyişi olmuş olabilir mi?

Doğrusunu muhakkak sadece Allah bilir. Benim bildiğim tek şey, tanıdığım-bildiğim ateistlerin hiç de kötü/kirli insanlar olmadıkları. Allah tüm teistlere onlarınki kadar zulme karşı isyan, zalime karşı nefret, mazluma karşı muhabbet nasip eylesin.

iZ-LeYiCiLeR