Antikapitalist Müslümanların fikir önderlerinden R. İhsan Eliaçık, plajda örtünün telkinini bir röportajında ifade özgürlüğü bağlamında yorumlamış. Plajda örtünün telkininin ifade özgürlüğü olup, olmadığını anlamak için bence kimlikleri ters-düz edip, olaya bir de oradan bakmak gerek önce: mini etekli ve göğüs dekolteli (ya da doğrudan bikinili) bir kadın camiye girip, mevcut cemaate "namaz kılmayın" telkininde bulunsa.. ..sayın Eliaçık buna da ifade özgürlüğü diyebilir mi? Ya da plajda örtünün telkinini yapan arkadaş, o kadına ben öyle düşünmüyorum/inanmıyorum deyip, namazına kaldığı yerden devam eder mi?
Bu sorulara cevap beklemiyorum aslında. Büyük olasılıkla, iki durumun kutsala saygı bağlamında birbirinden ayrılacağı, bu yüzden de kimlikleri ters-düz eden yaklaşımımın anlamsız olduğunu düşünüyor çoğu kişi. Sahil ile cami ya da güneşlenme ile namaz kılma karşılaştırılabilir şeyler olmamalı yani. Peki, gerçekten öyle mi?
İfade özgürlüğü, kimliklerden – dolayısıyla da kimliklere ait kutsallardan – bağımsız olmalı. Eğer kimlikleri ters-düz edilmiş herhangi iki durum, kutsallık asimetrisi yüzünden farkı değerlendirilecekse; bu durumların herhangi biri ifade özgürlüğü ile ilgili değildir. Yani ne sahilde örtünme telkini, ne de camide namazı terk etme telkini, ifade özgürlüğü olarak yorumlanamaz. Her ikisi de aynı oranda tacizdir. Tabi hiçbiri toplumu rahatsız etmeyecekse, o başka: rahatsızlığın olmadığı bir ortamda tacizden söz edilemez. Şimdilik toplum olarak o kadar olgunlaşmadığımızı varsayıyor ve bu olasılığı yok sayıyorum.
Peki, ifade özgürlüğü olmamaları taciz olmalarını gerektirir mi bu telkinlerin? Birkaç istisna dışında, evet gerektirir. Şöyle ki: misal, plajda güneşlenen kadının Müslüman olduğu ve örtünme ile ilgili ayetleri i) telkini yapan adam gibi yorumladığı ya da ii) telkini yapan adam kadar okuyup, araştırmadığı; düşünüp, taşınmadığı biliniyorsa, sahilde örtünme telkini bir taciz olmayabilir. Tersinden, camide namaz kılan adamın Müslüman olmadığı ya da namaz ayetlerini i) telkini yapan kadın gibi yorumlamadığı ya da ii) telkini yapan kadın kadar okuyup, araştırmadığı; düşünüp, taşınmadığı biliniyorsa, camide namazı terk etme telkini de bir taciz olmayabilir. Bu iki durum arasındaki kutsallık asimetrisi yüzünden ortaya çıkan tek fark ilkindeki bir "ve"nin, ikincisinde "ya da" olması. En büyük ortak nokta ise, telkin edilecek kişi hakkındaki varsayımdan öte olan bir kesin ön-bilginin elde bulunması.
Neden bu istisnai örnekler taciz kategorisine girmez? Çünkü 1) telkinin sebebinde (sadece) ön-yargı ve kibir bulunmadığı için telkincinin iyi niyetine gölge düşmez, 2) telkinin sonucunda arzu edilen yönde bir davranış değişikliğini beklemek makul olduğu için telkinin de tek taraflı bir tatmin olarak kalmaması muhtemeldir. Fakat tanınmayan biri hakkında - hele de kimliklerin eskisi gibi yan yana ve sınırlarla ayrılmış şekilde değil de iç içe ve birlikte yaşadığı böyle bir dönemde - bahsi geçen nitelikte bir kesin ön-bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Telkinin öncesinde mutlak iyi niyet, sonrasında ise değişim beklemek de aynı ölçüde düşük bir olasılıktır ve telkini tacize çevirir. Ve taciz tacizdir, ister kutsala olsun, ister kutsal olmayana... Tacizin rastlantı gereği sonuç vermesi de hiçbir şeyi değiştirmez. Zira başlangıçtaki kör atış ön-yargı ve kibir içerdiği için, telkin başarılı bir saldırıdan başka bir şey değildir.
İlla kutsala saygı ve ifade özgürlüğü arasında denge kurmak için, fikirlerin bilişmeyen yabancılar arasında yayılmadığı; kişilerin kimliklerinde donup, kaldığı bir dünya mı gerekiyor? Hiç de değil, bunu kastetmiyorum. Karşınıza aldıklarınızın sizi dinlememe, okumama,, vs özgürlüğü olduğu sürece, dilediğinizi duyabilecekleri, görebilecekleri,, vs ortamlarda ifade edebilirsiniz. Ve tabi kendinizi ifadeniz nefret suçu olmuyorsa, yani ifadenizin konusu bir azınlıksa ve bu azınlığın dışlanmasına, haksızlığa uğramasına veya zulüm görmesine sebep olmuyorsanız.
Dünyanın dört bir yanına yayılması gerektiğine kendinizce emin olduğunuz düşünceleriniz, inançlarınız, değerleriniz olabilir. Kimin yok ki? Fakat kapı kapı her evi dolaşıp, milleti taciz etmek yerine; insanların hareket halinde olduğu sokaklarda durup, tebliğ edebilirsiniz dilediğiniz şeyi. İsteyen de durup, dinler sizi. Tweet, blog, köşe yazısı, kitap yazarsınız; video çeker, internette yayınlarsınız. Arayan bulur, okur/izler sizi. Eylemlerinizle merak uyandırıp, fiziksel veya zihinsel çevrenizdekileri düşüncelerinizi kendilerine açma talebinde bulundurabilirsiniz. Vs vs vs. Yaratıcılığınıza kalmış hepsi. Fakat iyilikten maraz doğar derler eskiler, sakın unutmayın. Sadece kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri değil, kimliksel olarak ters-düz edilmişinin kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri de yapmayın.
Ipsos Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, CNN Türk için 1500 kişi üzerinde bir sandık sonrası araştırması yapmış [Kaynak Sunum]. Güven aralığının % 95 +/- 2.5 olduğu söylenen bu araştırmanın sonuçlarını, biz de kendimizce yorumlamaya çalışalım:
2014 CB seçiminde oy kullanmayanların çoğu, başarısızlığı boykotçulara bağlayan bazı muhaliflerin varsaydığı gibi AKP karşıtları değilmiş: son yerel seçimde % 46’sı AKP’ye, % 21’i CHP’ye, % 19’u MHP’ye, % 3’ü HDP-BDP’ye, % 10’u ise diğer partilere oy vermiş bu vatandaşların [sunu 13]. Yani Erdoğan’ın ilk turdaki oyunun i) herkesin sandığa gittiği durumda iddia edildiği gibi % 38 civarı [1] değil, % 50’nin hemen üzerinde [2]; ii) katılımın bir önceki kadar olduğu durumda ise yine iddia edildiği gibi % 43 [3] değil, % 51’e yakın [4] olması beklenirdi.
Tabii yukarıda Erdoğan’ın sadece AKP seçmeninden oy alacağını varsayıyoruz hala. Tüm AKP seçmeninin sandığı gittiği varsayımı gibi bu da yanlış bir varsayım. Son yerel seçimlerde AKP’ye oy verenlerin % 95’i [sunu 19], CHP’ye oy verenlerin % 11’i [sunu 20], MHP’ye oy verenlerin % 27’si [sunu 21], HDP-BDP’ye oy verenlerin % 4’ü [sunu 22], diğer partilere oy verenlerin ise % 52’si [sunu 23] bu seçimde Erdoğan’ı desteklemiş. Bunu da göz önünde bulundurursak, Erdoğan’ın oyunun i) herkesin sandığa gittiği durumda % 53 [5]; ii) katılımın bir önceki kadar olduğu durumda ise % 52.58 [6] olması beklenirdi.
Demek ki katılım ne olursa olsun her halükarda Erdoğan ilk turda CB seçilecekmiş. Kimse boşu boşuna insanların en demokratik haklarından biri olan boykotu aşağılayıp, aptallıkla suçlamasın!
Seçimden önce Selahattin Demirtaş’ın adaylığının Erdoğan’ın elini güçlendireceğini iddia edenler de olmuştu. İlk turda gelen sonuç bu iddianın ne kadar yersiz olduğunu zaten gösterdi. Fakat gelin bir de Erdoğan’ın elini kim güçlendirmiş, ona bakalım. Erdoğan’ın oyunun % 1’i HDP-BDP, % 6’sı CHP, % 9’u MHP, % 6’sı ise diğer partilerin seçmeninden gelmiş [sunu 25]. Yani Demirtaş’ın adaylığı Erdoğan’a % 0.5 eklerken, CHP-MHP’nin İhsanoğlu’nu aday göstermesi Erdoğan’a en az % 7 eklemiş [7]! İhsanoğlu’nun oyunun % 2’si AKP seçmeni iken [sunu 26], Demirtaş’ın oyunun % 9’u AKP, % 8’i CHP-MHP, % 7’si ise diğer parti seçmeniymiş. Yani, İhsanoğlu’nun adaylığı Erdoğan’dan % 0.77 azaltırken [8], Demirtaş’ın adaylığı Erdoğan’dan % 0.88 [9] azaltmış. Demirtaş’ın adaylığı İhsanoğlu’ndan ise en fazla % 1.5 [10] azaltmış. Ayrıca Demirtaş’ın ilk turda elenmesi durumunda, ikinci turda seçmenin % 51.6’sı (toplam oy verenlerin % 5.04’ü) Erdoğan’ı, % 5’i (toplam oy verenlerin % 0.49’u) İhsanoğlu’nu desteklermiş [sunu 62].
Demek ki Demirtaş’ın adaylığı İhsanoğlu’nunki kadar hizmet etmemiş Erdoğan’a. Kimse boşu boşuna insanların alternatif aday çıkartmasını kötüleyip, oyları bölmekle suçlamasın!
Demirtaş, erkeklere göre kadınlardan [sunu 29 ve 30] ve gençlere göre yaşlılardan [sunu 31 – 35] oy alamamış. Kadınların ve yaşlıların terör konusunda daha hassas olacağını varsayarsak, Türkiyelileşme yönünde Demirtaş’ın çok daha fazla şey yapması gerekiyor. Kürt siyasi hareketinden geliyor oluşu, oylarını ne kadar yükseltmiş olsa da toplumsal bilinçaltında hala sürtünme ile karşılaşıyor gibi görünüyor
İhsanoğlu’nun yüzdesi seçmenin eğitim düzeyi ile orantılı olarak değişmiş [sunu 36 – 38]. Eğitim seviyesi düştükçe toplumda muhafazakârlığın da artacağını varsayarsak, muhafazakâr seçmene seslenmesi yönünde CHP’nin çok daha fazla şey yapması gerekiyor. Muhafazakârların aday gösterilmesi, toplumsal bilinçaltındaki anti-muhafazakâr CHP algısını yıkmaya yetmiyor gibi görünüyor.
Erdoğan’a oy verenlerin % 78.8’i (toplam oy verenlerin % 40.81’i) onu tamamen destekliyormuş [sunu 44]. İhsanoğlu’na oy verenlerin ise sadece % 25’i (toplam oy verenlerin % 9.61’i) onu tamamen desteklerken, % 36.7’si (toplam oy verenlerin % 14.11’i) başka bir adaya karşı olduğu için onu tercih etmiş [sunu 45]. Demirtaş için bu iki oran sırasıyla % 54.7 ve % 7.9 (toplam oy verenlerin % 5.34’ü ve % 0.77’si) [sunu 46]. Yani kategorik AKP ya da Erdoğan karşıtlığı çatı altında toplanan partilerin sandığı gibi toplumun yüksek bir kesiminde bulunmuyormuş, sadece oy verenlerin % 15 kadarında varmış! Seçmenin sadece % 56’sı [11] bu seçimde tam olarak temsil edilmiş. Demirtaş’ın ilgili orana katkısı % 5.34 iken, Erdoğan’ınki % 40.81 ve İhsanoğlu’nunki % 9.61. Bu özellikle muhalefet kanadında ciddi bir temsiliyet problemi olduğunu gösteriyor!
Ne Erdoğan’ın ve İhsanoğlu’nun Müslümanlığı, ne de Demirtaş’ın Kürtlüğü başat bir özellik değilmiş seçmeni için [sunu 48 – 50]. Demek ki mevcut kimlik siyaseti yerine değerler üzerinden siyaset yapmak, sanıldığı kadar etkisiz olmazmış memlekette.
Cumhurbaşkanlığı seçimine bir gün kala sosyal medya hepten katlanılmaz oldu. Anti-AKPcisinden de gına geldi, AKPcisinden de,,
Önce Anti-AKPci arkadaşlara seslenelim, uyanın artık:
- RTE’nin seçilip, seçilememesi sadece kendisi için ölüm kalım meselesi. Onun temsil ettiği ideoloji – liberal muhafazakarlık, muhafazakar demokratlık, tekno-muhafazakarlık,, vs – onun gidişiyle birdenbire ortadan kaybolacak bir şey değil. Bu ideoloji, zenginleşen Anadolu Kaplanları ve fakirleşen Müslüman seçmen arasındaki hızla artan ekonomik uçurumu önemsizleştirmek için sürekli yeniden üretilmeye muhtaç. Yeni bir karizmatik lider ortaya çıkarana kadar biraz geriler belki. Ama inanın ideologlarının yeni bir Büyük Usta bulması, sosyal demokratların yeni bir Karaoğlan bulmasından kat be kat daha kolay. Bu yüzden, RTE’nin iktidarda nasıl devrileceği değil, temsil ettiği ideolojinin toplumda nasıl zayıflatılacağı önemli olan. Zaten el ele verip, RTE’yi devirmek, onu ölümsüzleştirebilir bile. Devirememek ise hem güçlendirir, hem de ölümsüzleştirir.
- Anlamamak istemiyorsunuz ama bu ideoloji ne gerici, ne de dinci. RTE, cumhurbaşkanı olursa Şeriat falan getirmeyecek. Onun dindar nesil diye bağırıp, çağırması seçmeninin gözünü boyayan bir şov sadece. Kemalist Kurucu İrade, aklı önceleyen ve toplumu keskin bir şekilde yeniden yapılandıran bir modernleşme planlamıştı, tutmadı. Kapitalizm, toplumsal bir dirençle karşılaştı. Milletin Muhafazakâr Adamları bunu gördü, deneyimi önceleyen ve toplumu yumuşak bir şekilde yeniden yapılandıran alternatif bir modernleşme planladı. Bu o kadar tuttu ki, AKP döneminde toplumsal dönüşüm giderek hızlandı ve Kurucu İdare’nin bile hayal edemediği bir hal aldı. Şimdi neo-Kapitalizm, sürtünmesiz ortamda hareket edercesine rahatlıkla eklemleniyor her şeye Türkiye’de. Bu bağlamda, anlamlı bir AKP eleştirisi, anlamlı bir modernleşme eleştirisi gerektiriyor. Gericilik yapıştırması değil!
- Türkiye’de polis terörünü Gezi Direnişi sırasında AKP icat etmedi: Kürtlere, Alevilere, Solculara,, vs on yıllardır neler yaşadıklarını sorabilirsiniz. İktidarda kendine bu ölçüde zenginlik devşiren ve partisine bunu aktaran ilk lider de maalesef RTE değil. Mustafa Kemal’in resmi mal varlığına ve CHP’ye miras bıraktıklarına bakıp, karşılaştırabilirsiniz. Ya da İttihat ve Terakki Cemiyeti idaresinde gayri-Müslim’lerden kalanlarla zenginleşen ve Cumhuriyet’in kuruluşunda önde gelen diğer isimlere… Toplumu Sünni’leştirme programının mucidi de mevcut iktidar değil. Diyanet’i onlar kurmadı, onlar daha zengin yaptı. Köy kanuna Diyanet’in görevlendireceği bir imam eşliğinde cami şartını da onlar getirmedi; onlar camilerin sayısını arttırdı. Türkiye’de halkın nasıl giyinip, nasıl yaşayacağına da ilk kez karışılmıyor. Yapmak istediğim kimseyi aklamak değil. Demek istediğim, AKP’ye itiraz etmek için önce Türkiye’deki hakim Devlet Aklı’na itiraz etmek gerektiği. Yoksa itirazınızın hiçbir makul desteği bulunmaz.
- AKP seçmeni, RTE’ye kömür ya da makarna dağıttığı için tapan cahil bir koyun sürüsü değil. AKP tabanının çekirdeğindeki bazıları ona taparcasına bağlıdır, doğrudur. Fakat oldukları kadar fakirken, oldukları kadar cahilken, oldukları kadar güçsüzken,, vs herkese tepeden bakabilecek bir makama gelebilene tapar sadece halk. Gün boyu çekilen sefil yaşamın ıstırabını dindiren uyuşturuculardan birisi de uyumadan önce o kişinin yerine kendini koyarak hayal kurabilme özgürlüğüdür zira. Patronlarını zenginleştirirken kendilerini ölüme terk etse bile maden işçileri seve seve gidebilir bu yüzden başbakanın mitinglerine. Bu bağlamda, RTE’nin ya da kendisine oy verenlerin kimlik ve kişiliklerine saldırmak beklendiği gibi bir işe yaramıyor. Aksine, bu saldırılar toplumda bir koruma refleksini tetikliyor ve AKP’ye çekirdek tabanından çok daha geniş bir kitlesel destek sağlıyor. Doğru olan halkı bu kadar fakir, bu kadar cahil, bu kadar güçsüz,, vs bırakan yerleşik sistemin bütününe saldırmaktır.
Şimdi sıra AKPci arkadaşlara geldi, siz de uyanın artık:
- RTE’nin cumhurbaşkanı seçilememesi sandığınız gibi bir Vatan-Millet-Sakarya meselesi değil. Başka türlüsü. AKP eski statükoyla sadece kendine yetecek kadar hesaplaştı ve sonunda an’laştı: askeri vesayet artık iktidara karşı diklenmiyor ama hala gazetecilere ayar veriyor, davalara müdahale ediyor, yasa-dışı eylemler planlıyor. Hem de bu sefer iktidar destekli olduğu için daha da güçlü. Artık Türkiye sınırlarındaki camilerin değil, komşu ülkelerdeki türbelerin bombalanması konuşuluyor. Artık etnik ve din kökenli kanlı çatışmalar teşvik edilerek yurt içi değil, tüm Orta Doğu kontrol edilmek isteniyor. İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Kürtlere yine ihtiyacı var derin devletin. Milliyetçi bir ulus kurma projesi değil, emperyalist ve oryantalist bir neo-Osmanlıcılık şimdi peşinden koşulan. Doğu Anadolu’da PKK ve Hizbullah’a değil, Suriye’de ÖSO’ya, Irak’ta IŞİD’e göz yumuluyor. Bu sefer onlarca, yüzlerce değil, binlerce masum ölüyor.
- AKP’nin temsil ettiği muhafazakâr ideoloji size dair kılık kıyafet dışında hiçbir şeyi muhafaza etmiyor. Aksine, sizleri değiştirip, dönüştürecek yegâne güç o. Ormanları kesen, dereleri zehirleyen, köyleri şehre katan, mahalleye alış-veriş merkezi diken, küçük esnafı bitiren, orta direği merkezden çepere göç ettiren, memuru ve işçiyi köleleştiren,, vs güç. Ve bu güç, iddia edildiği gibi büyük bir Türkiye vadetmiyor. Çılgın kentsel dönüşüm projeleriyle müteahhitlerin fethettiği müstakbel TOKİ Cumhuriyeti’nde siz şimdikinden daha da küçük olacaksınız. Siz büyümedikçe de, bu ülke büyümeyecek. Arsadan rant, atamadan torpil bekleyenlerin Allah’ın adını dillerinden düşürmemesine kanmayın. Onlar sadece kendi çıkarlarını muhafaza etme derdinde. Allah’ın Din’i, size neo-Kapitalistler’i takip etmenizi – doğayı katledip, ayetlerini yok etmenizi; mazlumu hor görüp, fakirleştirmeyi, zalimi hoş görüp, zenginleştirmeyi; emretmiyor!
- AKP her liberal muhafazakâr parti gibi, devlete ele geçirene kadar liberaldi. Artık onun için önemli olan insan değil, devlet. RTE de her ne kadar halk ağızıyla konuşursa konuşsun, Millet(in) adamı falan değil, sapına kadar Devlet Adamı. Onun millete vurgu yapıp durması, halka vurgu yapıp duran Kemalistlerden daha ılımlı (!) şekilde toplumu yeniden biçimlendirmesine bir gönderme sadece. Toplumun yüzde kırk beşinin bile değil, MÜSİAD’ın, Anadolu Kaplanları’nın, TÜRGEV’in,, çıkarları önemli onun gözünde. Ve her Devlet Adamı gibi onun için de devletin nüfusu, devletin bekası için her gerektiğinde yeniden ayarlanabilecek bir parametre. Kendisine oy kazandıracağından emin olmadığı sürece bir değil, bin çocuğun devlet tarafından öldürülmesine bile itiraz etmiyor. Aksine devletin tüm tetikçilerine sahip çıkıyor. AKP serüveniyle bir süre özgürlükçü bir gömlek giymiş gibi gözükmüşse de, 28 Şubat’tan önce bu konuda her nasıldıysa, hala daha öyle.
- AKP karşıtları, komplo teorilerinde size anlatıldığı gibi dış mihrakların ajanı, vatan haini, darbe yanlısı ya da bölücü falan değil. Hepsi, sizden ne bir eksik, ne bir fazla, bu vatanın evladı. Hiçbir anne-baba, başbakanı protesto ederken polis tarafından öldürülsün ve başbakan zor durumda kalsın diye çocuklarını eyleme göndermez. Hiçbir güç odağı da onları buna zorlayamaz. O çocuklar da vatan – millet aşkına düşüyor sadece sokaklara. İstanbul’da trafiği kilitleyen de, suyu azaltan da, birçok farklı kimliği karşısında aynı çatı altında toplayıp toplumu kutuplaştıran da,, iktidarın uygulamalarından başka bir şey değil. Doğru olan başkasının iyi niyetini sorgulamadan önce, kendi iyi niyetini sorgulamaktır.
Nihat Hatipoğlu şu konuşmasında kısaca demek istiyor ki: "Ateistim diyene inanmayın,
reddetin, ya cahildir, ya kendini kandırıyordur. Yok, öyle değilse de
uzak durun ondan, eşinizse boşayın. Şeytan bile öylesinden daha temizdir zira."
Fıkıh hükmü Hatipoğlu'nca mitolojiye bağlandığı için ben de Şeytan'ın
avukatlığını mitolojik bir çerçevede yapayım: Meleklerin işaret ettiği,
yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken insanlar, genellikle ateistler
değil, teistler oldu bildiğimiz kadarıyla. Yeryüzünde bir halife
olarak insanın yaratılmasına itirazları sırasında, meleklerin bilmediği
şeylerden birisi de insanların ateist olabileceği (ve bu yüzden fesat
çıkarmayıp, kan dökmeyebileceği) miydi acaba? Ya da meleklerle beraber
Adem'e secde etmediği vakit, İblis'i isyana sevk eden şey, teizm ile
kötülük arasında gördüğü bağa onlar gibi sabredemeyişi olmuş olabilir
mi?
Doğrusunu muhakkak
sadece Allah bilir. Benim bildiğim tek şey, tanıdığım-bildiğim
ateistlerin hiç de kötü/kirli insanlar olmadıkları. Allah tüm teistlere
onlarınki kadar zulme karşı isyan, zalime karşı nefret, mazluma karşı
muhabbet nasip eylesin.
Aradan bir seneye yakın zaman geçti ve ben şimdi eskisinden daha çok
korkuyorum gelecekten. Zira, Gezi’cilik bir kimlik oldu, Gezi’ciler de diğerleri gibi çoğunluk olup,
devleti yönetme hayalleri kurmaya başladı.
Bu topraklarda binlerce yıldır hüküm sürmüş, değişen
şartlara kendini uyarlamada ustalaşmış ve iki büyük imparatorluk kurarken, iki
de yüksek medeniyetin çöküşünü iz-lemiş olan Kadim Devlet Aklı [1], bugünlerde
yine oldukça uyumsal bir dönüşüm yaşıyor. Özellikle başbakanın şahsı üzerinden
bir süredir kendini belli eden bu başkalaşım, Gezi direnişi ve yolsuzluk
davaları karşısında alınan ortak tavırla iyice belirginleşti.
Bu çapta büyük bir dönüşüm, Cumhuriyet kurulurken
yaşanmıştı en son. Belki de bu iki dönüşüm arasındaki benzerlik ve
farklılıklara odaklanmak, yakın geleceğimizle ilgili bazı ipuçları yakalamamızı
sağlayabilir.
***
Geçmiş dönüşümün merkezinde önce anayasal bir düzene
kavuşmayı, sonra da Osmanlı Sarayı’nın iktidarını denetlemeyi hedefleyerek yola
çıkan “İttihat ve Terakakki Cemiyeti” (ya da güncel bir çeviri ile “Birlik ve
İlerleme Partisi”) vardı. Mevcut dönüşümün merkezinde ise önce
demokratikleşmeyi ve darbe anayasasını değiştirmeyi, sonra da askeri vesayeti
kaldırmayı hedefleyerek yola çıkan “Adalet ve Kalkınma Partisi” var.
İki dönüşüm arasındaki ilk önemli benzerlik,
merkezlerindeki parti isimlerinin ve hedeflerinin yakın çağrışımlarından
ziyade, bu partilerin yaklaşık 10’ar yıllık siyasi iktidarları boyunca zenginler
profilinin hızla el değiş(tiril)miş olması.
O zamana kadar çoğunlukla Osmanlı’nın gayri-Müslim
milletlerinde birikmiş olan sermaye, İTC hükümetteyken hile ve zor yoluyla
Milli’leştirilmişti. İttihat (birlik) tasavvurları sadece Türkleri kapsadığı
için, terakki (ilerleme) de sadece Türkler için olmuştu. AKP hükümetteyken ise
hile ve yolsuzluk yoluyla Beyaz Türkler’inkine alternatif Müslüman bir sermaye
oluşturuldu. Adalet tasavvurları sadece Müslümanları kapsadığı için, kalkınma
da sadece Müslümanlar için oldu.
Dönüşümler arası ikinci benzerlik, haksız bir şekilde elde
edinilen zenginlikler tehlikeye girdiğinde, durumun bir “vatan – millet
meselesi” haline ge(tiril)miş olması.
I. Dünya Savaşı’nın galipleri, İTC üyelerinin
yargılanmasını ve gasp edilen gayri-Müslim mülklerinin iadesini talep etmişti.
Bunun üzerine, iktidarı boyunca Batı yanlısı olan İTC, Batı’yı düşmanlaştırıp,
“milli mücadele” ve “ulusal egemenlik” bayraklarına sarılmıştı. Hem de I. Dünya
Savaşı’ndakinden çok daha sıkı... Onların bu motivasyonu olmasa, Kuva-yi
Milliye birlikleri bu kadar düzenli örgütlenir ve Kurtuluş Savaşı bu kadar cana
başla verilir miydi ya da verilmese halk için ne fark ederdi, Allah bilir [2].
Bugünün taze zenginlerini telaşlandıran ise Batı’nın
bizzat kendisi değil, geliştirdiği modern hukuk anlayışıydı. Gündemdeki
yolsuzluk davaları ile 10 senelik birikimler, daha doğrusu ganimetler tehlikeye
girince, Batı’nın en yakın dostları, onu düşmanlaştırıp, “milli mücadele” ve
“ulusal egemenlik” bayraklarına sarıldı. Hem de şimdiye dek hiç olmadığı kadar
sıkı... Her türlü eleştiri ve muhalefet yine vatan hainliği ile suçlandı. Yeni
bir devlet kurulmuyor olsa da, devlet kurumları yeniden yapılandırıldı. Ve halk
yine onlara inandı, “çalıyorlarsa çalışıyorlar, soyuyorlarsa beni soyuyorlar,
sana ne!” dedi.
Üçüncü benzerlik de oldukça manidar: gönüllü sürgündeki
etkin fikir önderlerinin gözden düş(ürül)müş olması.
İttihatçıların hem Batı
karşısında aklanması, hem de Devlet Aklı’na daha derinden eklemlenip, onu
dönüştürebilmesi için ödemesi gereken bedeller küçük olmamıştı. İlk bedel, Üç
Paşalar İktidarı’nın en önemli ismi, Turancılığın lideri İsmail Enver olmuştu.
SSCB’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmış ve en
büyük vatan haini ilan edilmişti. Planlandığı önceden öğrenilen işgallere karşı
savunmasız kalmamak için hile ile de olsa Almanları ittifaka ikna etmesi,
savaşa girme sebebi kabul edilmişti. Daha sonra Milli Mücadele’nin lokomotifi
olacak olan en önemli askeri birliği, 9. Kolordu’yu, etkin cephelerde
harcamaması çılgınlık olarak anılmıştı. Bir Sovyet memuru olarak gönderildiği
Orta Asya’da Kızıl Ordu’ya karşı Türkleri ayaklandırırken can vermesi bile bunu
değiştirmemişti.
Bu sefer seçilen kurban ise Nurcu
Cemaatinin yaşayan en önemli ismi, Hizmet Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen
oldu. ABD’den dönmesi birilerince engellenirken, Türkiye’de sürekli karalanmaya
ve en büyük vatan haini ilan edilmeye başlandı. Planlandığı önceden öğrenilen
darbelere karşı savunmasız kalmamak için yasal olmayan yollarla da olsa
delilleri açığa çıkarttırması, birdenbire milli orduya kumpas kabul edildi.
Şimdiye kadar askeri vesayetle mücadelenin lokomotifi olan devlet içi
örgütlenmesi, “Paralel Devlet” diye anılıp, teker teker ayıklandı.
Ele almak istediğim son benzerlik
de – ki en önemlisi bu – yükselen bir lider karizması etrafında saflar yeniden
belirlenirken, Devlet Aklı’nın kendini zamanın şartlarına uyarlayarak yeniden
üret(tir)miş olması.
İttihatçıların ödemesi gereken
ikinci bedel Atatürk’e biat olmuştu. I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasına
(hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Mustafa Kemal, Enver
Paşa’nın gölgesinden çıkartılıp, yeni devlette Kurucu İrade’nin başına
geçirilmişti. Kendinden beklendiği gibi saltanatı kaldırarak Osmanlı Sarayı’nı
iktidar oyunun dışına itmiş ama bunun için ona verilen güçle yoldaşı Eski
İttihatçılara da aman vermemişti. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki
seçenek kalmıştı: ya Kemalizm’e devşirilmek, ya da diğer muhaliflerle beraber
zorla susturulmak. Sözünden sual olunmaz padişahlık şahsında yeniden can
bulmuş, yargı ve ordunun ebedi bekçiliğine intikal etmişti.
28 Şubat Darbesi sırasında ve
sonrasında (hem halka, hem de Batı’ya) kendini gösterme fırsatı bulan Recep
Tayyip Erdoğan da Milli Görüşçü hocası Necmettin Erbakan’ın gölgesinden
çıkartılıp, Ilımlı İslam Hareketi’nin başına geçirilmişti. Kendinden beklendiği
gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni iktidar oyunun dışına itti ama bunun için ona
verilen güçle yoldaşı Nurculara ve Eski Milli Görüşçülere de aman vermemeye
başladı. O “Tek Adam”laştıkça, diğerlerine sadece iki seçenek kaldı: ya
devşirilerek Usta’ya biat etmek, ya da diğer muhaliflerle beraber hileyle
susturulmak. Halk için en hayırlısının halkın kendisinden daha iyi bilineceği
hastalığı şahsında yeniden can buldu, yargı tekrar yürütmeye bağlandı, ordu
tekrar etkin siyaset yapar oldu.
***
Şimdi sıra, biraz da farklılıkları vurgulamaya geldi. İlk
bariz farklılık, dönüşümleri yönlendiren etmenlerin doğasına dair.
Bir önceki dönüşümün baskın sürücü kuvveti, ülkenin içinde
bulunduğu dış dinamiklermiş: batılılaşma ve sekülerleşme hedefi, dünya savaşı,
işgal ortamı, barış süreci, soykırım suçlamaları, bazı komşuların Komünist
olması,, vb. Devlet Aklı, kendini Kapitalist bir dünyaya adapte etmeye
çalışırken Kemalizm’e varmış. Mevcut dönüşümün baskın sürücü kuvveti ise
Türkiye’nin sahip olduğu iç dinamiklerdi: demokratikleşme ve dindarlaşma
hedefi, iç savaş, darbe ortamı, barış süreci, bazı Müslümanların
anti-Kapitalist olması, yolsuzluk suçlamaları,, vb. Bu kez Devlet Aklı,
neo-Liberal bir Kapitalizm’le uyuşmaya çalışarak doğru yol aldı.
Dönüşümler arası farklılıklardan
ikincisi ise merkezlerinin doğası ile ilgili.
İTC tekdüze ve yekpare bir
örgütlenmeymiş. AKP ise çift merkezli bir yapılanma içindeydi. Bir tarafta
devlet içinde yukarıdan aşağıya örgütlenmeyi seçen Milli Görüşçü siyaset
anlayışı, diğer tarafta devlet içinde aşağıdan yukarıya örgütlenmeyi seçen
Nurcu cemaat yaklaşımı vardı. Biri milli eğitimi yeniden programlamayı
denerken, diğeri özel dershaneler ile kendini üretiyordu. Biri Orta Doğu’ya yine hükmetmeyi
arzularken, diğeri Batı ile iyi ilişkileri sürdürmek istiyordu. 28 Şubat’ın
ardından aralarındaki sınırlar ne kadar bulanıklaşmış olsa da, sis bulutları
yavaşça dağıldı ve merkezler arası bir bunalım başladı.
Değineceğim en önemli farklık da
Kadim Devlet Aklı’nın değişmezlerinden olan “Devlet’in Bekası” anlayışındaki
insanın doğasında ve devletin sınırında.
Milliyetçilik akımları ile dünya
imparatorluklarının küçük küçük devlet(çik)lere bölündüğü 20. yy başlarında,
İTC’nin Türklük üzerine kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan
anlayışını çok milletli [3] tebaadan ulusal nüfusa evriltmişti. Gayri-Müslim
tebaa gözden çıkartılmış, Müslümanlar ise önce (Sünni – Hanefi/Maturidi
itikatta) tek-tipleştirilmeye, sonra da Türkleştirilmeye çalışılmıştı. Bu
bağlamda, Misak-ı Milli sınırları da Türkleştirilmesi mümkün olmayan Araplar
dışında kalan tüm eski Müslüman tebaayı kapsayacak kadar daraltılmıştı. Bu
sınırlar dahilinde de Kürtler hariç tüm Müslüman halklar üzerinde başarı
sağlanmıştı.
Kürselleşme ile uluslararası
birliklerin kurulduğu 21. yy başlarındaysa, AKP’nin Müslümanlık üzerine
kurulmuş olan programı, Devlet Aklı’nın insan anlayışını ulusal nüfustan tek
milletli [3] tebaaya doğru yönlendirdi. Kürt nüfusu Türkleştirme programı terk
edildi. Önce onlar üzerinden bölgedeki diğer Müslüman Kürtlere, sonra da tüm
Müslümanlara ulaşma hedefi güdülmeye başlandı. Bu bağlamda, İttihad-ı İslam’ı
sağlamak adına daha geniş sınırlara göz dikildi. Sınırlar dahilindeyse Sünni –
Hanefi/Maturidi itikattan uzaklaşmış her bireyi tekrar dindarlaştıracak
programlar planlandı.
***
İpucu yakalamayı başkalarına
bırakıp [4], ben mevcut dönüşümün ismini koymakla yetineceğim: “Ilımlı Kemalizm”.
Dönüşümlerin arasındaki benzerlikler “Kemalizm” ismini, farklılıklar ise
“Ilımlı” sıfatını çağrıştırdı bende. Acaba 2023'te birileri gerçekten bu
isimlendirmeyi kullanacak mı, kim bilir. Yeterince yaşarsak göreceğiz...
[1] Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı İmparatorlukları ile
Antik Yunan ve Ortaçağ İslam Medeniyetlerinden bahsediyorum.
[2] Bazen iyi ve kötü arasına onlarca kılcal damar örerek
karmaşıklaşıyor hayat. Böyle zamanlarda ne yaşananları, ne de yaşanmayanları
hakkıyla çözümlemek ve onlarla ilgili kesin yargılara varmak mümkün olmuyor.
Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği Türkiye hayali ile Ali Kemal’in
gerçekleştiremediği Türkiye hayali de aslında işte böyle..
[3] Millet kelimesinin son
yüzyıla kadar hakim olan anlamına, dine işaret ediyorum.
[4] Bu arada, son resmin anlamını belirginleştirmek adına: söz ve görüntülere eş-zamanlı dikkat edin aşağıda
O kadar yoğun bir yönetişim savaşının ortasındayız ki.. ..bırakın tarafları, tarafsız kalmaya çalışan biz iz-leyiciler bile çok yorulduk. Güvenirliği belirsiz bir veri bombardımanına sürekli maruz kalmamız yetmezmiş gibi, bir de herkes kendi gelecek hayalleri güdümünde bu savaşı yorumlamayı deniyor. Kimi Hükümet'i bitiriyor, kimi Cemaat'i, kimi de her iki Sivil Vesayet'i. Kimi İttihad-ı İslam'ı diriltiyor, kimi Kemalist Cumhuriyet'i, kimi de Gezi Ruhu'nu. Benim niyetim sizi kendi hayallerime inandırmak değil, söz.
Bence, bu savaşı başlatan şey üzerinde, Hükümet'in dershaneleri birer özel okula çevirme planı hakkında yeterince durarak başlamıyor hiçbir çözümleme. Bakalım ben konunun hakkını verebilecek miyim..
***
Herhangi bir toplum mühendisliği projesi, eğitim sistemini meşru bir şekilde yeniden yapılandırmadan başarılı olamaz, olsa da uzun vadede başarılı kalamaz.
Kurucu İrade, oluşturduğu Milli Eğitim Sistemi'nin meşruiyetini zorunlu din dersleri, İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri sayesinde elde etmişti. Zira tekke, zaviye, medrese,, gibi eski din tabanlı eğitim kurumlarını kapatmıştı. Biraz bunun da etkisi ile, halkın inanan ama inandığı gibi yaşamaktan uzak(laşan) bir Hanefi/Sünni/Müslümanlıkta normalize olması ve Kemalist/Bilimci/Seküler bir yönetim kurulması, varılması gereken ilk aşama olarak tasarlanmıştı. Tam da bu ara aşamaya büyük bir başarıyla ulaşılmışken, oyuna beklenmedik bir oyuncu eklendi: Fethullah Gülen önderliğinde evrilmekte olan Nurcular.
Kemalist Yönetim, ikinci askeri darbenin ardından Milli Eğitim Sistemi'nde müfredatın yanı sıra iki büyük değişiklik daha yapmak zorunda kalmıştı: 1) üniversite öğrencilerinin merkezi bir sınav ile seçilmesi ve 2) devlet okullarına öğretmenlerin yine bir merkezi sınav ile atanması. Şüphesiz, bu merkezileştirmenin temelinde daha iyi bir kontrol arzusu vardı. Fakat hem kontrol altına alındıkça milli eğitimin zayıflaması, hem de merkezi sınavların doğası, paralel ve kontrolü daha güç yeni bir eğitim akımının, özel dershanelerin meşrulaşmasına izin verdi. Bu da plan dahilinde miydi, bilmiyorum. Tartışmaya açık bir konu. Emin olduğum şu ki, alternatif bir toplum mühendisliği projesi başlatmak için özel dershanelerden daha iyi bir ortam bulunamazdı. Ve Hizmet Cemaat'i bu fırsatı kaçırmadı.
Milli eğitim o kadar zayıfla(tıl)mıştı ki, onun ulaştığı her öğrenciye oldukça kısa bir sürede dershaneler de ulaşabilir oldu. Merkezi öğretmen ata(ma)maları da dershanelerin eğitmen ihtiyacını yeterince ucuz bir şekilde gidermesini sağladı. Fakat Cemaat, sadece diğer cemaatlerden değil, diğer dershanecilerden de bir adım öndeydi: dershanelere paralel kurduğu Işık Evleri'nde gönüllü abi ve ablalar ile burslu, burssuz tüm öğrencilere ücretsiz ders vererek kendini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde meşrulaştırıyordu. Ayrıca, bu evlerde Said Nursi'nin risaleleri ve Fethullah Gülen'in kasetleri/kitapları aracılığı ile kendisine özgü memlerin yayılmasını da sağlıyordu.
Cemaat, bünyesine kat(a)madığı dershane öğrencilerinin hoşgörüsünü kazanarak meşruiyetini sağlamlaştırdı. Şakirt ve şakirdeleri ise örgütlenme ihtiyacı duyduğu meslek gruplarını seçmeye programlı bir şekilde teşvik etti. Bazen öğretmenliği popülerleştirdi, bazen tıbbı, bazense mühendisliği.. Böylece sadece emniyet, yargı, askeriye,, gibi devlet organları içinde örgütlenmedi, tüm toplumsal ağlarda kilit noktalara üyelerini yerleştirdi. Büyüdükçe zenginleşti, zenginleştikçe de güçlendi. Sonunda tüm dünyada özel okulları olan ve uluslarası ticareti şekillendiren küresel bir aktöre dönüştü.
Fethullah Gülen önderliğinde Cemaat, eğitim (ve ticaret) üzerinden bu şekilde evrilirken; Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş, siyaset üzerinden alternatif bir toplum mühendisliği projesi yürütmeyi deniyordu. Eğitim politikası sadece İmam Hatipler ile kısıtlıydı. AKP ile Milli Görüş Ak Görüş'e evrilirken, eğitim politikası da genişledi. Defalarca Milli Eğitim Bakanı değiştirilmesi ve her seferinde sistemin yeniden ele alınması aslında bunun göstergesiydi: AK Görüş, kendi projesine uygun bir milli eğitim sistemini arıyordu.
Cemaat ve Hükümet, diğer cephelerde ittifak halinde gibi görünse de, eğitim cephesinde araları ilk günden beri giderek açılıyordu. Öyle olması kaçınılmazdı da. Hükümet, milli eğitimi fethetmeyi ve kendi çıkarına kullanmayı seçmişti. En çok Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni atayarak, özellikle okul yönetimlerinde, örgütlendi. Eğitim Bir-Sen'i birdenbire en büyük eğitim sendikasına dönüştürdü. Atan(a)mayan öğretmenlerin oluşturduğu ve özel dershanelerin sahip çıktığı ucuz eğitmen havuzuna da ücretli öğretmenliğin yaygınlaş(tırıl)ması ile devleti ortak etti.
Hükümet, öğretim kadrosunu şekillendirmekle yetinmedi. İmam Hatip Ortaokulları'nı özgürleştirdi ve dindar bir nesil hayaliyle müfredat bağlamında Devlet Liseleri'ni İmam Hatip'leştirdi. Bu arada yüksek öğretime de el attı: üniversite rektörlerini kendine göre atadı, TÜBA'ya siyasi bir darbe yaptı, TÜBİTAK'ı yeniden yapılandırdı,, vs. Parti projesi için milli eğitim önem kazandıkça, özel dershaneler anlamsızlaştı. Belki onların Cemaat'in kendini üretmede kullandığı asıl araç olduğunu farketmediği, belki de farkettiği için, kim bilir.. ..Hükümet, dershanelerin önce kapatılması, sonra da milli eğitim içinde özel okullar olarak devşirilmesine karar verdi.
İster bilinçli olsun, ister bilinçsiz, bu karar Cemaat için büyük bir tehlike demekti. İşte bu yüzden, emniyet ve yargıda üyeleri tasfiye edilirken bile sesini yükseltmeyen bu topluluk, dershane tartışmasında ve sonrasında Hükümet'e açıkça muhalefet etmeye başladı ve doğrudan siyasete dahil oldu.
Yolsuzluk iddialarını AK'lama çabaları arasında şüphesiz en asilce duranı, İran'la aramızdaki "güçlü ABD ambargo duvarı"nın (bakan çocukları ve Halk Bank aracılığı ile) tünelleniyor olduğu karşı-iddiası.
Bir dakika ama, burada bir sorun var:
AKP seçmenleri, daha dünkü Suriye ve Mısır gösterilerinde "Kahrolsun İran"diye bağırıp, meydanları inletmiyor muydu?
En ufak bir İslami iktidar eleştirisi, gazete köşelerinden facebook duvarlarına kadar her yerde "İran Ajanlığı" ile suçlanıp, karalanmıyor muydu?
O zalimleştirilen İran şimdi bakan oğulları ve zengin iş adamlarıyla birlikte mazlum mu oldu? Peki ya ajanları??
El insaf ya Hu! Durum, "kendine Müslüman"lıktan bir adım öteye geçti, düpedüz "İki Yüzlü"lük oldu. Yüzsüzlüğe doğru ilerliyor.
Ne yazık ki halkın yüzsüzlüğü devletinkinden, seçmenin yüzsüzlüğü vekilinkinden, okurun yüzsüzlüğü yazarınkinden daha kötü. El insaf ya Hu, el insaf.
1)
İbrahim Peygamber, inandığı Tanrı adına çocuğunu kurban etmeye kalkan ilk insan
değildi, inandığı Tanrı'nın buna engel olduğu ilk insandı! Bu bağlamda, kurban
meselesinde itikadi olarak odaklanılması gereken, Peygamber’in “Allah Sevgisi”
değil, Allah’ın “İnsan Sevgisi” olmalı..
2) İbrahim Peygamber’in en sevdiği dünyevi varlık olan oğlunun yerine
geçen kurbanlık, Kabil’in gösterişli ve zengin kurbanlıkları yerine kabul
edilen Habil’in gösterişsiz ama (samimi olarak) sevilmiş kurbanıydı! Bu
bağlamda, kurban meselesinde ameli olarak odaklanılması
gereken, Allah için “Kurban Kesmek” değil, “Kurban Sevmek” olmalı..