Dücane
Cündioğlu’nun bir
röportajında
“Türkiye'deki tek filozof benim. Bu ülkedeki tek metafizikçi benim çünkü.”
dediğini okuduktan sonra merak edip,
blog sayfasını
buldum ve yazdıklarını okumaya başladım.
Önce insanın,
sonra da canlının ne olduğunu sorgulayarak başladığı bir
yazısında
Cündioğlu, i) duyulara ve harekete sahip olmadığı düşünüldüğü için bitkilerin (3 boyutlu
gördüğü)
Klasik Fizik’te canlı sayılmadığını, ii) (1 boyutlu
gördüğü) Modern
Fizik’te ise canlı sayıldığı iddiasının yersiz olduğunu, iii) Modern Bilim’de
insanın bile canlı sayılamayacağını, iv) zira “can”ı kabul etmeyenin “canlı”yı
kabul edemeyeceğini yazıyor. Ve ekliyor “
ama bizim
nezdimizde otlar da, taşlar da hep canlıdır” diye..
İnsanın insan
olduğunu anlamasını sağlayan şeyin “hayal” olduğunu vurgulayarak başladığı
bir
başka yazısında ise modernlerin i) hayal edemediğini, ii) hatta hayal
kuramadığını, iii) ve sadece ölçüp, hesaplayıp, plan yaptığını yazıyor. Ve
ekliyor “
Madenler, bitkiler ve hayvanlar hayal
edemezler. Bir tek insan, evet sadece insan hayal eder, edebilir.” diye..
Bu iki yazıyı okurken aklıma sık sık Stefano Mancuso’nun
bitki zekasının köklerine dair yaptığı bir
TED konuşması geldi.
Konuşma, bitkilerin duyulara ve harekete sahip
olmadıkları düşünüldüğü için i) Aristo’da canlı ve cansızlar
arasındaki sınırda düşük-düzey bir ruha sahip sayıldığını ii) (Nuh Kıssası’na
bakılırsa) İncil’de canlı sayılmamaya devam edildiğini, iii) aydınlanma döneminde yaradılış
piramidinde canlıların en aşağı tabakası sayılmaya başlandığını iv) ve modern
popüler bilim belgesellerinde bile bazen canlı olduklarının unutulduğunu
söyleyerek başlıyor. Ve ekliyor “insanlık tarihi boyunca sürdürülen bu görüş
hatalıdır” diye..
Konuşmada sunulan kanıtların başlıcaları,
bitkilerin i) hayvanlardan daha karmaşık duyulara sahip olduğu, ii) alışık
olmadığımız bir zaman ölçeğinde (ışık, yer çekimi, vb etkilere karşı) tepkisel
hareketlerde bulunabildiği, iii) büyürken oyun oynayabildiği ya da geceleri
uyuyabildiği, iv) bazen hareket eden başka canlıları avlayabildikleri, v) bazen
de hareket eden hayvanları manipüle ederek kullanabildiği.
Fakat
Cündioğlu’nun yazılarını okurken konuşmayı anımsamamı sağlayan kısım, bu
kanıtların ardından, Darwin tarafından bitki
köklerinin hayvan beynine benzetildiğinin söylenmesiyle başlıyor.
Mancuso, i) bitkilerin kök uçlarının en çok oksijen tüketen bitki hücrelerini
barındırdığını, ii) bu hücrelerdeki elektriksel etkinliğin etkin insan sinir
hücrelerindekilere benzediğini ve iii) en küçük bitkilerde bile bu hücrelerden
on milyonlarcasının oluşturduğu ağların bulunduğunu gösteriyor. Sonra da bitki
kök ucu ağlarının hayvan ya da insan beyni gibi işleyebileceğini iddia ediyor.
Bitkilerde
bilince dair modern bilimin bulguları hayvanlarda bilince dair olanlar [1] kadar çok olmasa da tabi ki bu kadar değil.
Misal, bitkiler i) Monica Gagliano’ya göre kök hücrelerinin akustik titreşimleriyle,
ii) Josef Stuefer’a göre sürüngen saplar üzerinden, iii) John Pickett’a göre
yeraltı mantar ağları üzerinden ve iv) David Rhoades ve Gordon Orians’a göre
feromon adlı uçucu ve koku benzeri küçük kimyasallarla iletişim kurabiliyor
[2].
Şimdi bitkilerde
bilinçli farkındalığı ölçüp, hesaplamaktan bir adım öteye geçelim ve sırtımızı
(Cündioğlu gibi metafiziğe değil de) fiziğe yaslayarak hayal etmeyi deneyelim:
Bitkilerin
hesap gücü ve karmaşıklığı bizlerinki kadar, hatta belki bizlerinkinden daha
yüksek beyinleri olduğu iddiasını doğru kabul edelim. Biliyoruz ki çevreleriyle
iletişim de kurabiliyorlar ama hareketleri oldukça kısıtlı. Bu durumda onlarda
oluşmasını bekleyeceğimiz en olası farkındalık, her birinin hem çevresel
algılar, hem de kişisel tercihler üzerine kuracağı birer hayal dünyası olmaz
mı?
Biz insanlar
üzerinden bir benzetme aklımdan geçeni anlatmak için daha kolay bir yol
olabilir. Uyurken ya da koma halinde bizim de hareketimiz oldukça kısıtlı.
Fakat ses, koku ve dokunma gibi bazı algılarımız etkin bir şekilde işlemeye
devam ediyor. O kadar ki, bu algılar görmekte olduğumuz rüyaları bile şekillendirebiliyor.
Yan yana
uyuyan, rüyasında konuşan ve her birinin komşularını duyabildiği onlarca kişi
düşleyin. Uyanmamaları için kendilerine belli aralıklarla bir ilaç veriliyor olsun. Hatta
bu ilaç onların fizyolojisini algılarının şekillendirebileceği rüyalar
görebilecekleri bir durumda tutsun. Rüyaları anlamlandırmak için kimi zaman
duyulan bir söz rüyada bambaşka bir kişiye bambaşka bir bağlamda
söylettiriliyor olabilir. Yine de rüyalar, her adımda bazen yürüyenin
değiştirdiği, bazense kendi kendine değişen – yani diğerlerince değiştirilen –
labirentlere benzer.

Eğer kişi
sayısı yeterince çok ve kişiler arası iletişim yeterince yoğunsa, rüyalar bir
yerden sonra birbirine yakınsamaya başlar. Rüyalar yakınsadıkça da sözler bağlamı korunarak kimden
duyuluyorsa ona söylettiriliyor olur. Limitte bütün
kişisel rüyalar ortak tek bir rüyada birleşir. Bir şeyi yaparken ya da yapmayı hayal ederken
beynimizde aynı etkinliğin gerçekleştiğini de göz önünde bulundurursak, düşlediğimiz bu
insanların içinde bulundukları sanal gerçekliği (ortak tek bir rüyayı) bizim
fiziksel gerçekliğimizden daha az gerçek kılacak bir şey olacağını sanmıyorum.
Düşlediğimiz
bu bilinçsiz farkındalığın benzeri bir bilinçli farkındalık bitkilerde neden
olmasın? Bitkiler de beyinleriyle ölçüp, hesaplamaktan öte her daim hayal
kurarak yaşıyor olabilir. İçinde kendi “ben” tasavvurlarını diğerlerinin
tasavvurlarıyla etkileştirdikleri; bazen çevreden algıladıkları, bazense kendi
kişisel tercihleri ile şekillenen ve hakikati kuşatmalarını sağlayan anlamlı
hayaller kurmaları, modern bilime göre mümkün görünüyor.
Hayali burada
durdurup, yazının başına dönebiliriz. Cündioğlu’nun işaret ettiği gibi modern
bilimin insanı diğer canlılardan farksızlaştırdığı doğru. Fakat bu
farksızlaştırma canlıları cansızlaştırma anlamına gelmiyor. Aksine, her canlıyı
hayal ed(ebil)en birer canlı saymak bile mümkün. Yeter ki metafizik yapmadan
önce yeterince fizik yapalım; ölçüp, hesapladıktan sonra da hayal kurmaya devam
edelim.
Bu konuda son
sözüm: Türkiye’de tek bir filozof bile olduğunu düşünmüyorum. Bir filozof aynı
zamanda bir fizikçi, bir biyolog, bir sosyolog,, vb olmalı çünkü. Kuantum ve
görelilik fiziği bilmeden zaman ve mekan,
moleküler biyoloji ve sinir-bilim bilmeden yaşam ve bilinç üzerine
yeterince düşünülebilir ve düşlenilebilir mi?
Notlar:
[1]
Cambridge
Deklerasyonu’na göre hayvanlardaki bilinçli farkındalık insandakinden hiç
de farklı değil. Örnekler üzerinden bu farksızlığı gö(ste)rmek oldukça kolay.
Misal, i) konuşan Papağan
Alex renk, sayı,
şekil ve büyüklük,, üzerinden cisimleri bizim gibi gruplayabiliyor; ii) hafıza
şampiyonu Şempanze
Ayumu bizden daha hızlı
rakamları sıralayabiliyor; iii) Honolulu'lu
Yunuslar
işaret dili aracılığıyla öğretilen varlık, yokluk,, gibi soyut kavramları bizim
gibi anlayabiliyor; iv) güzel ahlaklı Maymun
Capuchins
eşitsizliğe isyan edip, bizim gibi adalet isteyebiliyor; v) konuşamasa da Babun
Dan anlamlı kelimeleri anlamsız harf
dizilerinden bizim gibi ayırabiliyor ya da vi) Bonobo
Kanzi kendisi özellikle
eğitilmediği halde iki buçuk yaşındaki bir insan çocuğunun anladığı karmaşık
cümlelerin hepsini, hatta fazlasını anlayabiliyor ve (iletişime pek de
kullanışlı olmayan) lexigramlar aracılığıyla insanlara cevap verebiliyor.